Çamaşırhanedeki kurutma makinesi aniden ötmeye başlayınca elim cebime gitti. Telefonu çıkarmış, ekranı uyandırmıştım bile; karşıma hiçbir bildirim gelmeyince birkaç saniye ne yaptığımı anlayamadım. Gece geç saatti. Yan yana dizilmiş makinelerin içinde çarşaflar ağır ağır dönüyor, deterjan kokusu sıcak metal kokusuna karışıyordu. O ses, onun her akşam gönderdiği mesajın bildirim tonuna benzemiyordu aslında. Yine de bedenim benzerliği benden hızlı bulmuştu. Özlemekten yorulduğumu sanıyordum; meğer bazı saatlerde onu beklemeye devam ediyormuşum.
Evdeki makine bozulduğu için haftanın ortasında, kucağımda iki torba çamaşırla buraya gelmiştim. Onunla birlikte yaşadığımız dönemde çamaşırları renklerine göre o ayırır, cepleri kontrol etmek bana kalırdı. Ben sürekli bir mendili, kâğıdı ya da bozuk parayı gözden kaçırır; o her defasında aynı cümleyi söylerdi: “Bir gün bütün makineyi kâğıt hamuruna çevireceksin.” Ayrıldıktan sonra aylarca hiçbir şeyi ayırmadan yıkadım. Bunu özgürlük sandım. Sonra beyaz bir gömleği soluk pembe çıkarınca, insanın bağımsızlığının bazen yalnızca daha kötü bir yöntem olduğunu kabul etmek zorunda kaldım.
Onu en çok ne zaman özlediğimi düşündüğümde büyük anlar gelmiyordu aklıma. Doğum günleri, yıldönümleri ya da birlikte gittiğimiz şehirler değil; markette hangi yoğurdu alacağıma karar veremediğim, bir haber okuyup telefonumu elime aldığım, yemeğin tuzuna bakarken ikinci bir kaşık aradığım anlar çoğalıyordu. Özlem, hatıranın içinden değil gündelik hareketin yarım kalmış yerinden çıkıyordu. Birini hayatımıza aldığımızda yalnız duygularımızı değil, dikkatimizi ve zamanımızı da onun varlığına göre düzenliyoruz. O gidince takvim değişiyor fakat beden eski programa bir süre daha uymaya çalışıyor.
Her akşam işten çıkış saatinde beni arardı. Konuşmalarımız çoğu gün önemli değildi; trafikten, alınacak ekmekten, ertesi günün planından söz ederdik. Ayrıldıktan sonra aynı saatte içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk beliriyor, telefonu kontrol ediyor, sonra bunu ona duyduğum derin özleme bağlıyordum. Duygu gerçekti ama tek başına değildi. Tekrarlanan bir olayın belirli bir saate bağlanması, zihnin o saatte yaklaşan şeyi önceden hazırlamasına yol açıyor. Beklenen ses gelmeyince yalnız düşünce değil, bedensel düzen de aksıyor. Eksiklik önce göğüste, ellerde, dikkatin dağılmasında ortaya çıkıyor; adı daha sonra konuyor.
Bu yüzden bazı özlemler bir çağrıdan çok, gerçekleşmeyen bir tahmin gibi çalışıyor olabilir. Zihin her gün tekrar eden yakınlığı bir sonraki gün için de bekliyor; bekleyiş boşa çıktığında dikkati kaynağa yöneltiyor. Ben de telefonun çalmamasını pasif bir yokluk gibi yaşamıyordum. Her akşam yeniden oluşan küçük bir şaşkınlıktı bu. İlişkinin bittiğini biliyordum, fakat içimdeki bazı sistemler bilgiyi yalnız cümlelerle güncellemiyordu. Onların yeni düzene inanması için, eski beklentinin tekrar tekrar gerçekleşmemesi ve bunun içinde hayatın yine de devam ettiğini görmesi gerekiyordu.
Bunu düşünmek özlemi küçültüyor mu, emin olamadım. Duyguyu alışkanlığa bağlamak, sevginin değerini azaltıyormuş gibi geldi önce. Sanki onu değil, düzenimi arıyormuşum gibi. Sonra bu ayrımın fazla kolay olduğunu fark ettim. Alışkanlık sevginin karşıtı değildi; çoğu yakınlık zaten kendisini tekrarların içinde görünür kılıyordu. Birinin eve geliş sesini tanımak, neye güldüğünü önceden bilmek, yorulduğunda nasıl sustuğunu ayırt etmek, sevginin gündelik bedene yerleşmiş biçimleriydi. Özlemin alışkanlığa benzemesi, duygunun sahte olduğunu değil, ilişkinin hayatın içine gerçekten karıştığını gösterebilirdi.
Yine de her otomatik bekleyişi aşk diye kutsamak istemedim. Onu aramak istediğim bazı gecelerde asıl aradığım şeyin sakinleşmek olduğunu biliyordum. Günüm kötü geçtiğinde onun sesi, yalnız sevdiğim bir kişiye ait değildi; bedenimin rahatlamayı öğrendiği bir işaretti. Uzun süre birinin yanında düzenlenen duygular, ayrılıktan sonra ortada kalabiliyor. Kişi gidiyor ama onunla kurduğumuz yatışma yolu hemen kaybolmuyor. Bu nedenle onu özlediğimi düşündüğüm anların bir kısmında, belki de kendi kendime dönmek için henüz öğrenmediğim bir yolu arıyordum.
Burada kendimi tümüyle çaresiz göstermek de doğru değil. Bazı alışkanlıkları bilerek besledim. Eski konuşmaları açtım, birlikte dinlediğimiz şarkıları özellikle seçtim, onun çevrim içi olup olmadığını kontrol ettim. Sonra özlemin neden dinmediğine şaşırdım. Zihin sık kullandığı yolu daha kolay buluyor; ben de acıya giden yolu her gün temizleyip açık tuttum. Bunu ona olan sadakatim gibi anlatmak işime geliyordu. Oysa acıyı korumak, yaşananı onurlandırmanın tek biçimi değildi. Kimi zaman unutulmaktan korktuğum için ben de unutmaya direniyordum.
Kurutma makinesinin kapağında dönen çamaşırları izlerken ilişkinin yalnız iki kişi arasında yaşanmadığını düşündüm. Arkadaş çevremiz, alışveriş düzenimiz, hafta sonları, aile ziyaretleri, hatta şehirde kullandığımız yollar birbirine bağlanmıştı. Ayrılık yalnız bir kişiyi hayatın dışına çıkarmıyor; sosyal düzenin küçük bağlantılarını da yerinden oynatıyordu. İnsan, sevdiği kişiyi kaybettiğinde aynı zamanda kimlerle görüştüğünü, vaktini nasıl geçirdiğini ve kendisini hangi rolün içinde tanıdığını da yeniden kurmak zorunda kalıyor. Bazı özlemlerin uzun sürmesi, bağın büyüklüğünden olduğu kadar, hayatın birçok yerine dağılmış olmasındandı.
Karşı sıradaki yaşlı adam, makineden çıkardığı gömlekleri hiç acele etmeden katlıyordu. Birini düzeltti, yakasını eliyle bastırdı, sonra yanlış katladığını düşünüp yeniden açtı. Onu izlerken alışkanlıkların yalnız geçmişe bağlamadığını fark ettim. Aynı tekrarlar güven de kuruyordu. Yeni bir güzergâhtan eve dönmek, başka birini aramak, tek kişilik alışverişe alışmak, akşamın belirli saatini yeni bir işle doldurmak; bunlar eski bağı silmiyor ama bedenin dünyayı yeniden tahmin etmesine yardımcı oluyordu. Değişim büyük kararlarla değil, çoğu zaman sinir sisteminin defalarca yanılmadan geçtiği küçük günlerle yerleşiyordu.
Ben de bazı akşamlar telefonu başka bir odada bırakmayı denedim. İlk günlerde ellerim kendiliğinden cebime gidiyor, bir şey eksikmiş gibi oturduğum yerde doğruluyordum. Sonra bu hareket seyrekleşti. Başka insanlarla konuşmaya başladım, yürüyüş saatimi değiştirdim, yemek yaparken ikinci kişiye göre ölçmeyi bıraktım. Bunların hiçbiri onu değersizleştirmedi. Yalnız hayatım, onun yokluğunu her defasında acil bir durum gibi yorumlamamayı yavaşça öğrendi. Yine de bazı günler tek bir ses, bütün yeni düzenin üzerinden atlayıp beni eski saate götürebiliyordu.
Makine durduğunda kapağı hemen açmadım. İçerideki çamaşırlar dönmeyi bırakmış, biri tamburun üst kısmında asılı kalmıştı. Birkaç saniye sonra yerçekimine yenilip aşağı düştü. Telefonum masanın üzerinde duruyordu; ekranı karanlıktı. O an onu aramak istemedim, fakat bu isteksizliğin kalıcı bir sonuç olduğuna da inanmadım. Özlem, kişiden geriye kalan bir duygu değildi yalnızca; birlikte kurulmuş hayatın, sahibi artık orada olmadığı hâlde işlemeye devam eden tarafıydı. Belki bu yüzden bazı insanları düşündüğümüzde geri dönmek istemediğimiz hâlde içimiz geri dönmüş gibi oluyor. Beden eski randevuya geliyor, zihin ilişkinin bittiğini söylüyor ve biz ikisinin arasında, kimi beklediğimizi yeniden anlamaya çalışıyoruz.