"Bu saatte hala uyanık olanların ya derdi büyük, ya da ertesi günün derdi hiç bitmeyecek." - Dorothy Parker (kurgusal)"

James Brown 24

Çok katmanlı roman, kırsal roman, kara komedi, sahte bilim kurgu, psikolojik gerilim, gizem, korku ögeleri içerir. Sosyal gerçekçilik romanıdır. James Brown, Sahne Peformansı adlı video, bakınız, romanda adı geçen ve metne adını veren inanılmaz müzisyenin yürek ve ayak danslarının enerjisini kapsama alanına almak istemiştir romanda.

yazı resim

Çok katmanlı roman, kırsal roman, kara komedi, sahte bilim kurgu, psikolojik gerilim, gizem, korku ögeleri içerir. Sosyal gerçekçilik romanıdır. James Brown, Sahne Peformansı adlı video, bakınız, romanda adı geçen ve metne adını veren inanılmaz müzisyenin yürek ve ayak danslarının enerjisini kapsama alanına almak istemiştir romanda. James Brown, yazarın hayatına korkunç hissettiği bir an aniden diline gelmiş ve sayıklamaya başlamıştır ayet gibi ve romanın adının neden James Brown olduğu izah edilecektir metinde. James Brown ruhsal uyanışı, iyileşmeyi, hastalıkları ya da hataları aşmayı, simsiyah bir karanlıkta ormanda cehennemden kaçmayı ve dağın zirvesindeki cennetin yolunu fark edebilmeyi temsil eder. James Brown, evrensel insanı, dünya vatandaşını, bütün insanlığın tek bir ışık altında buluşmasını temsil eder.

24

Necdet, 27 gün sonra köyündeydi. Gece yarısıydı. Açık gökyüzünde ay yusyuvarlaktı. Birinin yaktığı tezek kokusu vardı havada. Sivrisinekleri kaçırmak için yakılır. Bu tanıdık koku içini şenlendirdi hemen. Hasret dolu yüreği çözülüp yumuşamaya başladı.

Evinin ışıkları sönüktü, karısına ve çocuklarına birkaç hediye almıştı. Evin kapısına bırakacaktı hediye çantasını, ahırın yanından geçerken sesleri dikkatini çekti, kıpırdanma, derin derin soluk sesleri.. Huzursuz bir ineğin mö’lemesini duydu. Ahşap ahıra iyice sokuldu, ilerledi ve küçük pencerelerin birinin önüne geldi, içeri baktı, içerde yer uzanmış bir sürü inek vardı. Ay ışığı aydınlığında siyah gölgelerle doluydu ahır. Ölçtü biçti. Bu ahırı seneler önce kendisi yapmıştı, kalın kaba kerestelerden, dayanıklıydı, kirişleri efsane kütüklerdendi, yüz yıl dayanırdı. Tavanı yüksekti. Çok özenmişti. Sığır üretip ailesini kalkındırıp tek bu işi yapıp kimseye muhtaç olmamaktı amacı. İşler tersine gitmişti, ot, saman bulamamıştı, bulsa da pahalıydı, hayvanları azaltmak zorunda kalmıştı, çoğaltayım dedi kimi büyümedi, hastalandı öldü. Sığırlar sadece evin çok az kimi ihtiyaçlarını karşılayacak kadarcıktı. Zaten çok zahmetliydi ve bu iş büyük toprakları olanların yapacağı işti zaten. Çok büyük emek veriliyor; ama geliri ise karın doyurmuyordu. Hayvancılık işini geliştirip rayına oturtmaya, sorunları çözmeye çabalamıştı; ama iş rayına oturmamıştı. Bu yüzden inşaat işine ağırlık vermişti. Hayali bir türlü gerçekleşmemişti, şimdi bu inekler nerden gelmişti? Karısının bunları alacak maddi gücü yoktu. Borçla da asla almazdı. Aklına tek gelen kişi Yasin’di. Bunları getirip ahıra koymuşsa çıkarı ne olacaktı? Yasin’în ondan istediği şu iyilik, o meseleyi hatırladı. Nasıl bir şeytanlık peşindeydi? O şeytan değildi; ama bu işte bir şeytanlık var gibiydi; korktu. İçi sevinçle doldu az sonra. Çünkü karısıyla arasındaki sığırlar yüzünden patlak veren sorun yok olmuş demekti. Ahırın girişinde tente vardı, yanda ocak, üç ayak üstünde simsiyah yal kazanı, ve raflar vardı tahta duvarda. Rafta hayvan ilaçları, yerde ahır temizleme araç gereçleri, askılarda süs ve göz zevki için konulmuş çok eski tarihi tarım aletleri, kimi hayvan ilaçları, biberonlar, el fenerleri, mumlar, yemeniler, süzgeçler, huni, kovalar, güğüm ve leğen gibi eşyalar vardı. Bir sürü alet edevat, kimi rafta sebze tohumları vardı. Ve orada soyunma için minik bir kabin, eski birkaç çizme, iş tulumları, karısının iş etekleri, gömlekleri, parka, ceket, kazak gibi birçok eşya vardı. Bir köşede metal fıçı vardı, içi kepek doluydu. Bu hayvanların yallarına katılırdı. Yanda yine yeme katılan hayvan tuzu. Raftan el feneri aldı ve açık pencereye gitti. El fenerini açıp ışığı içeri tuttu, burası bir zamanlar 15 sığır almıştı ve ahır ağzına kadar doluydu. Bayram çocukları gibi sevindi.

Evin kapısına elindeki poşetleri bıraktı içi kırılarak, evin sağ yan tarafına ilerledi, burada asma vardı ve çardak. Çay içerdi burada sabahları, ailesiyle kahvaltı yapardı, onun gerisinde traktör alırsak garajı olur diye düşünerek bir basit garaj yapmıştı kaba keresteden. O da nesi. Orada kırmızı bir traktör duruyordu, çok eski model ama asla arıza vermeyen, kaplan gibi bir traktördü bu, motoru çok güçlüydü, eskiler yapmış işte ve onu görür görmez tanıdı ve ön tarafında marka amblemi vardı ve iki kelimeli markanın ikinci kelimesinin ilk harfi “F” kırıktı ortadan. Eskiden her yerde bu traktörden vardı, efsaneydi. Modern traktörlerin atasıydı ve tamir atölyesinde icat edilmişti. Tarım ve hayvancılık yapanlar böyle makine ya da tarım aletlerine aşıktır karılarına aşktan büyük bir aşkla; çünkü bu makinelerle işler yapılır. Fırladı ve gidip traktörün ön kaputunu öptü yeni doğan ilk kızını öper gibi. Bu traktörle köy yolundan tarlasına giden Yasin’i defalarca görmüş, “bu traktör keşke benim olsa” diye içinden geçirmişti aşkla. “Neler yapmam ki.” Traktörün kasası yeniydi ve ona ne yüklesen taşır dağ bayır giderdi sorunsuz. Necdet, köy dışındaki mekanına vardı. Her şey bıraktığı gibiydi, birkaç eşyası ve eski battaniyesi… kap kacak. Ateş çukuru… Oturdu, sigara yaktı, dinlenirken sakin sakin düşünüyordu. “Vay be Yasin!” diye söyledi, güldü, “sen neymişsin yahu! Ne kral adammışsın! Evliliğimi kurtardın! Benden uyuşturucu kuryeliği yapmamı istemezsin umarım. Eh, battım; tek çıkış yolu buysa bu saatten sonra mecbur yapacağım. Çok yormuştu buraya kadar gelmek, birden uyku bastırdı, uykuya dalmak üzereyken ayak sesi duydu, gözlerini açıp ayak sesine dikkat kesildi korkuyla. Gölge hatlara bürününce acayip merak içindeydi, köydeki dostlardan biridir kesin diye düşünürken zınk diye karısını buldu karşısında. Çok şaşkındı. Ses çıkaramadı, kendini suçlu gibi hissediyordu, karsının ona kızacağından endişeliydi. “Ama dayanamadı sordu: beni nasıl buldun hayatım?” “Uyku tutmadı, tam yatacaktım, pencereden dışarı bir bakayım dedim, bakarken seni fark ettim. Başta tanımadım. Tüfeği elime aldım. Neden kapıyı çalıp ben geldim demedin ki. Dört gözle 27 gündür yolunu gözlüyordum. Neden bir suç işlemiş gibi bakıyorsun, sanki birini öldürdün,” (Çocuk, çocuğunu sever gibi konuşuyor bu sırada) “neden ürkek ürkek bakıyorsun, neyin var, hasta mısın? Ah canım kocacığım! burada salık ya da tekmelenmiş sokak köpeği gibi yatmaktan hasta oldun sen? Ah canımın içi!” “Battaniyeyi fark etti, bu da nesi, anasını öptüğümün battaniyesi!” (küfür) eğilip baktı; “ceset gibi fare leşi gibi kokuyor bu.” Tekme attı battaniye. Düşman ve kıskançlıkla algıladı battaniyeyi. Kocasını elinde kapıp kaçan adi bir kadın gibi. Necdet, içinden geçirdi: “Seni sahtekar! Bırak üzülmüş numaralarını! Evlendiğimiz günden beri bana bir kere bile ‘ah canım kocacığım! Ah canımın içi!’ demedin. Ama kokarca dedin. Sakar dedin. Şaşkın dedin. Şebek dedin. Lüzumsuz dedin. Seni soğuk, sevgisini gösteremeyen; ama içten seven tavrınla kabullendim. Seni alaycı, beni aşağılayan, küçük gören tavrınla benimsedim. Değiştiremezdim çünkü. Yapın buydu. ‘Takılıyorum sana, ben böyleyim, böyle eğlenirim’ deyip avuttun beni, sana en başta vurdumduymaz tarzına kızdığımda. Canavarca, kindar tutumun yüzünden mecbur kaldım buralara, dağa taşa; avanak gibi görünmeye çalışma şimdi! Güzelim battaniyeme neden tekme attın deli kadın? Teşekkür ederim sana ama; evden kovdun beni ve bu sayede şehirli dansçı kadınla tanıştım. Oh olsun! İyi ki yapmışım. Altınsın benim için kalın kafalı karıcığım.” Necdet, ağzından yanlış bir laf çıkmaması için susuyordu, tedirgindi. Önce karısından bilgileri almalıydı. “İyiyim iyi.” Kadın ona yaklaştı ve kollarını açtı, kucaklaştılar. Kadın onu bambaşka bir tutkuyla kucaklamıştı. Hatta öpüşmek için dudaklarını uzatmıştı kedi gibi. Adam dudak üstüne mat bir öpücük koydu korkarak. Çünkü ne olacağını bilmiyordu. Olup bitenden bilgisi yoktu ve karısı aniden bir yerden tuğla çıkarıp kafasına indirebilirdi. Oyun oynuyordu belki de. Çakallık yapar gerekirse, çok iyi yapar. Kadın şöyle dedi başını onun göğsüne yaslayıp: “Sözünü tuttun. Sana inancımı yitirdiğim için kendimi kötü hissettim. Büyük iş başardın adamım. Haydi şimdi mutlu yuvamıza dönelim, yuvamız şenlensin.” Kadın adamın elini tutarak onu eve doğru giden yola çekti. Necdet, bunun gerçek mi, oyun mu ya da rüya mı olduğundan henüz emin değildi ve o tuğla her an gelebilir diye bekliyor, gerekirse at gibi dört nala koşup kurtulacaktı kadının elinden.

Eve girdiler kadın kapıyı kapadı ve kilitlemek üzere elini anahtara uzattı, Necdet onun hemen arkasında tetikteydi, anlaşılan o tuğla gelmeyecekti başına, delice bir tutkuyla karısına arkadan hücum edip sarıldı sımsıkı, kadın “ohhh’” dedi, narkoz etkisindeymiş gibi gevşeyerek, başını çevirip onunla öpüştü zevkle, yaşadığı büyük anlaşmazlık çözülünce aldığı zevk de kat be kat artmıştı şaşkınlık vererek. Necdet enseden öptü, saçlarını kokladı, bir kulağını, memesini emmeye başladı bebek gibi, dili kulağın içinde ahtapot gibi gezdiriyordu, iki elini memelerin üstüne koyup okşamaya başladı. İlk seviştiği kadınla sevişmeyi çok özlemişti. Ama tedirginliği tam gitmedi, içerde birileri saklanıyor ve onun üstüne hücum etmek için doğru zamanı bekliyor olabilirlerdi. Kadının üstündeki giysileri çıkarmaya başlıyordu. Kadın onu yatak odasına çekti. İkisinin de içinde bir kasırga kopuyordu adeta, hazla, saf ve kusursuz heyecanla.

Sabah çoktan olmuş,, Necdet bebek gibi uyumuştu, uyurken karısının baş ucuna gelip kibarca bir şeyler dediğini duydu, aşkım uyandın mı dedi kadın, sanki bir şiire, antik çağdaki bir altın heykele, büyük sanat eserine bakıyor gibiydi. Şiirseldi bakış. Oysa normalde öküz gibi uyuma, iş vakti türünden bir hitapla karşılardı onu. Necdet şaşkın ama gururluydu. Banyo yaptı, çeşidin bol olduğu bir kahvaltı sofrasına hasretti. Normalde çeşit olmaz. Birkaç bir şeyle hızla yapılır kahvaltı. İki yumurta, zeytin, peynir tamamdır… Karısı ise tatlı ve ufak ergen bir kız gibi gülümseyerek onu izliyor, güzel şeyler anlatıyordu, gelecekle ilgili. Oysa onlar kahvaltıda sert soğuk suratlarla yer içer ve gündelik hayatın koşturmacasında kaybolurlardı. Gereksiz hiçbir konuşma olmazdı, insani ya da karı koca sıcaklığı olmazdı aralarında. İki robotun birbirleriyle iletişim kurması gibiydi o anları. Ancak söylemeye kızmaya ya da gülmeye ya da eleştiri yapmaya değecek bir şey olursa denir, hararetlenirlerdi. Günün büyük bölümünde ters, soğuk, kendi içine dönük, mesafeli olurdu karısı. Ancak işten sonra dinlendikten sonra, ve gece yatmadan bir tatlılık sarardı ruhunu, yüzünü. İşte Necdet buna bayılırdı. Ama bu da çok kısa sürerdi çünkü kadın yarın işe gidecektir, yatması gereklidir. Erken kalkmadan olmaz. Ama bugün tatil günüydü ve işe gitmemişti. Sonra sigara yaktı, karısı onu evin arka tarafına, sebze bahçesinin aşağısına götürdü. Necdet, buraya kocaman bir tavuk kümesi yapmıştı tuğladan. Tavuklar hastalanıp ölmüştü. Çok az tavuk kalmıştı. “300 tavuk var içerde. Bunları almakla ne iyi ettin! Parayı nerden buldun? Yoksa define mi bulup sattın?” Güldü. Ne tatlı bir neşe, sevecenlik saçıyordu. İlk defa. Necdet, büyülenmiş gibiydi, geveledi: “Alacağım vardı yıllar önceden.” “Yasin iki adamıyla geldi, getirdi bunları. O da yardım etti tavukları kamyondan indirmeye. Ne iyi bir çocuk!” Necdet, şaşkındı. Mutluydu. Ama Yasin bunları ne karşılığında vermişti? Mesele buydu. Kadın: “Çiftliğin sorumlusu yeni bir eleman bulana kadar gitme dedi. Çok emeği var üstümde. Onu yüz üstü bırakamam. Yarın işe gideceğim. Artık sığırlara, tavuklara bakmak senin işin. İnşaat işleri yapmana gerek kalmadı. Kurtulduk el işinde ölesiye çalışmaktan. Artık işin çobanlık. Çocuklar da yardım eder sana. Yasin 20 sığır daha aldığını söyledi. Ahır yok. Onları nereye koyacağız? Ahırı yap sen. Onları sonra alırız dedim ona. Bana sürpriz yapacakmışsın. Deme dedi; ama dedim. Duyduğum anda sevinçten ölebilirdim. Ağladım. Çok güzel düşünmüşsün! Oğlan evlenecek ve ona da 20 sığır alman çok iyi oldu. Evlenir; geçinir. Zamanla sayısını arttırır.” Necdet, epey sarsılmıştı. Korkuyordu, ilk kez ciddi biçimde korkuyordu, bu şey, istenen iyilik bir hastalık gibi sarıp sarmalıyordu ailesindeki herkesi.

Necdet, gün boyu sığırlara çobanlık yaptı merada. Sonra akmam düşerken eve geldi sığırlarla. Banyo yapıp yemek yedikten sonra evden aceleyle çıktı. Yasin’i görmeye gitti, ama bulamadı. İçindeki yıldırım gibi parlayan sorulara cevap alamamanın sıkıntısını hissetti. “Yasin sana uğrar, seni bulur, dert etme” dedi yaşlı kurt. Bilgece gülümsedi, “takma kafana, rahat ol, düşünme. Tadını çıkar. Çok şeye sahipsin! Yasin sayesinde. Söylerim uğrar sana.” Yaşı epey geçkin saçsız yaşlı adam beyaz kovboy şapkalıydı, her zamanki gibi, çok uzun yıllardır çiftliğin genel sorumlusuydu, bu işlerin kurduydu, tarım, hayvancılık, toprak, inşaat işleri…her şeyden anlardı. Bitkiler konusunda uzmandı. Çiftlikte neyin ne olacağını, ne yapılacağını bilir, işçileri, ortamı düzeni dizayn ederdi. Girdiği ortama neşe, iyilik, neşe ve azim saçardı. Komik yönü de güçlüydü. İnsanları çok çabuk avunun içine alıp güldürür, filozofluk yapar, ağzından girip burnundan çıkardı; laf, bilgelik çoktu onda, çok şey yaşayıp görmüştü, hayat ve yaşadıkları onu lezzetli biri ekmeğe çevirmişti adeta. Ona “yaşlı kurt” derlerdi.

Necdet, bir hafta sonra yine gitti çiftliğe. Meraktan ölüyordu. Yasin’le konuşmasa olmayacaktı. Onca şeyi Yasin neden vermişti ona? Bir bedeli vardı, neydi peki? Yasin yine yoktu.

Beş gün sonra yine gitti çiftliğe. Yaşlı kurt karşıladı onu. “Şehir dışında Yasin. Bana müsaade verdi. Ne merak ediyorsan sorabilirsin bana. Çekinme. Yasin bana açılabileceğini söyledi. Rahat ol.” “Ona yapmam gereken bir iyilik var.” Yaşlı adam şakalar espriler yaparak başladı konuşmaya: “Herkes şanslı değildir. Bazısı borçları yüzünden boşanır. Ailesi dağılır. Mahvolur gider. Kızı kötü yola düşer. Oğlu hapçı ya da uyuşturucu kuryesi ya da katil olur. Adamın kadını ise maddi durumu iyi ve yüreği iyilikle dolu bir adamla evlenerek kendini kurtarır. Bu dünya kendini kurtarma dünyası. O an herkes tek kendini düşünür. İnsanın çok sevdiği ailesinin perişan olması ne acıdır. Sence o adamın ruh dünyası nasıl olur? Ölmüşten beter. Suçu olmayan adamlar bile hapistedir. Birileri onları kullanır.” Yaşlı kurt Necdet’e öyle bakıyor ki, ‘sözünü ettiğim adam sen olabilirsin’ iması taşıyor. Necdet, ondan çekindi. Başına bela almaktan. Onu dövmekten korktu, ters bir şey derse gırtlağına yapışmaktan, Necdet, kendinden korktu. Daha da meraklanmıştı. “Ve bazı adamlar aklını kaybeder, tımarhaneye düşer. Bazısı şizofren olur, her şeylerini kaybedip sokaklarda yaşamaya başlar. Sen ise hiçbir çaba harcamadan onca sığıra, tavuğa, traktöre, sahip oldun. Arazi de verecekmiş sana. 400 milyarlık saat vermiş sana. Tek sen değil; birçok adam, sülalen yıllarca çalışsa senin kazandıklarını kazanamaz. Ve sen bir iyilik yapacaksın sadece.” “Doğrusu çok merak ettim. Nedir bu iyilik? Büyük ihtimalle birini, birkaç kişiyi öldürmemi isteyecek. Evet yapacağım bunu!” Yaşlı kurt güldü; “canın rahat olsun Kötü bir şey çıkmaz ağzımdan; mesele şu, Yasin’in anacığı, neneye bir bakıcı lazım.” Yasin’in annesi yatalaktı. “Senin en ufak kız bu işi yapabilir herhalde? İstenen iyilik bu.” “Olur” dedi, “hastaya bakmak sevaptır.” “Ama ölene dek, yani hastamız ölse de bu evde kalacak kızın.” “Orasını anlayamadım. Parayla da bakıcı tutabilir Yasin. Neden benim ufak kız?” “Öyle ama. İş tam öyle iş değil. Dedeye bir eş lazım. Karısı acı çekiyor. E adam yaşlı olsa da bir eş, yoldaş lazım ona. Çay çorba verecek. Banyoda sırtını keseleyecek. Parayla tutulan bakıcı karıdan iyilik gelmez. Öldürür neneyi, sonra düştü der. Dedeye eş de bulunur; ama dedenin gözünü oyarlar para için. Kart kadınlara güvenilmez. Yaşı ufak tertemiz bir genç kızdan zarar gelmez ama, iyi ailenin ufak kızından hiçbir kötülük gelmez. Onun yetiştirip eğitebilirsin. Bilirsin; yaşlıların şefkate yardıma ihtiyaçları vardır. Ona çocukça yaklaşacak, neşe ve ilham verecek, İlaçlarını zamanında verecek, yemek yapıp verecek, çamaşırları makineye atacak, evi derleyip toparlayacak. Gönlünü hoş edecek bir ceylan ona çok iyi gelir. Ev işlerini kart karının teki yapabilir. Ufak kız dedeye özen göstersin tek yeter. Hizmetçi aramıyoruz.” “Demek ben değil; kurban kızım ha? Hayatta olmaz! Kızın yaşı çok ufak. Okul çağında.” “Tez karar verme. Sakin ol. Kızın hastamıza bakar. Yaşı büyüyünce de olması gereken olur. Nene çok yaşamaz. Nene ölünce de dedeyle evlenir yaşı büyüyünce.” “Hadi ben evet dedim, kız bu işe razı gelir mi ki?” “Babası sensin. İstersen onu razı edebilirsin. Diğerlerini de bu amaç doğrultusunda birleştirebilirsin. Herkesin parlak bir geleceğe ihtiyacı yok mu sizin ailede? Size bu imkan verildi. Kaçırmayın bence.” Necdet’in canı çok sıkıldı. Birini öldürmek söz konusu olsa içi acımazdı, daralmazdı, Ama söz konusu canı gibi sevdiği ufak kızıydı. O bambaşkaydı. Onun üzülmesini yüreği kaldırmazdı. Onu zora sokmak, kalbini kıracak şey yapmak korkunçtu. Narin kelebeğinin hayallerini yıkmak istemezdi. Necdet, ona sırtını döndü ve diz çöküp oturdu, sigara yakacaktı. “Ne oldun Necdet?” dedi, sırta dokundu. Yaşlı kurt kaliteli sigarasından verdi ona. Necdet, dalıp gitmişti. Gözü hiçbir şey görmüyordu üzüntüden. Yaşlı adam onun yan tarafına diz çöktü, bir elini omza koydu, okşadı: “Üzülecek bir şey yok. Ülkede her gün trafik kazası olur. Gencecik kızlar karşıdan karşıya geçerken araç çarpması sonucu ölür. Ki kızın ölmedi. Ölü say mesela. İtin biriyle kaçıp gittiğini düşün mesela. İyi olur mu, acınası bir adamdan hamile kaldı ve bebeği doğurdu diye düşün. Korkunç değil mi… öte yandan benim dediğim…eh başta gözüne hoş görünmez. Ama düşün. Kurban falan olmayacak. Neneye yardım edecek, dedeye eş olacak. Ve kazandıklarınızı düşün. Vallahi ben elçiyim. Yasin sen anlat dedi, tabi kabul etmeyebilirsin. Yasin’in verdiklerini iade etmek isteyebilirsin. Senin bileceğin iş. Senin sözünden dönmez, mert biri olduğunu bilirim. Ama ben sakalları samanlıkta ağartmadım. Ekonomik durumun berbat. Evinde büyük bir kriz var, karınla aran kötü. Çocuklarının geleceğini belirsiz, onların geleceğini nasıl inşa edeceksin? Oğlun işsiz. İki büyük kızın gurbette tarlalarda köle gibi çalışıyor. Onları ve oğlanı neyle, hangi parayla evlendireceksin? Kıçında kirli bir don var ve ailene duyduğun ölümüne sevgi neye yarar? Aklını kullan. Köyün dışında o yerde düşkün vaziyette yaşadığın günleri duydum. Dede şeytan değil, canavar değil. Nene de öyle. Ayrıca, bu işi ne kadar hazmedilemez görsen de bütün ailenin iyiliği için birinin feda edilmesi…feda değil tabi bu. Ölüme göndermeye feda denir… ayrıca…içinde bir ters bir şey varsa.. ben derim ki acısı çabuk biter, kazandıklarını, faydanızı düşün. Ailenin refahını. İyice düşün taşın. Sonra cevap verirsin. Bir ay düşün, aylarca düşün istersen?”

Necdet, oradan sessizce ayrıldı. Aile reisi, uzun zamandır düşünüyordu, o tek başına takıldığı ıssız yerlerin birinde. Karısının gözlerinde gördüğü sevinç. Onun paramparça olmasını istemezdi. Kızıyla da arasında kırgınlık olmasını istemezdi; ama bu hayatta bazıları bir şeylere katlanmadan yaşayamaz, Necdet çok şeye katlanıp sineye çekmişti, sabretmişti, zorlu günlerin sonunda insan gibi yaşayabilecekleri güneşli günlerin geleceğine. Karnı yarı aç yarı tok yatağa girdiği günler vardı evliliğin ilk günlerinde üstelik. Kızının katlanması gereken şey de korkunç değildi aslında. Kalp kıracak şey yoktu istenen iyilikte.

Gece gelmişti. Serin esinti yıkıp yeniden yapıyordu köy yolunu ve insanları, ne mutlu eden bir havaydı o… Geç olmuştu; ama kimi köy evlerinin önünde çocuklar oyun oynuyordu, bazıları semaverde demlediği çayı yudumluyordu. Bir evden patates kızartması kokusu yayılıyordu. Birkaç genç kızın kafa kafaya verdiği anda patlayan kahkahası yankılandı gece sessizliğinde, tatlı biçimde. Necdet, düşünmekten uykuya zor daldı.

Gün aydınlanmıştı, Necdet, oğlunun ısrarıyla kalktı. İşe daldılar birlikte. Necdet, oğlunu Yasin’in verdiği araziye götürdü traktörle, buruk bir sevinçle. “Burası artık bizim.” Genç adam inanamadı. Heyecan ve mutlulukla sorup durdu. Necdet, ona perde arkasındaki gerçeği açıklayamadı. “Sonra anlatırım evlat” dedi. “Şuraya bir kulübe yapabiliriz baba!” Sanki evleneceği güzel genç kızı bulmuş gibi sevinçle bir şeyler sayıklıyordu. “Olabilir. Düşünürüz. Ölçeriz biçeriz. Ona göre.” “Evleneceğim günün birinde. Şu tarafa bir ev yaparız. Karımla orada yaşarım!” Genç adam araziyle ilgili düşlerini, olur ya da olmaz planlarını, kafasına yatanları anlatıp duruyordu şevkle. “Güzel hayaller” dedi, “her şeyin bir bedeli var.” Başına gelenleri anlattı, ufak kızıyla ilgili yeni durumu. Genç adam küfür edip isyan etti; ama Necdet, onu sakinleştirdi. Tıpkı yaşlı adamın onu usul usul kendine çekmesi gibi. Genç adamın isyanı sahteydi aslında, asıl amacı babasına kendini ‘erkek’ gibi göstermekti aslında. Ama bu işi kız kardeşine yakıştıramadı, bu işte bir kötücül şey vardı, kalbini bir huzursuzluk sardı. Düşüncelere dalmış, kendi geleceğinden bakıyordu ailesinin geleceğine. “Sen istemezsen, arkamda durmazsan olmaz oğlum. Onun okumakta gözü yok. O saftır, salağın birini sever ya da şeytanın teki kanına girer, kaçırır onu. Hava cıva olur. Sonra koca dayağından kaçıp bize sığınır bir iki çocukla.” Güldü. Genç adam bütün gücüyle babasının dediklerine sımsıkı sarılmak istiyordu kafasının içinde. Tartıyordu denilenleri, bir yanda hayalini kurdukları yaşam tarzı, öte yanda kız kardeşinin başına gelecekler. Onu okutacak maddi imkanları yoktu şu an ve zaten okumakta da gözü yoktu onun, notları iyi değildi. Delice biçimde bu hayattan ve işsizlikten kurtulup var olmak isterken gelen fırsat ve kız kardeşinin kaderi? Genç adam evlenecekti, hangi parayla hangi yüzle? İşsizdi. Onun bunun yanında iş yapmak isterken katlanırdı hayvan gibi patronlara. Sığıntı, amele, bir zavallı böcek gibi. Piç gibi. İnsani yönleri, karakterinin sağlamlığı ve farkındalığı kimin umurunda? Çoğu az para verip geç saatlere kadar köle gibi çalışacak, sömürecek adam arar. Az geç kalırsan azar yersin. Düzgün bir işi yoktu. Ama aileye sunulanlar görmezden gelinecek türden değildi. En iradeli kafa bile onları reddedemezdi. Kazanımlarla bir anlamı vardı, öte yandan kız kardeşi razı gelir miydi, gelsin canım, insan kalbine taş basıp ailesinin iyiliği için gerekirse ölmez mi? Hem öleceği yok. İki yaşlının hizmetlerini görecek. Köle olmayacak. Rahatı yerinde olacak.” “Oğlum, git anneni getir buraya.” Genç adam, yırtıcı ama korkulu bir ifadeyle babasına baktı, ayakları gitmek istemiyordu; ama fırladı. Düğüm çözülsün, birlik oluşsundu.

Traktörle annesini alıp gelmişti genç adam. Necdet, oğluna uzakta beklemesini işaret etti. “Bu gördüğün arazi artık bizim.” Kadın inanamadı, sevinç göz yaşları döktü. Necdet, yine yaşlı adamın yaptığı gibi başladı konuşmaya. Ama konuyu uzun uzun anlatacak gücü yoktu, bombayı birden bırakacaktı: “Maalesef bir bedel ödemeden olmuyor, diğer deyişle bir kurban vermeden olmuyor.” Ve birkaç cümleyle gerçeği açıkladı. Kadın öfkelendi, sayıp sövüp durdu kocasına. Kısa bir süre. Ama ciddi bir öfkeye benzemiyordu bu, sadece ciddi biçimde şaşkındı, durumu kavramaya çalışıyordu sessiz kalarak. “Cayabiliriz” dedi adam, sen karar ver. Ama cayarsak zararı büyük olacak. Ölüme eş değer, daha beter olacak. Belimizi asla düzeltemeyiz. İnşaatlara dönerim, düştüm felç kaldım diyelim. Biteriz. Başka açıdan bakalım. Bizim saf kız bir zibidiyi sever, evlenmek ister, eeee, kazancımız ne? Sıfır. Bir şoför mesela. Göbek bağlar birkaç yılda. Malın, görgüsüzün biri olur çıkar kızı aldı ya, emreder, baskı yapar, söver. Buralarda başka türlü adam var mı? Birkaç çocuk doğurur bizim kız, hizmetçi gibi çırpınıp durur. Yaranamaz. Bu kız safın teki. Kesin götün birine gönlüne koyar. Şiddet artar, bizim kız seni boşayacağım der, sonra bizim kızı vurup öldürür. Kazancımız ne: Mezar… Bak, fırsatı kaçırmak büyük aptallık olur.” Kadın bu kez ağlamaya başladı. Ama bu ağlama çok kısa sürdü. Geleceğe dair, hayvanlarla, araziyle, ailesiyle kurduğu hayaller çöpe mi gidecekti. Kafası buna takılmıştı, ağladığı buydu: Başkasına köle gibi çalışıyor işi iyi yaptığı halde yaranamıyor ve laf yiyor ya da eleştiriliyordu. Bu kahırdan kurtulduğunu düşünmüştü. Yeniden o işe mi dönecekti? Adeta canını çıkaran işe. Kızıyla ilgili anılar hücum etti beynine. Sonra onunla sohbetlerini hatırladı: “Erkekler kızlarla yatınca sorun olmuyor da kız sevdiği adamla yatınca neden sorun oluyor; anlayamadım?” demişti kızı. “Evlenmeden cinsel ilişki günahtır” demişti annesi bir seferinde. “Ben aşıksam ve ona güvenmişsem cinsel ilişkiye girip girmeyeceğime ailem karışamaz. Sonsuza dek cehennemde yanacağımı bilsem de istersem sevişirim. Hayat benim hayatım, beni doğurmuş olabilirsin. Ama kendi eski, kör düşüncelerini bana dayatamazsın anne!” Kız sonra annesinden özür dilemiş. “Sadece kafamdan geçenleri söyledim. İşler elbette düşüncelerimdeki gibi olmaz. Seni kızdırmak için söyledim bir kısmını.”

Aniden dün yolda rastladığı köylü kadının birinden şunu duymuştu: “Senin kız aptal çoban Yusuf’la çok takılıyor, gözümle onları kaç kez gördüm otlakta. Çayır biçiyordum. Göz kulak ol; bir cahillik etmesin.” Sonra kızını karşısına almış, “dün neredeydin?” diye sormuş. Kız başta yalan atmıştı, “tek Songül’e uğradım.” Annesi aynı soruyla ısrar edince; “Yusuf’la az konuştuk. Ya acınası, komik salağın teki. Bir iki muhabbet ederiz. O çirkin dünyada kalan tek erkek olsa onunla olmam anne. İçin rahat olsun cahillik etmem!”

Kadın düşündükçe kocasının dediklerine daha çok onay vermeye başladı içinden. Bu kızın hayatını yoluna koymazsa bir kötü şey yapıp herkese rezil edebilirdi aileyi. İtin biriyle kaçabilirdi. Kazanımlar elin tersiyle itilecek cinsten de değildi. Ayrıca nene ve dedeyi tanırdı, çok iyi insanlardı ve bağış yardım yapmayı huy edinmişlerdi. Yüreği onay vermese bile zihni onay veriyordu çoktan, geriye kızıyla konuşması kalmıştı. Kazandığı yaşamı kaybetmek istemiyordu ve kızı onlara vermek ölüm gibi bir şey değildi. Öte yandan Songül’le takılıyordu kızı, Songül’den hiç hoşlanmazdı, her yerde kaos çıkaran Songül’ün kızını yoldan çıkardığını düşünür, ona “gitme” dese de kızı onunla vakit geçirmesi onu korkutur, huzursuz ederdi. Kızı kırılmasın diye ses çıkarmazdı onunla görüşmesine. Tabi yeni durumu, ailenin geleceğine damga vuran meseleyi kızının kabullenmesi elbette zor olacaktı, nice vahşi at sırtına birini almayı reddetti, en karakterli, uzlaşmaz, en asi olanı bile sonunda dize gelir, sırtına vurulan semeri aşkla kabullenir ve sırtındaki biniciyle dört nala koşardı. Binici dünyanın en aşağılık insani olsa bile. Şu yaşlı adam gözünün önüne geldi, onda fiziksel güzellik namına hiçbir şey yoktu, o buruş buruş surat. Her şeyiyle bitikti, bir ayağı çukurdaydı. Öte yanda diri, narin, tatlı kızı. Bu bir kabus gibiydi. İkisini yan yana düşününce. Bir yanı derinden sarsıldı üzüntüyle. Ama öte, anaç yanı “tek çare bu!” diyordu hırsla. Sürekli kaybetmenin, aile sorunlarının acısıyla. O adamın yaşlılığını gözde büyütmeye gerek yoktu, içi iyiydi adamın, mesele de buydu. “Kızı nasıl ikna ederim?” diye düşünüyordu, kızı başta kafasına iri bir taş yemiş gibi olacaktı herhalde, düş dünyası yerle bir alacaktı elbette; ama sonra… o da yumuşar ve kızı ailesinin iyiliğini isterdi mutlaka. Ve karardan geri dönüş yoktu. Yani kazanımlar… bu saatten sonra hiçbir şey iade edilemezdi, olan olmuştu.

Yorumlar

Başa Dön