"Yazarlar, ölümsüzlük arayan ama genelde sadece kitap raflarında toz toplayan zavallı ruhlardır." - Terry Pratchett"

Sevginin Yetmediği Yer

yazı resim

Barınağın gezdirme alanında siyah tüylü köpek tasmanın ucunu birden gerince ikimiz de aynı anda öne doğru sendeledik. Görevli, ipi bileğimize dolamamamız gerektiğini söyleyip ellerimizi düzeltti; köpek ise çitlerin dibindeki kokulara ulaşmak için bütün gövdesiyle çekmeye devam ediyordu. Onu ilk gördüğümüzde sevmiştik. Bize doğru koşmuş, avuçlarımızı koklamış, başını dizlerimize yaslamıştı. Bu kadar açık bir yakınlığın ardından geriye yalnızca eve götürmek kalmış gibi düşünüyordum. Görevli, çalışma saatlerimizi ve evde ne kadar yalnız kalacağını sorunca, sevgimizi sorguluyormuş gibi alındım.

Sorular uzadıkça içimde hafif bir öfke birikti. Evimizin büyüklüğünü, aylık masrafları karşılayıp karşılayamayacağımızı, seyahat ettiğimizde kimin ilgileneceğini sordu. Ben her cevabın sonuna, “Ama gerçekten çok sevdik,” cümlesini eklemek istiyordum. Sanki sevgi, diğer bütün eksikleri kapatacak bir yeterlilik belgesiydi. Yanımdaki kadın daha sakindi. Köpeğin gün içinde uzun süre tek başına kalacağını, ikimizin de düzensiz çalıştığını söyledi. Bu açıklığı, isteksizlik gibi duydum. İnsan bazen bir kararın koşullarını konuşanı, duygunun karşısına geçmiş sayıyor.

Köpek aniden duran bir araca havlayınca bütün bedeni sertleşti. Görevli çömelip sesini alçalttı, tasmanın gerilimini azalttı ve hayvan çevresine yeniden bakmaya başlayana kadar bekledi. “Sevgi önemli,” dedi, “ama düzenli bir hayatı da bilmesi gerekiyor.” Cümleyi köpek için kurmuştu; ben yine kendime aldım. Bir canlının yalnızca okşanmaya değil, öngörülebilirliğe, sınırlara, tekrar eden bakım saatlerine ve korktuğunda yanında paniğe kapılmayan birine ihtiyacı vardı. Yakınlık, iyi niyetin şiddetinden değil, güvenli tekrarların birikiminden doğuyordu.

Bizim ilişkimizde eksilen şey de sevgiden önce düzen olmuştu. Birbirimizi seviyorduk, bundan kuşkum yoktu. Fakat yorgun olduğumuz günlerde aynı sevgiyi davranışa çeviremiyor, kırıldığımızda ilişkiyi koruyacak dili bulamıyorduk. Ben yakınlaşmak için konuşmayı zorluyor, o sakinleşmek için geri çekiliyordu. Ben geri çekilişini terk edilme ihtimali gibi yaşıyor, sesimi yükseltmeden bile cümlelerimi sertleştiriyordum. O da benim sorularımı merak değil denetim olarak duyuyor, daha fazla kapanıyordu. Kalplerimiz birbirine dönükken bedenlerimiz savunmaya geçebiliyordu.

Bu durum sevgimizin sahte olduğunu göstermiyordu. Beden, tehlikeyi yalnız gerçek kötülükte aramıyor; geçmişte incindiği biçimlere benzeyen sesleri, yüz ifadelerini ve gecikmeleri de tehdit sayabiliyor. Bir tartışmada kalp hızlandığında, nefes daraldığında ve kaslar gerildiğinde karşıdakinin niyetini doğru okumak zorlaşıyor. O anda sevgili dediğimiz kişi, birkaç saniyeliğine çözülmesi gereken bir tehlike gibi algılanabiliyor. Sonra sakinleşince söylediklerimize şaşırıyor, “Ben aslında öyle demek istemedim,” diyorduk. Niyetimiz değişmemişti ama etkimiz çoktan karşı tarafın içine yerleşmişti.

Sevginin her şeyi düzelteceğine inanmak, sorumluluğu kolaylaştırmıyor; tam tersine görünmez kılabiliyor. Nasıl olsa sevdiğimizi bildiğimiz için özür dilemeyi geciktiriyor, iyi niyetimizin verdiğimiz zararı kendiliğinden azaltacağını sanıyorduk. Birbirimizin hassas yerlerini öğrenmiş, fakat tartışırken tam da oralara dokunmuştuk. Sonra sevgimizi kanıt göstererek davranışlarımızın sonucunu küçültmüştük. Oysa birinin bizi sevmesi, onun yanında her koşulda güvende hissedeceğimiz anlamına gelmiyor. Sevgi duygudur; güven ise duygunun tekrar tekrar nasıl davranışa dönüştüğüne bakar.

Yine de ilişkimizi yalnız beceremediğimiz konuşmalara indirgemek de doğru olmazdı. İkimizin çalışma düzeni ağırdı, para kaygısı günlerimizin içine sızıyor, dinlenemediğimiz haftalarda sabrımız daralıyordu. Toplum iki kişinin birbirini sevmesini özel bir mesele gibi anlatıyor ama ilişkiler, iş saatlerinden kiraya, ailelerin beklentilerinden bakım yüküne kadar birçok görünmez kuvvetin içinde yaşanıyor. Yorulan beden daha çabuk savunmaya geçiyor; geçim kaygısı dikkati daraltıyor; sürekli yetişmeye çalışan biri, karşısındakinin ihtiyacını sevmediği için değil, taşıyacak alan bulamadığı için kaçırabiliyor. Aşk iki kişi arasında başlıyor, fakat hiçbir zaman yalnız iki kişi arasında kalmıyor.

Bunu söylerken kendimi koşulların arkasına saklamamaya çalışıyorum. Yoğunluğumu gerekçe gösterip konuşmaları ertelediğim, onun ihtiyaçlarını “şimdi sırası değil” diyerek küçülttüğüm zamanlar oldu. Onun da sevgisini, benim istediğim biçimde göstermediğinde yok saydım. Karşımdakini olduğu kişi olarak değil, sevgisinin benim ihtiyaçlarıma göre şekillenmiş hâliyle kabul etmek istedim. Beni sevdiğine inanıyor, fakat sevgisinin bende bıraktığı deneyimi önemsemiyordum. Sonra aynı şeyi onun yaptığını gördüğümde kırılıyordum. İki taraf da sevginin varlığına güvenip diğerinin yaşadığı sonucu ikinci plana attığında, bağ duygudan değil, günlük ihmallerden aşınıyor.

Görevli köpeği kısa süreliğine çitin içindeki bölmeye götürdü. Hayvan kapının önünde bekledi, ardından başka bir çalışanın sesine dönüp kuyruğunu salladı. Bize bu kadar hızlı bağlandığını düşündüğüm için biraz utandım. Belki bize özel davranmamış, insan temasına ihtiyaç duyduğu için yaklaşmıştı. Ben onun yakınlığını hemen bir işaret, kendimizi de doğru sahipler olarak görmek istemiştim. İlişkilerde de birinin sevgisini, uyumun kanıtı sanmıştım. Oysa iki insan birbirini içtenlikle sevebilir ve yine de yaşam ritimleri, sınırları ya da birbirlerinde uyandırdıkları hâller yüzünden birlikte iyi bir hayat kuramayabilir.

Görevli, köpeği o gün bize vermedi. Kararı kesinleştirmeden önce çalışma saatlerimizi düzenlememizi, bakım planı hazırlamamızı ve birkaç kez daha gelmemizi istedi. Çıkarken bunu engellenmek gibi yaşadım. Yanımdaki kadın ise, “Belki hazır değiliz,” dedi. Bu cümle üzerine tartıştık. Ben sevgimizin yeterli olacağını söyledim; o, yeterli olmadığını değil, tek başına yetmediğini anlatmaya çalıştı. Aradaki küçücük farkı o gün duymadım. Sevginin yetersiz kalmasını, sevginin değersiz olduğu anlamına getirdim. Böylece duyguyu korumak için gerçeği reddettim.

Aylar sonra ilişkimiz bittiğinde, ayrılığı sevgimizin eksikliğine bağlamadık. Tam tersine, hâlâ sevdiğimizi söyleyerek ayrıldık ve bu cümle acıyı azaltmadı. Barınaktaki köpek aklıma o zaman geldi. Ona duyduğumuz şefkat gerçekti ama hayatımızda onun ihtiyaçlarına açılmış sağlam bir yer yoktu. Biz de birbirimizi sevmiş, fakat bu sevgiyi taşıyacak ritmi, dili ve karşılıklı güveni yeterince kuramamıştık. Bu fark ediş bana temiz bir masumiyet vermiyor. Sevgi yetmediğinde suç her zaman sevgide değildir; bazen ona yüklediğimiz görev, vermediğimiz emek ve görmezden geldiğimiz sınırlar fazladır.

Barınağın çıkışında görevlinin verdiği başvuru formunu uzun süre çantamda taşımıştım. Köşeleri ezilmiş, bazı cevapları yarım kalmıştı. Geçenlerde bulduğumda atmak üzere katladım, sonra sorulardan birine takıldım: “Hayvanın hayatınızda meydana getireceği değişikliklere hazır mısınız?” O gün bu soruyu yalnız bakım yüküyle ilgili sanmıştım. Şimdi sevginin insanı değiştireceğini söylemenin kolay, sevgilinin varlığının hayatımızda gerçekten yer değiştirmesine izin vermenin daha zor olduğunu düşünüyorum. Birini sevmek onu içeri almak olabilir; fakat içeride ona hep kendi alışkanlıklarımızın kenarında yer bırakıyorsak, kapıyı açmış sayılmamız neyi değiştirir, bilmiyorum. Sevginin yetmediği yer, çoğu zaman duygunun bittiği değil, hayatın ona göre yeniden kurulmadığı yerdir.

Yorumlar

Başa Dön