"Uyanmak için erken, ölmek için geç, kahve için tam zamanı." – Franz Kafka (kurgusal)"

Kaçiş; James Brown 17

Küçük bir kasabada, uzaylılarla iletişim kurduğunu iddia eden Songül ile şüpheci babası arasındaki gerilimi anlatıyor. Baba, kızının durumunu milli güvenlik tehdidi olarak görürken, Songül arkadaşı Zeynep'le gizli bir plan yapıyor. Kar altında, mezarlık yakınında gerçekleştirecekleri bu gece operasyonu, babasını ikna etmek için son şansları. İnanılmaz iddialar ve aile içi güvensizliğin yarattığı gerilim dolu bir hikâye.

yazı resim

“Doktor değilse bile milli istihbarat başkanlığına başvuracağım, bu uzaylılar milli güvenliği tehlikeye atacak şeyler istiyor olabilir, bunları orospu çocuğu belki de, ailecek bizi ele geçirirlerse. Biricik kızımın saflığından faydalanıyor olabilirler.” Songül’ün ödü patladı, panikle bir şeyler anlatmaya başladı; ama babası onu dinler gibi değildi, kuşkucu ve ters ters bakıyordu ona ve aniden hızla terk etti odayı. Songül, Zeynep’i çağırdı ve dereye gittiler, birileri onları burada dinleyemezdi. “İşler raydan çıkmak üzere. Babam uyanmaya başladı, şu ekipmanlarla bu gece bir şeyler yapmamız şart.” “Kar yağıyor ve bu iş gece olmaz.” “Ya onları inandırmamız şart. Bu gece olması lazım! Gece odamda duracağım, sen tam karşıda, mezarlık civarında olacaksın.” “Mesafe çok uzak! Orası ıssız, hem korkarım mezarlıkta.” “Yakında dur da foyamız orya çıksın değil mi, bir koşuda seni enselerler! Bak kızım bu işe birlikte girdik, beni satamazsın.”

Gece oldu ve Songül. Babasına dediği gibi o saatte az kalmıştı. Babası odaya girdi. “Beş dakika sonra mezarlığın oraya gelecek oraya uzay gemisi. Mahmut, sigara yaktı. Beş dakikanın dolmasını beklerken Songül gözlerini kapattı, garip el hareketleri yaptı ve bir eliyle işaret etti. “Geliyorlar baba, birazdan uzay gemisinin sarı ışıkları yanacak!” Bu sırada dışardan ses geldi. “Babam, nedir durum?” dedi en büyük oğluu, ses vermeksizin, el ve göz işaretleriyle sormuştu. Mahmut, ona “bekle” anlamında el hareketi çaktı. Derken sarı ışık göründü ufukta. Babanın gözleri şokla öne atladı. Ama korkusunu bastırdı. Havada acı soğuk, kar sisi vardı. “Bas evlat! Görüyorsun, tam oraya var!” Büyük oğul elinde çifteli tüfekle fırladı. “Dikkat et oğlum, yanlışlıkla birisini vurma, seni kaçırmak isterlerse sık, seni de kaybetmek istemem. Tabi onlar gerçekse.” Songül’ün bir yeri tutuştu. “Baba, koşulsuz sevgi dolu varlıklara tüfekle gidilmez. Tüfek yanlışlıkla ateş alırsa ölecek abim. Zaten onlar olanları önceden görecektir!” “Sus; kafanı kırarım, bence sen yalan atıyorsun, sahtekar seni! Orada ışık saçmalığını icat eden biri var ve kesin sen yolladın onu oraya. Yarım saat sonra anlarız gerçeği!”

Ertesi gündü. Songül, Zeynep’in evindeydi, odada alçak sesle konuşuyorlardı. “Dondum, yolumu kaybettim. Karda ayak sesi duydum ve sinip beklemeye başladım. Kendi kendine sinirle konuşan abinin sesini duydum, şöyle diyordu: Kız kardeşim cin fikirli, keşke ben de kaçırılsam da kurtulsam bu heriften, beni de etki altına aldılar türünden laflara girsem, yok; beceremem. Anlar. Kaçın uzaylılar kaçın geliyorum! Kapatın ışıkları basın gidin. Havaya bir el ateş etti ve geri dönüp gitti. Sonra ben de başka taraftan tarlalardan bata çıka bir yola çıkayım dedim, yolumu kaybettim, sonra vardım şans eseri doğru tarafa, eve geldim perişan. Senin aptal projen yüzünden donup ölecektim. Suya düştüm, sucuk gibi ıslanıp tir tir titredim. Saatlerim gitti. El fenerim bozuldu. Karanlıkta kar yağarken ilerlemek nasıldı bilemezsin! Ağlayacaktım sinirden!” “Hemen pes etmemelisin!” “Ben bu işte yokum.” “O kadar çalıştık, prova yaptık.” “Kusura bakma ben yokum. Dün ölümden döndüm diyorum; geri zekalı!”

Birkaç gün daha geçti. Evin babası ve annesi yan komşuya misafirliğe gitmişti. Eve çok saygı duyulan, dini söylemleri ve inancı çok güçlü bir yaşlı kadın gelmişti. Sohbet edip çay içerken Mahmut kızının durumundan söz etti, kadın bu işe el atabileceğini, kızını alıp gelmesini söyledi. “İnatçıdır; gelmez.” “Biz hastanın ayağına gitmeliyiz” deyip ayaklandı.

Yaşlı kadın, anne ve baba genç kızın odasına girdi. Duvara yapıştırılmış irili ufaklı beyaz kağıtlarda garip şeyler çizilmiş, çok uzak evrenden, üstün, yüksel bilinçli varlıklardan gelen mesajların çizgisel dökümleri. “Ne bunlar? dedi yaşlı kadın, merhametli, yumuşak sesiyle. “Benle temastaki üstün varlıklar! Diye sert çıktı Songül, cadı gibiydi. Yaşlı kadın o başkaldıran, uyumsuz enerjiyi anında hissetti, aileyi kenara çekti, alçak sesle şöyle dedi; “bu kızın içine bir şeytan girmiş gibi duruyor; ama değil. Gayet farkında. Ona dokunacağım.” “Hacı anne yapma; radyasyon var bende diyor, dokunan kanser olur. Zorlamasak.” “Yemişim radyasyonu. Osuruktan başka şey saçamaz!” Songül’e yanaştı ve hiç çaktırmadan bir Osmanlı tokadı patlattı. “Hani nerde uzaylı varlıklar?!” “Yapmayın; delirdiniz? Anne, baba alın şu deli karıyı başımdan!” Bir tokat daha. “Gelip seni kurtarsınlar; görelim! Seni düzenbaz!” Bir tokat daha. O akıl almaz şefkat ve insan sevgisiyle dolup taşan zarif ve ince kadın adeta vahşi bir aslan kesilmiş, genç kıza neler neler diyordu. Onu lafla da pataklıyordu. Çok geçmedi. Songül çok sert, aşılamaz bir kayayla karşılaştığını kavradı, dayaktan kurtulmak için her şeyi itiraf etti.

KİTAP İZLERİ

Kayıp Tanrılar Ülkesi

Ahmet Ümit

Zeus Berlin Sokaklarında: Ahmet Ümit'ten Mitoloji, Cinayet ve Hafıza Üzerine Bir Roman Ya eski tanrılar ölmemiş, sadece unutulmuşsa? Ve içlerinden biri, bu umursamazlığa öfkelenip modern
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön