"Hayat çok kısa, sanat uzun. Sanatın ömrünü uzatmak için yeterince şarap içtim, sıra sizde." - Oscar Wilde"

Kaçiş; James Brown 21

yazı resim

Necdet, köye uzak bir noktadaydı; ama oradan köyün ışıkları gayet net ve tatlı biçimde görülüyordu. Çok yaşlı bir çınar ağacına kurulmuştu. Devasa ağacın altı eski kuru yapraklarla doluydu, ağacın çevresi uzun otlarla kaplıydı, ağaç altına yer yapmıştı, burası in gibiydi, kimse fark edemezdi burayı, üstünde eski bir battaniye vardı, sırt üstü uzanmıştı eski kilimin üzerine, içine saman koyduğu çuvalı yastık olarak kullanıyordu, Yakın bir noktada ufak bir dere vardı. Su ihtiyacını oradan gideriyor ve bidonlarla ağaç altına taşıyordu. Hava serindi, bağdaş kurup oturdu. Evini düşündü, karısı tarafından çok kuvvetli bir baskı altındaydı ve baskıyı delmek için bu ortamı bire birdi, er ya da geç karısının düşmanlığı kaybolacaktı. Bunun çabuk olmasını diledi. Omuzlarına battaniyeyi sardı, sigara yaktı, pakette de birkaç dal sigara kalmıştı, gece yaklaşmıştı, birileri gelse iyi olurdu, sigarası bitmeden. Dünden kalan bir kuru ekmekten bana bir şey yoktu yiyecek, gelen giden yiyecek bir şeyler getirirdi, domates, biber, patates, soğan, patlıcan mesela. Ya da hazır yemek plastik kaplarda. Ya da zeytin peynir yumurta. Erişte ya da makarna. Tost. Kimin kafasına nasıl eserse öyle şeyler getirirdi. Patates olsa iyi olurdu, kızartırdı. Geceler çok serin oluyordu, eski kahverengi battaniye tozlu ve otlarla kaplıydı, kedi köpeğin üstünde yattığı ve çöpe atılan battaniyeyi bir evin kenarından almıştı. Sıkılmıştı oturmaktan, birilerini beklemekten. Ayaklandı, gökyüzüne baktı, işleri yoluna koyabilse, böyle bir ihtimal sıfırdı, işleri yoluna koymak onun için karısıyla barışmasıydı, onu özlemişti. Onu sevmeyi, okşamayı, hoş sohbetleri. Araya birçok insan sokmuş; ama işe yaramamıştı. Karısı ona kafayı takmıştı. Onu bağışlamayı kesinlikle reddediyordu. “Olan oldu, geleceğe bakmalı” diye düşünüyordu, “sorun olur, takılmamak lazım.” Onunla eski iyi günlerdeki gibi sohbet edip dertleşmek, onu güldürmek, ona sarılmak, sabah onun duasını alıp işe gitmek… Bu olursa her şey tamamdı, şehir dışına çalışmaya gidebilirdi. Bu umutla karanlık gökyüzüne, yıldızlara, aya baktı, çevreyi taradı, uzakta bir ışık gözüne ilişti, el fenerli biri yaklaşıyordu. Arkasında bir yerden bir çıtırtı geldi, biri sanki yerde kuru ve ince bir dal parçasına basmıştı sanki. Korkuyla etrafı taradı. Karısının baskın yapabileceğinden korktu. Ufak el feneriyle baktı. Bir kirpiydi bu. Birkaç gün sonra eve gidip karısından yine özür dileyebilir, şansını denerdi, bağışlanmasa bile biraz olsun onun ruhunun desteğini alırsa… İşte o zaman burayı terk etmek için güç bulabilirdi kendinde. Akşam olunca genelde ateş yakardı. Çünkü akşam ve özellikle gece çok soğuk olurdu buralar. Gündüzleri kasabaya iner, kahvehanede vakit geçirir, inşaat işinde, meyve bahçesinde, evinde ya da tarlasında yardıma ihtiyacı olan birileri varsa yardım eder, böylelikle canını sıkan aynı şeyleri düşünmeye fırsat bulamazdı. Mesela odunları kesilecek yaşlı amcanın odunlarını keserdi. Evi badana olacak bir dostuna yardım ederdi.

Ateş için odun toplamıştı. Odunları ateş çukuruna dizerken ayak sesinden birinin geldiğini duydu. “Kim var orada?!” diye bağırdı. “Benim Necdet amca” dedi, “on beş yaşındaki erkek çocuk. Babam gönderdi beni. Yasin abinin şeftali bahçesindeki kulübeye gelmeni söyledi babam. Saat on iki gibi.” Bez çantayı uzattı. Cebinden bir paket sigara çıkarıp verdi. Necdet, sigara paketini sevinçle aldı. “Geceleri buralarda kurt sürüsü geziyormuş, sen uyurken bir tarafını kapmasınlar; ama senin gibi zayıf kıçı kırığı lezzetli bulmazlar, Necdet amca.” “Gel lan buraya, bacaksız!” dedi koştu az. Çocuk koşarak giderken gülüyordu. Plastik saklama kabında kabak dolması, yoğurt, haşlanmış mısır ve mısır unuyla kızartılmış patlıcan vardı, hepsi birbirine karışmıştı ve azıcıktı hepsinden. “Kuş mu yiyecek!” Ekmek de yoktu. Açtı yemeye koyuldu. Tadı tuzu yoktu yemeklerin. Ama ziyan olmasın diye hepsini yedi.

Necdet, dere kenarındaki şeftali bahçesine inen yokuş yolda ilerledi. Ahşap binanın bacasından dumanlar tütüyordu. Çok eskiden, bu tek katlı ahşap binanın çatısında onarım yapmış, lağım sistemindeki boruları değiştirmişti. Birçok şeftali fidanını toprakla buluşturmuştu Yasin’le. Güzel et kokuları duydu. Necdet, bahçeye girdi, biri mangalda et pişiriyordu, masada tavuk parçaları da vardı, çok tatlı baharat kokusuyla et kokusu dumanla orayı kaplamıştı. Necdet selam verip içeri girdi. İnsanlarla selamlaştı, biri bir köşede saz çalıyordu, birkaçı masada kağıt oynuyordu, ortamda sürekli sigara içiliyor, biri söndürülüp diğeri yakılıyordu, bira içiyorlardı. Küllükler izmaritle dolup taşıyordu, “biriniz de şu küllükleri boşaltmayı akıl etseniz, sersemler!” dedi biri küllükleri alıp boşaltmaya başladı. Biri mutfakta salata yapıyordu. Yanında ona yardım eden biri vardı. Bu kişiler Necdet’in aşağı yukarı tanıdığı insanlardı; ama birçoğuyla aynı evde, böyle bir ortamda hiç bulunmamıştı, bazılarıyla selamı olsa da onlardan hoşlanmazdı. İçini bir huzursuzluk kapladı, burada bir süre kalıp çekip gitmeye karar verdi. Bir sigara yaktı, o hoşlanmadığı adamlardan biri eline bir bira tutuşturdu, bir omzuna pat pat vurdu, “kara kara düşünme, iç ve keyfine bak, çok açsan köfte vereyim” dedi, Necdet, bir şey diyecekti, demedi, gülümsedi dostça. Şişman adam pişen ilk köftelerden bir ekmek arasına koyup getirdi, hemen sonra mutfaktan biraz salata ve bir bardak ayran getirdi. Necdet, bir keresinde tanık olmuştu, bu adam kız kardeşini ve annesini dövmüştü, o günden beri ondan haz etmezdi; ama ona minnettarlıkla baktı, “teşekkür ederim kardeş” dedi. Odaya iki adam girdi. Biri esrar çekmeye başladı, yanındaki de içiyordu. Necdet, ekmeğe yumuldu; ama kötü hissetti, korktu, “ne işim var benim bu batakhanede?” diye düşündü. “Evimde, çocuklarımın yanında karım koynumda olmak varken?” Canı çok sıkıldı. Biraz daha oturup kalkmaya karar verdi. Necdet, ekmeğini bitirmek üzereyken Muharrem geldi ve arkadan ensesine bir tokat vurdu, canı acıyan Necdet çok pis bir küfür edecekti nerdeyse. Muharrem, pişkin suratla baktı: “Sana sigara yolladım, aldın mı? Keyifler iyi mi?” Güldü, “çok acımadıysa bir daha vurayım?” “Ya el hareketlerinden hoşlanmadığımı kaç kere dedim ya sana!” “Yumuldun köfteye. Bize yok mu?” “Git al.” “Sana iyi bakıyorlar anlaşılan. Ama dedim aşçıya Necdet gelecek. Ona iyi bakın. Sabaha kadar buradayız. Unutulmaz bir gece olacak. İlerleyen saatlerde bir kadın da gelecek. “Kadın mı, o neden?” “Görürsün. Alem kadınsız olur mu?” Güldü. Muharrem, kendine bir bira aldı ve cep telefonunda bir maç izlemeye başladı. Sigara yaktı, birkaç laf etti gözleri cep telefonunda, sonra maç özeti bitti, “az sonra gelirim” deyip odadan çıktı ve diğer odadaki bir dostuyla muhabbete başladı. Kısa süre sonra Necdet’i arka odadan alıp salona getirdi. Masada dört kişiyle oynanan kağıt oyununda Yasin herkesi yenmiş, ileri geri konuşuyordu, “herkesi yere serdim, bir tane yiğit yokmuş aranızda?” diyor, Yaşını başını almış adamları yerden yere vuruyordu. Bu durumdan Muharrem çok rahatsız oldu: “Şu hergeleye dersi en iyi verecek olan sensin dedi alçak sesle, ona gününü gösterebilirsin?” “Beş kuruşum yok” dedi Necdet. “Çok ufak paralara oynuyorlar eğlencesine. Ben sana borç veririm.” “Ya hiç girmeyeyim bu işe. Bıraktım.” “Korktun mu yoksa? Kaybetsen de sorun yok. Ama ya kazanırsan? Kazanırsan onu morartmış olursun, acayip sevinirim. Kağıt oyunlarında çok iyi olduğunu söylerdin, uluslar arası turnuvalarda kolaylıkla kazanabileceğini, isteseydin zengin olabileceğini anlatmıştın geçenlerde.” “Evet anlattım. Hepsi gerçek. İddia değil. İstesem yapardım.” “Yap da görelim o halde!” “Anama söz verdim, tövbe ettim, el sürmedim; çünkü anam; ‘kumarı bırakmazsan hakkım haram zıkkım olsun’ diye konuşmuştu ölmeden birkaç gün önce.” Muharrem: “Korkak seni! Ben de seni bir şey sandım!” Kontrolsüzce konuşuyor, sesi yüksek çıkıyordu, çok laf saydı. Necdet de sinirle ona uyup; “ben Yasin’i katlarım, o dünkü çocuk!” diye bağırdı. Salondaki herkes duydu muhabbeti, hepsi sesini kesip dönüp ikiliye baktı. Yasin öteden şöyle bir laf attı: Necdet abi, benden iyi olacağını hiç sanmıyorum; ama senin korkak olduğunu düşünmek üzdü beni. İstersen parasına oynamayız. Kazanan kaybedene çeşmeden bir bardak su alıp versin.” Yasin, onu kışkırtırsa masaya çekebileceğini biliyordu. İyi olup olmadığını çok merak ediyordu. Necdet, dayanamadı: “Geçeceksin bir bardak suyu, buna değmez! Sümüklü on yaşındaki hallerini bilirim. Sidikli hallerini. Kağıt oyunundan anlamazsın sen! Sen dünyada yokken o işlerin kurduydum!” Yasin güldü, “ben bir dolaşıp geleyim” dedi dışarı çıktı. Muharrem: “Bu zengin salağı soyup soğana çevirmek istemez misin? Sana para lazım değil mi? Kendine güveniyorsan bu fırsatı kaçırma derim. Kendine inanıyorsan hiç durma bence.”

Yasin, kısa süre sonra geldi dış tuvalette işini görüp: “Ne diyorsun Necdet abi? Oynayalım mı?” “Peki” dedi Necdet, “bir paket sigarasına. Arkadaşa seni yenebileceğimi, korkak olmadığımı göstereceğim.” “On karton sigarasına olsun bari. Tek paket ne ki?” “Peki” dedi Necdet. Oyun başladı. Yasin, sürekli kaybediyordu. Üçüncü eldi. Necdet dedi ki: “Evlat, bırakalım. Kazanacağın yok.” Yasin, bir yumruğunu masaya vurdu, masadaki küllük, sigara paketleri, çakmak ve bira kutuları havaya sıçradı, yerlerine düştü. “Sıçarım böyle işe! Kes sesini! Akıl verme! Devam et.” Muharrem: “Bıraksan iyi olacak.” “Karışma sen.” Yasin, kazanmaya başladı; ama çok sürmedi bu. Oysa Necdet bile bile kaybediyordu ona. Yasin, yine kaybetmeye başladı. On el kaybetmiş, sadece iki el kazanabilmişti. Necdet sıkılmıştı, rakip dişli çıkmayınca zevk de alamıyordu. Bırakalım, daha oynamaya gerek yok, yeterince iyi değilsin. Yasin çok bozuldu bu sözlere, kolunda servet değerinde bir saat vardı. Saatini çıkarıp masaya koydu: “Kazanırsan saat senindir. Kaybedersen aynı saatten borcun olur.” “Bak bu oyun değil; alırım saatini ona göre?” “Devam edelim. Kazanırsan senindir.” Yine kazandı Necdet: “Pes et artık Yasin!” “Devam edeceğiz Necdet abi, şansım gelecek. Üç traktörümüz var. Birini sana vereceğim kazanırsan, devam edelim. Kaybedersen bir bardak su verirsin bana.” “Sen delirdin herhalde evlat?” Yasin kazanmaya başladı. Ama sadece bir el. Kapışma sürdü gidiyordu. Necdet kaybediyordu. Ama öyle hırslanmıştı ki: “Hile yapıyorsun!” diye bağırdı. Arayın üstümü. Hile yok. Arayıp baktılar, hile bulamadılar. Yasin, başından beri bilinçli olarak ona kaybetmişti. Necdet, sürekli kaybetti ve kimse onu oyundan koparamadı. Yasin ayağa kalktı, masanın çevresinden dolanıp onun yanına gitti, Necdet’in sırtını sıvazladı: “Paslandın Necdet abi. Takma kafana. Bana borcun yok. Gel dışarı çıkalım.” Onu alıp dışarı çıkardı, verandaya. Şeftali bahçesine ilerlediler ellerinde bira kutularıyla. “Saatini geri al” dedi Necdet, “borç ne olacak?” “Onu kazandın. Geri alamam. Bana borcun yok. Ama bana bir iyilik yapabilirsin. Sana traktörlerden birini veririm. Şu bizim yamaçtaki yirmi dönüm araziyi de sana verebilirim.” “Ne karşılığında?” “Bana bir iyilik yapacaksın.” “Yaparım tabi ama nedir bu?” “Hayvanların hastalıktan öldü. Sana on beş sığır veririm.” Güldü: “Şaka mı yapıyorsun. Aklını kaçırdın herhalde?” “Bu iş kağıt oyununa hiç benzemiyor. Çok ciddiyim. Düşün taşın. Bana bir iyilik yapacaksın. Ama iyi düşün.” Güldü: “birini mi öldürmemi isteyeceksin. “Yok yok. Rahat ol” dedi gülerek, “saati Muharrem’e gösterme, herkese yayar, sat, kullan parasını.” Yasin, içeri gitti. Hemen Muharrem geldi Necdet’in yanına: “Ne dedi?” “Hiç” dedi, “sohbet ettik, üzülme dedi. Eski anılardan konuştuk.” Küfür etti: “yalancının anası! Adi herif, gerçeği de!” Güldü: “Bana müsaade et; yalnız kalmalıyım.” Necdet, sigara ve bira içerek ağaçların arasından ilerliyordu. Ona bir iyilik yapabilirdi; ama neydi çok merak ediyordu. Alacaklıları gözünün önüne gelince sevinçten ağlayacak gibi oldu. Bütün dertleri çarçabuk bitecekti. Karısıyla da arası düzelecekti. Kendini yeniden aile reisi, koca gibi hissedecekti. Oradan ayrıldı ve sevinç içinde kuş gibi evine gitti. Evinin ışıkları sönüktü. Karısının yattığı odanın tarafına gitti. Evin arkasına. Camı tıklattı. Ona seslendi. Kadın uyku sersemi camı araladı küfür ederek. “Neden geldin, uğursuz?!” Çocuk gibi anlatmaya başladı: “Başına açtığım bütün dertleri çok yakında çözeceğim yavrum?” “Uykumu palavraların için mi böldün? Git kendini öldür; kurtuluruz!” Yemin etti, “bak göreceksin!” “Hep aynısını duyuyorum, tek bir iyiliğin eylemin yok. Köpek gibi orada burada yatacağına git şehir dışında düzgün bir iş bul çalış. Belki sana acır da hakkında iyi şeyler düşünürüm. Beni, ailemi yalnız bırak! Buraya uğrama. Yüzünü görmek istemiyorum. Beni rahatsız etmeye devam edersen boşanma davası açar, çeker giderim! Sadece beni yalnız bırak. Huzurumu kaçırma.” “Peki dedi oradan üzüntüyle ayrıldı. Ama moralk bozukluğu kısa sürdü, cebindeki değerli saat aklına gelmişti. Köy yolundaydı, Muharrem koşarak yanına geldi, nereye kayboldun dostum, Yasin seni arıyor. Bulun şu adamı diyor. Çok mühim. Kulübede seni bekliyor.” “Sen de gel.” “Yok; o yalnız gelsin dedi.” Necdet, cebindeki saati çıkarıp ona verdi, bunu bana o vermişti, geri isteyecek herhalde, saati isterse ceplerime bakarım düşmüş derim, saati sonra senden alırım. Bunu iyi sakla.” “Sen merak etme, çok iyi saklarım.” Güldü. Muharrem evinin yolunu tuttu. Necdet, evin bahçesine girdi, kimsecikler yoktu, herkes dağılmış anlaşılan. Ahşap kulübeden müzik sesi geliyordu. Necdet kapıyı çaldı. Az sonra Yasin kapıyı açtı: “Nereye kayboldun ustam ya? Gel içeri.” “Oh be!” diye düşündü, “saati istemedi. Saati satıp neler neler alacağım!” Salonun ortasında beyaz mini etekli genç bir kadın dans ediyordu. Beyaz bluzundan iri memeleri taşıyordu. Yasin koltuğun birine kuruldu, Necdet’e de yakındaki koltuğu işaret etti, ona pahalı sigarasından bir dal verip çakmağı yaktı. Necdet, sigarasını tutuşturdu, gözleri kadındaydı. Balık etli kadın mavi gözleriyle şehvetli ve cezbedici bakıyordu, sarı saçları küt kesimdi. Bacaklarını beyaz çorap sarmıştı. Yasin, ona viski doldurup bardağı uzattı, sonra kendisine içki aldı. Yasin, cep telefonunun müziğini kapattı. Kadın koltuğun birini onların karşısına çekip oturdu, Yasin ona bir bardak viski doldurup uzattı. “Necdet abi, sizi tanıştırayım, bu hanımefendi Jale, dans sanatçısıdır. Kendisi misafirim olur.” Necdet ve Jale birbirlerine gülümseyip ellerini uzattılar, el sıkıştılar. Jale, aklı başında biriydi; ama içinde sapıtırdı, konuşkan ve neşeli biriydi, Necdet’le hemen bir sohbete dalmıştı, sürekli sorular sorup gülerek bir şeyler anlatıyordu. Bu sırada Yasin; “çok kötü hissediyorum, galiba kusacağım, hava alayım” diyerek dışarı çıktı. Dışarda biriyle telefon görüşmesi yapıp içeri girdi. “Acil gitmem lazım. Evden arıyorlar; gelirim” dedi, “Siz keyfinize bakın.” Kadın kibar kibar konuşuyor, köyü çok beğendiğinden bahsediyordu, köyde hiç bulunmamış. Beyaz, şiir gibi kadın her geçen saniye Necdet’i etkisi altına alıyordu, arada ciddiyeti gidiyor, matrak şeyler söylüyordu. Hoş kokulu, gevşek, güleç, hoşsohbet ve seksi kadının mavi bakışlarında git git eriyor, kayboluyordu Necdet. Kadın koltuğunu onun koltuğuna yanaştırmıştı iyice. O ince bel, beyaz bacaklar baldırlar… hiç görmemişti böyle bir güzellik… kadın tatlı başını ona yaklaştırıp gözlerinin içine bakıp öpmek isteyince Necdet, atıldı, usul usul ve narin öpüşme her geçen saniyeyle hızlı, sert ve tutkulu hale döndü.

KİTAP İZLERİ

En Uzun Gece

Ahmet Altan

Aşkın Karanlık Coğrafyası: Ahmet Altan'ın "En Uzun Gece"si Töre cinayetlerinin gölgesinde akan bir tutkunun trajik öyküsü Ahmet Altan'ın "En Uzun Gece"si, aşkın ve acının iç
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön