"Yazarlar, ölümsüzlük arayan ama genelde sadece kitap raflarında toz toplayan zavallı ruhlardır." - Terry Pratchett"

Yanlış İnsanlara Bağlanan Kalp

yazı resim

Emniyet kemerinin tokasını ikinci kez kontrol ederken eğitmen ipin ucunu çekip düğümün sağlamlığını gösterdi. Kapalı tırmanış salonunda duvarlar farklı renklerde tutamaklarla doluydu; tavandan sarkan halatlar hafifçe sallanıyor, havada tebeşir tozuyla kauçuk kokusu birbirine karışıyordu. Daha ilk metrelerde kollarıma gereğinden fazla yük bindirmiştim. “Ayaklarını kullan,” dedi aşağıdan. Ben yine önümdeki kırmızı parçaya uzandım, parmaklarım kaydı ve ip beni kısa bir düşüşten sonra tuttu. Telefonum minderlerin yanındaki dolapta sessizdeydi. Yine de her durduğumda oradan bir titreşim gelmiş gibi başımı çeviriyordum.

Birkaç haftadır konuştuğum kişi, bir gece uzun uzun hayatından söz ediyor, ertesi gün gönderdiğim mesaja tek kelimeyle karşılık veriyordu. Buluşmak istediğini söylüyor, tarih yaklaşınca ortadan kayboluyor, sonra sanki arada hiçbir şey olmamış gibi sıcak bir cümleyle dönüyordu. Ben bu değişkenliği kararsızlık olarak görmek yerine, içinde çözmem gereken bir derinlik bulunduğuna inanıyordum. Açık olanı kolay buluyor, anlaşılmaz olanın daha kıymetli olduğuna hükmediyordum. Bazı insanları tanımak için değil, kendimizden vazgeçerek ulaşabileceğimiz bir sır taşıdıklarını düşündüğümüz için bırakmakta zorlanıyoruz.

Duvarın ortasında yeniden sıkıştım. Sağ ayağımın hemen altında kullanabileceğim geniş bir basamak vardı, fakat gözüm yukarıdaki küçük tutamaktan ayrılmıyordu. Eğitmen aşağıdan yön gösterdikçe gerildim; tutamağı kendi başıma bulmak istiyordum. Sonunda kolum titremeye başlayınca aşağı inmeyi kabul ettim. Minderlere bastığımda nefesim hızlanmış, avuçlarım terlemişti. Tırmanışın zorluğunu sevdiğimi söyledim ama bunun tam olarak doğru olmadığını biliyordum. Zorluktan çok, başaramadığım şeyi başardığımda kendim hakkında ne hissedeceğime bağlanıyordum.

İlişkilerde de benzer bir hesabım vardı. Herkese uzak duran biri bana yaklaşırsa özel olduğumu, kimseye güvenmediğini söyleyen biri benim yanımda gevşerse güvenilmeye değer bulunduğumu, bağlanmaktan korkan birini ikna edersem kolayca terk edilemeyecek biri olduğumu düşünecektim. Karşımdaki kişinin değişmesi yalnız onunla ilgili değildi; yıllardır içimde bekleyen bir hükmü bozmasını istiyordum. Bu nedenle verdiği küçük ilgiyi olduğundan büyük görüyor, açıkça koyduğu mesafeyi geçici sayıyordum. Sevgiye değil, sevgi sayesinde kendim hakkında ulaşacağım karara tutunuyordum.

Düzenli ilgi gösteren kişilerin yanında aynı yoğunluğu hissetmemem de uzun süre kafamı karıştırdı. Arayan, haber veren, ne hissettiğini saklamayan biri karşısında rahatlamam gerekirken geri çekiliyordum. İçimde yükselen durgunluğu uyumsuzluk sanıyordum. Oysa beden, yalnız huzuru değil, alıştığı değişimi de arayabiliyor. Yakınlığın ardından gelen uzaklık, uzaklığın ardından gelen küçük dönüş, dikkati sürekli canlı tutuyor; rahatlama anı da sevginin büyüklüğü gibi yaşanıyor. Bizi yoran kişinin geri gelişiyle duyduğumuz ferahlık, kimi zaman onun bize iyi gelmesinden değil, o an için kaybetme korkusunun dinmesinden doğuyor.

Bu düşünceyi yalnız geçmişe bağlamak, sorumluluğu benden uzaklaştıran düzgün bir hikâye kurardı. Çocukken sevgiyi çoğu zaman uyumlu olduğumda, sorun çıkarmadığımda ya da başkalarının beklentisini önceden sezdiğimde daha kolay aldığımı hatırlıyorum. Yakınlığın kendiliğinden değil, doğru davranışın karşılığı olarak geldiğini öğrenmiş olabilirim. Yine de bugün birinin “Ben ilişki istemiyorum,” cümlesindeki açıklığı görmezden gelen bendim. “Şimdilik” demediği hâlde cümlenin sonuna görünmez bir “şimdilik” ekliyor, istemediği şeyi henüz fark etmediğine inanıyordum. Geçmiş kulağıma bazı yorumları fısıldıyordu; fakat hangi yorumu gerçek sayacağıma hâlâ ben karar veriyordum.

Salonun diğer ucunda bir adam, kendisini tutan arkadaşına “İpi biraz boşalt,” diye bağırdı. Birkaç dakika sonra aynı kişi bu kez ipin fazla gevşek olduğunu söyleyip öfkelendi. Onu izlerken ilişkilerdeki tutarsız taleplerimi düşündüm. Yaklaşılınca bunaldığımı, uzaklaşılınca değersiz hissettiğimi söylemeden iki hâlin arasında gidip geliyordum. Beni zorlayan insanları seçmemde yalnız onların kapalılığı yoktu; benim de gerçek yakınlığın gerektirdiği açıklıktan kaçan bir tarafım vardı. Ulaşılamayan biriyle yaşanan bağ, sürekli eksik olsa da güvenli bir mazeret sunuyordu. İlişki kurulmadığı için, kurulduğunda beni ne kadar görünür kılacağını öğrenmek zorunda kalmıyordum.

Yanlış kişilere bağlandığımı söylerken kendimi doğru kişi ilan etmek de kolaycılıktı. Beni açıkça seven birinin ilgisini küçümsemiş, dürüstçe konuşmaya çalışanların cümlelerinde kusur aramış, kararsız kaldığım insanlara netlik borçlu olduğumu unutmuştum. Peşinden koştuğum kişilerin yaptığını başka biçimlerde ben de yapmıştım. Aradaki fark, kendi uzaklığımı düşüncelilik, onlarınkini umursamazlık diye adlandırmamdı. Kişi kendisini acı çeken tarafta bulduğunda, başkalarına yaşattığı belirsizliği daha kolay unutuyor. Kalbin mağduriyeti, karaktere otomatik olarak masumiyet vermiyor.

Molada telefonumu açtım. Mesaj gelmişti: “Bugün görüşmesek daha iyi, biraz kafam karışık.” Daha önce olsa hemen anlayışlı bir cevap yazar, bekleyebileceğimi söyler, onun koyduğu mesafeyi benim sabrımla kapatmaya çalışırdım. Parmaklarım yine aynı cümlelere gitti. Sonra durdum. Kızgın değildim; fakat anlayış göstermekle kendimi yok saymak arasındaki çizgiyi ilk kez bu kadar net görüyordum. “Bu belirsizliğin içinde kalmak istemiyorum,” yazdım. Gönderdikten sonra içim ferahlamadı. Göğsüm sıkıştı, yanlış kişiye değil de yanlış davranan kişiye dönüşmüşüm gibi suçluluk duydum. Eski bir rol bırakılırken doğru seçim bile önce yabancı gelebiliyor.

İkinci denememde daha kolay bir parkura geçtim. Bunu yenilgi saymamak için kendi kendimle küçük bir pazarlık yaptım; insan zihni, basit bir rota değişikliğini bile onur meselesine çevirmekte şaşırtıcı derecede yetenekli. Bu kez kollarımla asılmak yerine ayaklarımdaki basamakları aradım. Eğitmen yön göstermedi, yalnız ipin gerginliğini korudu. Duvarın yarısına geldiğimde yorulmuştum ama ilk denemedeki gibi paniklemiyordum. Güven, karşıdakinin bizi hiç düşürmemesi değil, düşüşün bütün sorumluluğunu tek başımıza taşımadığımızı bedenin yavaşça öğrenmesi olabilir. Bunu duvarda kavramak kolaydı; hayatta aynı bilgi, insanın içine çok daha yavaş yerleşiyordu.

Aşağı indiğimde ilk parkurdaki kırmızı tutamağa yeniden baktım. Sorun onun zor olması değildi; ben bütün duvarı o tek parçaya ulaşmak için kurulmuş sanmıştım. Yanlış insanlara bağlanırken de çoğu kez onların gerçekliğini değil, onlara yüklediğim görevi görüyordum. Beni seçmeleri, geçmişimi düzeltmeli; kalmaları, değerimi kanıtlamalı; değişmeleri, sevgimin gücünü göstermeliydi. Hiç kimse böyle bir yükün altında olduğu kişi olarak kalamazdı zaten. En huzursuz edici fark ediş, yanlış kişiyi geç tanımış olmam değildi. Onu çoğu zaman erken tanımış, fakat seçilme ihtimalim bozulmasın diye gördüğüm gerçeğe başka bir ad vermiştim.

Yorumlar

Başa Dön