"Sanırım Tanrı da benim gibi bir yazar olmalıydı ki, bu kadar çok taslakla uğraşmış." - Oscar Wilde"

Bir İlişkide Kendini Kaybetmek

yazı resim

Kayıt stüdyosundaki kırmızı ışık yandığında önümdeki metnin ilk cümlesini yanlış vurguyla okudum. Ses teknisyeni kulaklığından, “Biraz daha doğal olabilir,” dedi. Yeniden başladım; bu kez kelimeleri yavaşlattım, cümle sonlarını yumuşattım, gülümsemem duyulsun diye ağzımın biçimini değiştirdim. Cam bölmenin arkasından başparmağını kaldırdı ama ben kaydı durdurdum. Az önce çıkan sesin bana ait olmadığını düşündüm. Bu hüküm fazla keskin geldi, yine de üçüncü denemede de aynı ton geri döndü. Yıllarca birlikte olduğum kişinin konuşurken yaptığı o küçük duraklamayı, farkında olmadan cümlelerimin arasına yerleştirmiştim.

Stüdyoya bir arkadaşımın kısa tanıtım filmini seslendirmek için gelmiştim. İş basitti; birkaç paragraf okuyacak, sonra çıkacaktım. Fakat kendi sesimi kulaklıktan duymak, insanın zihninde konuşurken yaşadığı şeyden farklıydı. İçeriden tanıdık gelen nefesler, dışarıdan dinlendiğinde başkasına ait izler taşıyordu. Onun sık kullandığı kelimeleri, itiraz ederken seçtiği nazik ama mesafeli tonu, hatta bazı heceleri uzatma biçimini bende buldum. Bir insanla yaşarken yalnız eşyaları, zamanı ve alışkanlıkları paylaşmıyoruz; bedenlerimiz birbirinin ritmini de öğreniyor. Yakınlık, konuşma hızından yüz ifadesine kadar fark etmediğimiz birçok ayrıntıyı birbirine yaklaştırıyor.

Bunda şaşılacak bir şey olmayabilirdi. İnsanlar aynı ortamda uzun süre kaldıklarında seslerini ayarlıyor, kelimelerini değiştiriyor, karşılarındaki kişinin yüzündeki en küçük hareketlere göre cümlelerinin yönünü yeniden belirliyordu. Bağ kurmak, biraz da karşılıklı uyumlanmaktı. Sorun onun bazı özelliklerinin bana geçmiş olması değildi. Beni rahatsız eden, hangisinin gerçekten bana ait olduğunu ayırt edemememdi. Bir ilişkide kendini kaybetmek her zaman büyük bir teslimiyetle olmuyor; bazen neyi sevdiğini açıklarken karşıdakinin yüzünü gereğinden hızlı kontrol etmekle başlıyor.

Ben onun yanında bunu sık yapardım. Bir lokantada ne yemek istediğimi soran garsona cevap vermeden önce ona bakar, hafta sonu için plan yapılırken benim hevesimden çok onun yorgunluğunu hesaba katardım. Bunları sevginin doğal incelikleri sayıyordum. Bir kısmı gerçekten öyleydi. Yakın olduğumuz kişinin hâlini düşünmeden yaşamak, birlikte hayat kurmak değildi. Fakat incelik ile kendini silme arasındaki sınır, davranışın dışarıdan nasıl göründüğünden çok, içeride ne olduğuyla ilgiliydi. Ben uyum sağlarken seçim yaptığımı mı hissediyordum, yoksa anlaşmazlık ihtimali doğmadan önce bedenim beni geri mi çekiyordu?

Bazı akşamlar fikrimi söylemek üzereyken boğazım daralır, omuzlarım hafifçe yükselirdi. Onun kızacağından emin değildim; çoğu zaman kızmazdı da. Yine de yüzündeki kısa bir düşüşü, sesindeki küçük bir soğumayı ilişkinin güvenliğine yönelik işaret gibi algılıyordum. Beden, daha önce bağın gerildiği anları birbirine ekleyip yeni durumlarda hızlı tahminler üretiyor. Bu tahminler her zaman doğru olmuyor ama kararlarımızı biz fark etmeden biçimlendirebiliyor. Ben de tartışmadan kaçındığımı sanırken aslında ilişkinin devamını sürekli önceden güvenceye almaya çalışıyordum.

Bu çaba zamanla karakterim gibi görünmeye başladı. “Ben zaten fazla sosyal değilim,” dedim, onun sevmediği insanlarla daha az görüşmeye başladığımda. “Benim için fark etmez,” dedim, evin hangi semtinde olacağı konuşulurken. “Ben de artık sevmiyorum,” dedim, yıllardır keyif aldığım bazı şeylerden uzaklaştığımda. İnsan davranışını tekrar ettikçe, onu seçiminin sonucu değil kişiliğinin kanıtı sanabiliyor. Korkuyla verilen küçük kararlar yeterince çoğalınca, yıllar sonra insan kendisini hep böyle biriymiş gibi hatırlıyor.

Yine de bütün sorumluluğu ona yüklemek doğru olmazdı. Benden her zevkimi bırakmamı istememiş, arkadaşlarımla görüşmemi açıkça engellememişti. Bazı alanları o daralttıysa bazılarını ben, daraltılması istenmeden önce kapattım. Uyumlu, kolay ve sorun çıkarmayan kişi olarak sevilmek hoşuma gidiyordu. Bu rol bana yalnız ilişkiyi koruma hissi vermiyor, iyi biri olduğuma dair bir güven de sağlıyordu. Kendi isteklerimi bastırırken fedakâr olduğumu düşünüyordum. Sonra görünmez hâle geldiğimde, beni yeterince görmediği için ona öfkeleniyordum.

İlişkide kaybolmanın en tuhaf yanı, insanın ortadan kaybolduğunu hemen fark etmemesi. Günlük hayat sürüyor; işe gidiliyor, sofraya oturuluyor, mesajlara cevap veriliyor, ortak şakalar tekrarlanıyor. Dışarıdan bakıldığında iki kişinin birbirine alıştığı görülüyor. İçerideyse bir tarafın tercihleri daha az yer kaplıyor, rahatsızlığı daha geç dile geliyor, hevesleri ertelenebilir sayılıyor. Benliğin silinmesi çoğu zaman dramatik değildir; daha çok sürekli düşük sesle konuşmaya benzer. Bir gün sesini yükseltmek istediğinde, kendi tonun sana bile yabancı gelir.

Ayrıldıktan sonra ilk aylarda özgür olduğumu sanmıştım. Kimseye hesap vermeden plan yapabilecek, istediğim insanlarla görüşecek, eski alışkanlıklarıma dönecektim. Fakat seçenekler önümde açıldığında ne yapacağımı bilemedim. Bir mağazada tek başıma gömlek seçerken onun beğenmeyeceği rengi elimden bıraktığımı fark ettim. Eve ne yemek söyleyeceğime karar vermek gereksiz yere uzun sürdü. İlişki bitmişti ama beynim hâlâ ortak hayatın tahminleriyle çalışıyordu. Birlikte kurulan düzen sona erdiğinde, beden o düzenin bittiğini takvimden öğrenmiyor; yeni tekrarlar oluşana kadar eski yolu daha kolay buluyor.

Stüdyoda metni dördüncü kez okurken teknisyen, bazı kelimeleri sürekli değiştirdiğimi söyledi. Yazıda “kararlı” geçiyordu, ben her seferinde “uyumlu” diyordum. Farkı önce önemsemedim. Sonra durup neden böyle yaptığımı düşündüm. “Kararlı” kelimesi bana sert, hatta biraz bencil gelmişti. “Uyumlu” ise yıllardır kendime yakıştırdığım güvenli bir sıfattı. Dil yalnız düşüncelerimizi anlatmıyor; hangi kişiliğe izin verdiğimizi de ele veriyor. Ben seçimlerimi savunan biri olmaktan çekinirken, kendisinden vazgeçmesini kolaylaştıran bir erdemi parlatmıştım.

Metni sonunda yazıldığı gibi okudum. Sesim daha güzel çıkmadı, hatta önceki kayıtlardan daha pürüzlüydü. Bazı cümlelerde acele ettim, bir kelimede nefesim yetmedi. Teknisyen kaydı dinlettiğinde içimdeki ilk tepki düzeltmek oldu. Sonra o kusurlu sesi biraz daha dinledim. Ona hemen “benim gerçek sesim” demek istemiyorum; insanın tek, saf ve hiç etkilenmemiş bir özü olduğuna inanmıyorum. Sevdiğimiz kişiler bize karışır, biz de onlara karışırız. Yakınlık zaten biraz değişmektir. Mesele değişip değişmediğimiz değil, değişirken kendimizle bağımızın sürüp sürmediğidir.

Kırmızı ışık söndüğünde mikrofonun önünde birkaç saniye daha kaldım. Stüdyoda artık yalnız havalandırmanın uğultusu vardı. Kendi sesimi yeniden bulduğumu söyleyemem; belki böyle bir ses hiçbir zaman tek başına var olmadı. Fakat yıllarca onun duymasına göre ayarladığım cümlelerin içinde, benim söylemediğim şeylerin de bir ritmi olduğunu fark ettim. Bir ilişkide kaybolmak, karşıdakine dönüşmek değildir yalnızca; onun yanında hayatta kalacağını düşündüğümüz biçime dönüşmektir. Şimdi beni asıl huzursuz eden, geçmişte ne kadar değiştiğim değil. Bundan sonra birinin yanında değişirken, hangi anda kendime yabancılaşmaya başladığımı duyabilecek kadar içeride kalıp kalamayacağımdır.

Yorumlar

Başa Dön