"Yazarlar, ölümsüzlük arayan ama genelde sadece kitap raflarında toz toplayan zavallı ruhlardır." - Terry Pratchett"

Terk Edilmişliğin Gölgesi

yazı resim

Seramik atölyesindeki eğitmen, alt rafta birikmiş yarım işleri tek tek masaya çıkardı. Kulp takılmamış fincanlar, ağzı çökmüş kaseler, üzerine yalnızca ilk çizgileri atılmış küçük tabaklar… “Sahibi gelmeyenleri haftaya geri dönüşüme ayıracağım,” dedi. Parmaklarının arasında döndürdüğü eğri bir kâseyi görünce onu hemen tanıdım. Yanımda oturan biri başlamış, çamur fazla yumuşak olduğu için biçimini düzeltememiş, ertesi hafta devam edeceğini söylemişti. Sonra gelmedi. Eğitmen kâsenin kime ait olduğunu sorunca ses çıkarmadım. Başkasının yarım bıraktığı bir şeyi neden kendimden saklıyormuşum gibi hissettiğimi anlayamadım.

Atölye sıcaktı. Fırının metal kapağından yayılan ısı, nemli çamurun serinliğiyle aynı havada karşılaşıyor; masaların üzerinde süngerler, ince teller ve kurumuş boya lekeleri duruyordu. Herkes önündeki parçayla uğraşırken ben gözümü raftaki kâseden alamıyordum. Onu bırakan kişiyle aramızda büyük bir kavga yaşanmamıştı. Uzun açıklamalar, ağır suçlamalar, son bir konuşma da olmamıştı. Mesajlar seyrelmiş, planlar ertelenmiş, bir gün görüşmek için tarih aramayı ikimiz de bırakmıştık. Bazı terk edilişler kapının sertçe kapanmasıyla olmuyor; bir ilişkinin içinden sesler azar azar çekiliyor ve geriye hangi gün yalnız kaldığını belirleyemediğin bir yer kalıyor.

Belirsizlik, gidişin kendisinden daha uzun yaşayabiliyor. Kesin bir son olduğunda zihin acı da olsa bir sınır buluyor; fakat açıklanmamış uzaklaşmalarda ihtimaller çoğalıyor. Nerede yanlış yaptığımı, hangi cümlede yüzünün değiştiğini, biraz daha farklı davransaydım kalıp kalmayacağını düşündüm. Hafızam aynı konuşmaları tekrar tekrar açtı, her seferinde başka bir ayrıntıyı suç delili gibi öne çıkardı. Cevabı bulunmayan bir ayrılığın en yorucu tarafı, geçmişin sürekli yeniden düzenlenebilmesidir. İnsan gerçeği aradığını sanırken kendisini suçlayabileceği daha ikna edici bir hikâye kurabilir.

Bu hikâyenin bedende sessiz bir karşılığı oluşuyor. Birine yaklaştığımda cevabı geciken mesajı yalnızca gecikmiş bir mesaj olarak okuyamıyorum. Ses tonundaki küçük değişiklik, plansız geçen bir hafta, eskisinden kısa süren bir konuşma içimde hemen genişliyor. Göğsümün ortasında hafif bir sıkışma başlıyor, dikkatim karşımdaki kişinin yüzüne kilitleniyor, neyin değiştiğini anlamak için söylenmeyen şeyleri toplamaya çalışıyorum. Beden, daha önce hazırlıksız yakalandığı kaybı bir daha yaşamamak için erken uyarı vermek istiyor. Ne var ki erken uyarı ile yanlış alarm birbirine benzeyebiliyor. Terk edilmekten korkan kişi bazen yaklaşan gidişi herkesten önce fark etmez; yalnızca her mesafeyi gidiş sanmaya başlar.

Bunu bildiğim hâlde davranışlarım değişmedi. İnsanların kalması için kolay biri olmaya çalıştım. Fazla soru sormadım, kırıldığım yerleri küçülttüm, programlarına uyum sağladım, ihtiyaçlarımı uygun bir güne erteledim. Sanki bir ilişkide az yer kaplarsam bırakılma ihtimalim de azalacaktı. Oysa görünmezleşerek korunmaya çalıştığım bağlarda, karşımdaki kişinin kalacağı bir “ben” de bırakmıyordum. İnsan terk edilmemek için kendisini ilişkiden çektiğinde, gidiş gerçekleşmese bile yalnızlığın bir bölümünü kendi elleriyle kurabiliyor.

Burada bütün sorumluluğu korkuya yüklemek beni fazla masum gösterir. Bazı ilişkilerde ben de uzaklaştım, fakat bunu açıkça söylemek yerine yoğunluğu, yorgunluğu ve hayatın karmaşasını öne sürdüm. Başkasına açıklama borçlu olmadığımı düşündüğüm anlar oldu. Şimdi kendi cevapsız sorularımı taşırken, benden sonra aynı sorularla kalan insanları hatırlıyorum. Terk edilmişliğin acısını iyi bilmek, insanı otomatik olarak daha özenli yapmıyor. Kendi kaybımızı merkezde tuttuğumuzda başkalarına verdiğimiz eksik vedaları fark etmeyebiliyoruz. Acı, karakteri temizleyen bir ateş değil; kimi zaman yalnızca görüş alanını daraltan yoğun bir dumandır.

Eğitmen yeni çamuru masaya bıraktığında herkes tel yardımıyla kendine bir parça kesti. Ben gereğinden büyük bir parça aldım. Yoğururken içindeki havayı çıkarmak için sertçe bastırdım; avuçlarım kısa sürede yoruldu. Yanımdaki kadın, “Çamurla kavga edersen iyice dağılır,” diyerek güldü. Cümlesi basitti, ama elim yavaşladı. İlişkilerde de benzer bir aceleye düştüğümü düşündüm. Birinin kalacağından emin olmak için daha çok açıklama, daha çok yakınlık, daha çok güvence istiyor; korkumu yatıştırmak için bağın taşıyabileceğinden fazla basınç uyguluyordum. Sonra karşımdaki geri çekildiğinde, bunu en başından beri haklı olduğumun kanıtı sayıyordum. İnsan bazen korktuğu sonucu önlemek için yaptığı şeylerle o sonucun şartlarını güçlendirebilir.

Yine de her ayrılışı kendi davranışımla açıklamak da doğru olmaz. İnsanlar bazen gerçekten gider. İmkânları, istekleri, bağlılıkları değişir; kimi açıkça konuşacak cesareti bulamaz, kimi verdiği zararı önemsemez. Her gidişin ardında bizim eksikliğimiz yoktur. Bunu aklım kabul ediyor, fakat terk edilmiş tarafımız aklın dağıttığı sorumluluklarla pek ilgilenmiyor. O, birinin gitmiş olmasını “Ben kalınmaya değer değilim” cümlesine çevirmeye yatkın. Tek bir kişinin kararı, benliğin bütünü hakkında verilmiş hüküm gibi yaşanabiliyor. En ağır yük, gidenin yokluğu değil yalnızca; onun ardından kendimize karşı açtığımız davadır.

Bu davayı toplumun dili de besliyor. “Demek ki istemedi”, “Seven insan gider mi?”, “Bir sebebi vardır” gibi cümleler, ilişkilerin bütün karmaşıklığını tek bir değer ölçüsüne indiriyor. Kalınan kişi değerli, bırakılan kişi eksikmiş gibi bir düzen kuruluyor. Oysa insanlar yalnızca sevmedikleri için gitmez; yakınlık korkusu, sorumluluk yükü, ekonomik şartlar, aile baskısı, kendi içlerindeki çözümsüzlükler ve bazen basit bir bencillik de gidişin içine karışır. Birinin bizden ayrılması hakkımızda bir bilgi taşıyabilir, ama bütün bilgiyi taşımaz. Kalmak da her zaman sevginin kanıtı değildir; bazı insanlar sevgiden değil alışkanlıktan, korkudan ya da gidecek yeri olmadığı için kalır.

Atölyenin sonunda yaptığım kâsenin kenarı yine eğri oldu. Düzeltmeye çalıştıkça bir tarafı inceliyor, öteki tarafı kalınlaşıyordu. Eğitmen kusursuzlaştırmaya çalışmamamı, biraz kuruduktan sonra yeniden bakabileceğimi söyledi. Kâseyi rafa koyup altına adımı yazdım. Yanına, sahibi dönmeyen eski parçayı da bırakmıştı. İkisi birbirine benzemiyordu; yine de gözüm sürekli aralarında gidip geldi. Birinin yarım bıraktığı şeyi tamamlamanın bana düşmediğini biliyordum. Fakat onu atılmaya bırakmak, yaşananların bütünüyle değersiz olduğunu kabul etmek gibi geliyordu. Ayrılıkların ardından en çok burada zorlanıyoruz: Bitmiş olanı korumakla, bitişin bizi yönetmesine izin vermek arasındaki mesafeyi seçemiyoruz.

Çıkışta eğitmene eski kâsenin ne olacağını sordum. Çamurun yeniden ıslatılıp başka işlerde kullanılacağını söyledi. Aynı biçimde kalmayacak, fakat bütünüyle yok da olmayacaktı. Bu cevabı kendime teselli yapmak istemedim; insan ilişkileri atölyedeki malzemeler kadar uslu dönüşmüyor. Bazı gidişler içimizde yıllarca biçimini koruyor, bazılarıysa hiç beklemediğimiz bir yakınlıkta yeniden sertleşiyor. Yine de o kâsenin sahibinin dönmesini bekleyen bir eşya olmadığını görmek beni durdurdu. Bekleyen bendim. Belki terk edilmişliğin gölgesi, birinin gitmesiyle değil, içimizdeki bir parçanın hâlâ o gidişten önceki yerde durup geri dönüşü hayatın şartı saymasıyla uzuyor. Atölyeden ayrılırken yarım kâse rafta kaldı; fakat ilk kez onun başında nöbet tutmanın, sadakat değil, giden kişiye bugünkü hayatımda verilmiş sessiz bir oda olabileceğini düşündüm.

Yorumlar

Başa Dön