"13 Mayıs 2026'da bile, hala 'Neden ben?' diye sormayan tek kişi, muhtemelen bir kedidir." - Douglas Adams"

Uzaylilarin Kaçirdiği Genç Kiz

yazı resim

Songül, kız kardeşleriyle eve dönmüştü. Ve bir gözünde tuhaflık vardı. Şöyle diyordu: “Gerçek sevgi mümkün. Adalet mümkün. Yüksek bilinçli bir düzey mümkün. Kimsenin kölesi olmadan yaşamam mümkün. Kimsenin incitilmesine gerek yok.” Eskiden de böyle şeyler derdi, sol, devrimci düşünceleri vardı. Baklayı ağzından çıkardı. Çok mantıksız bir şey diyordu: “Uzaylılar tarafından kaçırıldım.” Öyle şeyler anlatıyordu ki Zeynep kulaklarına inanamıyordu. Korkmuştu ondan. Gece yarısı tuvalete gitmek için barakadan çıktığında olay gerçekleşmiş. Ekin tarlasında çok parlak ışıkları olan yuvarlak bir cisim görmüş. Cisim yavaş yavaş tarlanın ortasına inmiş. “Nedir bu? Amasının bilmem ne ettiğim?” diye merak ederek, korkarak, saklanarak eğilerek yaklaşmış. Bu tür şeylerin yüksek radyasyon yayacağını bildiği için daha fazla yaklaşmaya cesaret edememiş; ama durduramamış kendini. Orada bir şeyler oluyordu, ay ışında insana benzeyen varlıklar vardı. Derken o sesi tanımış. O yaşlı adamın sesiydi bu, bu yaşlı adam tarım işçisi ailesiyle tarlada iş yapmak için gelmişti. İki oğlu vardı ve evlenmek istiyordu. Kamburu ve bastonu vardı. Yeşil derili, koca kafalı, bir buçuk metre boyunda, eşek gözü kadar büyük gözlü, minicik burunlu, elleri ve ayakları kertenkele ayağına ya da tavuk ayağına benzeyen uzaylı varlıklar onunla Türkçe konuşuyordu. İçlerinde açık mavi derili uzaylı vardı, o da diğerleri gibi saçsızdı, çok hoş ses tonu olan kız şöyle diyordu: “Bu çok yaşlı. Bu antika. Bula bula bunu mu buldunuz? Yaşlı adama dokunmuş. Sanki onu analiz etmişti. “İç organları iflas etmek üzere. Bir haftadan süre yaşamaz.” Evet, yaşlı adamın birçok hastalığı vardı. “Bir haftadan fazla yaşamaz” diyordu ailesi, geçen seneden beri yaşıyordu ama ve sık sık içiyordu. Ve orada içmekten sızıp kalmış, uzaylılar etrafta keşif yaparken ona rastlamışlardı. Yaşlı adamın kafası güzeldi ve ufo’dan çıkan kıza sarkıntılık yapıyordu: “Çok güzelsin yavrum, benimle evlenirsen on dönüm tarlamı üstüne yaparım” diyordu. “On dönüm tarla da nedir?” Uzaylı kız onun başına dokundu ve onun kafasının içindekileri, kıraç on dönüm tarlayı gördü. “Beş inek ve bir tosun. Ve beş altın bilezik alırım sana.” Uzaylı kız yanındakine şöyle dedi, “insan ırkının en zekisini, bedenen en kuvvetlisini mi buldunuz çocuklar? Bu bir çöp.” Kaçarcasına uzay gemilerine binerken ihtiyar adam hırsla kaleci gibi sıçradı ve uzaylı kızın bir bacağına yılan gibi yapıştı. Uzaylı varlıklar kibar, sevgi dolu ve barışçıl oldukları için onu kibarca oradan almaya çalıştılar; ama moruk yapışkandan beter biçimde bacağa yapışmış, bacağı öpüyor kokluyordu. Birinin sabrı taştı ve bir tokat indirdi. Yaşlı adam bayıldı. “Tam o esnada nöbetçilerden biri beni fark etmiş. Birden çevremi üç adet uzaylı sardı.” Songül, uyandığında kendini uzay gemisi içinde buldu, elektronik “dıt dıt” diye ötüyordu bir cihaz, beyaz bir sedye üstünde yatıyordu. “Korkma, üstünde deneyler yapacağız.” Onu bırakmaları için hasta olduğunu söylemeye başladı. “Bize yardımın karşılığında sana bir armağan vereceğiz” dedi güzel uzaylı kız, “genç, diri, kuvvetli ve zihnen pırıl pırılsın. Dağ aslanı gibi sertsin. Cinsellik gücün muazzam. Ergenlikten çıkmışsın; ama o belirtiler devrede. Onay verirsen seni dölleyip bebeğinin olmasını sağlayacağız.” “Yok kardeşim; ne yapayım kel kafalı yeşil derili ucubeyi. Koca kafalıları zaten hiç sevmem, kurbağadan beter bir bebeği kim ister, yürüyün gidin işinize! Beni kaçırırken onay istemedin ve şimdi dölleme deyip onay mi istiyorsun, haydutsunuz!” “Sakin ol lütfen asi kız, burada kimse sevmiyor seni zaten, o devrimci düşüncelerini de kimse takmıyor. Bari bizle iş birliği yap da bir yere gel.” “Beynimi yıkayamazsın; direneceğim!” “O bebek sende kalmayacak. Irkımıza yeni bir kan getirmek ve deneyler için kullanacağız onu.” Diyelim kabul ettim. Beni aylarca esir mi tutacaksınız. İstemem.” “Hızlandırılmış hamilelik diye bir yöntemimiz, özel tasarlanmış modülümüz var, şurada gördüğün kabin içine girince yarım saat içinde hamile kalıp bebeği içinden alabileceğiz. Korkma. Tohumlama için arkadaşımızı çağırayım. Cinsel ilişki seansı başlasın.” Gorile benzeyen; ama tüysüz iki metre boyunda bir uzaylı göründü. “O çirkin ucubeyle ilişkiye girmem!” “E yeter ama! Şu can sıkan direnişçinin icabına bakın çocuklar!” “Beni zorla kabine soktular. Koluma bağlı seruma bir şey enjekte ettiler. Masallarda anlatılan prensler gibi çok güzel bir adam girdi kabine. O kadar güzel bir adamdı ki. Çok yavaş, kibar ve hisliydi. Beni öptü, kendini bana bırak yavrum dedi. Bayıldım. Kendime geldiğimde bir bebek gördüm, örümceğe benzeyen bir şeydi, şeytan gibi akrep gibi. Bunun böyle olmaması gerekliydi dedi güzel uzaylı. Öteki uyardı, “efendim, kozmik düğmeye basmayı unutmuş doktor, o yüzden üretim hatalı çıktı.” Ve güm diye bir ses geldi. Tarlaya inen ufo birilerinin dikkatini çekmişti. Biri elinde kazmayla uzay gemisinin kapısını kırmaya çalışıyordu, derken adamların sayısı çoğaldı karıncalar gibi. Uzay gemisi apar topar oradan ayrılmadan “pısıııııt” diye tısladı bir minik kapı, açıldı ve beni dar kaygan koridordan top gibi dışarı fırlattı. Bebeğimi de uzay battaniyesine sarıp kucağıma koymuşlardı. Birileri yaklaşıyordu bana, elinde kafama indirmek istediği kürek vardı, beni uzaylı varlık sanmış olmalı. Bebeğim onu fark etti ve ışık saçtı, böceğe dönüştü ve adamın ağzından içeri girdi, adam aklını kaybetmiş gibi başka tarafa döndü, zombi gibi ilerlemeye başladı. Ve bebeğim kucağımda göründü yine, başka adamlar geliyordu, bebeğim suya gömülen bir taş gibi arkama, sırtıma doğru geçti, kağıt gibi incelmişti. Bir sürü adam başımda toplandı. İyi misin dedi biri, iyiyim dedim. “Seni doktora götürelim. Sana bir şey yapmışlardır. Tuvalete çıkmıştım ve beni mıknatıs gibi bir kuvvetle kendilerine çektiler ve direndim ama bayıldım.” Aralarında konuşuyorlardı: Bunun bir şeyi yok, gidip uyuyalım, yarın beşte kalkmamız lazım.”

“Doğurduğun bebek nerde?” diye sordu Zeynep. “Bilmiyorum. En son kağıt gibi incelerek sırtıma geçti ve yapışkan gibi yapıştı.” Zeynep korkulu ve çok şaşkındı.

Aniden Songül gülmeye başladı. Hepsini uydurmuştu. Birkaç kişiye daha anlatmıştı hikayeyi. Dinleyenleri sarsmıştı. “Bu işte bana ekmek var” diye düşünmüştü. Projesini Zeynep’e anlattı. “Bunun delilik” olduğunu söyledi Zeynep., “kimse bize inanmaz.” Bu işe yanaşmadı ama dostu başka ortak bulurum demesine kayıtsız kalamadı, bunu çocukken dere kenarında oynadıkları oyunlar gibi görmesi gerektiğini sezip “tamam” dedi. Oysa Songül çok ciddiydi ve işin teknik kısımlarından söz etmeye başladı. Hayal gücü bir yere kadardı, teknik olarak Zeynep’in yardım etmesi şarttı. “Yani Ufo gördüysen kanıtın ne diyecekler. Bazı ekipmanlar lazım. El feneri gibi, ışığı farklı renklerde yansıtan hani şu ilkokulda defter kaplamak için kullandığımız kaplama kağıtları lazım. Sen uzakta bir yere konuşlanacaksın. Orada Ufo varmış gibi ışık dansları yapacaksın elindeki fenerle. Ne bileyim, uyduracağız işte. Mesela uzay gemisinin ışıkları sarı olacak, fenerin önüne sarı kaplama kağıdını lastikle bağlayacaksın.” “Gülmesene be, geleceğimizi inşaa etmekten bahsediyorum; gülüyorsun; olmaz böyle!” “Sahtekar cinci hoca ve onun şeytan zekalı yardımcısı, müridi gibi bir şey olacağız desene! Songül, kahkahayı patlattı. İkisinin gülmesi geçmişti. Kabalama bir şey yapsak da olur, el fenerini son sürat çevirsen uzaktan ilginç bir akan ışık gibi görünür. Yapacağız bir numara. Işık numarası şart. Öyle yaparız ki uzaktan uzay gemisi ışıkları gibi görünecek, tabi önce test edeceğiz numarayı. Test sürüşü gibi. Kırmızı, mor, mavi ışıklar saçacaksın oradan. Tabi sözleştiğimiz gibi, belirlediğimiz renkten başlayacaksın. Yani uzaylılar benle telepati kuruyor, psişik güçlerim var, sizle ispat edebilirim, onlarla telepati kurarsam gelirler dediğimde, sen önceden belirlediğimiz yerde hazır bekleyeceksin, belirlediğimiz bir renkle başlayacaksın, aslında bize harflerle oluşan bir ışık sistemi kurabiliriz. Uzaktan ‘selam dünyalı’ diyebilirsin. Bak akü bağlantısıyla sağlayabiliriz elektrik gücünü. Ama bunun için çok çalışmamız lazım, başta kabalama bir kandırmaca yapmalıyız. Elektrikçi dükkanında bize lazım her şey vardır. Mesela bizimkiler Ufo meselesini duyduğunda bu şeyin gerçek olup olmadığını irdeler. Ama eminim babamın aklı çıkar. Anlamadıkları kelimelerle olaya girdim mi tamam. Ufo’daki uzaylılar bana psişik güçler verdiler derim. Bana özel bir güç hediye ettiler, gelecekte olacak olayları görebiliyorum diyeceğim. Mesela babam bu yeteneğimi kötü amaçlar için kullanmak isteyebilir. O zaman ben kötü, olumsuz amaçlar için gücün kullanımı yasaklıdır derim.” Zeynep şöyle dedi: Foyamızı ortaya çıkardıklarında bir ton sopa yeriz. Hiç kalkışmayalım bu işe.”

“Sen nasıl bir dostsun, bana sadıksın sanıyordum, korkak kalın kafalının tekisin be! Ya bak kızım adam kendini peygamber ilan ediyor ve çevresine yüzlerce kişi topluyor, ona inanıyorlar. O kadar zırva şeye inanan çıkıyorsa. Ya bak ben uzaylılarla temas kurdum klasik bir uydurmaca, tarihte böyle bir ton insan var, uzaylılar geldi dünyadaki yaşamı kurdu diyen ve komple uyduruk kitap yazan adam köşeyi dönmüş, tabi yıllar sonra her şeyi kurguladığını anlattı, internette araştırdım buldum, şimdi biz sistemin açığından, yanlışlıklarından, ve insanların ahmaklığından faydalanacağız. Tanrı’dan bıkmış milyonlar var, din tacirliği yapıp halkı soyup soğana çevirenlerden bıkmış milyonlar var. Bu yüzden binlerce insan ateist. Ama biz uzaylılarla temas kurduk, kardeşlik ve gerçek sevgi mümkün, savaşmadan birini öldürmeden yaşamak mümkün dersek bütün savaş karşıtları bize yönelir. Savaşmadan ne mümkün be geri zekalılar! Hatta iş tutarsa oturur birlikte kaçırılma hikayemizi icat eder yazarız. Bu çok delice geliyor gözüne. Ama denemeye değer. Düşünsene babam benden nasıl korkar. Artık beni pataklayamaz.” “Karakolluk olursak?” “Ya kimseden para toplamayacağız ki. Bu suç değil. Yalan atmak suç değil. Hikaye uydurmak hiçbir ülkede suç değil. Küçükken oynadığımızı saklambaç oyunu gibi. Oraya saklandı diye yalan atmak gibi. Ebe oraya gider; ama saklanan fırlar gibi sobe yapar.” “Baban gerçeği anlarsa oyar seni.” “Oyduğu kadar oydu, tarlada köle gibi iş yapmak istemiyorum, projemiz sayesinde özgür olabilirim. Müthiş bir itibar kazanırım. Korkarlar benden. Bu kıza ilişmeyelim derler.

Birkaç gün sonra Zeynep Songül’ün yanına panikle geldi. Rüyasında uzaylıları görmüştü. Songül ise projenin tutmayacağını düşünüp soğumuştu. Özellikle foyası ortaya çıkınca yiyeceği dayağı hesap edince. İçinde adeta bir ateş parladı: “Bu bir işaret” dedi, “biz bunu gerçekleştirelim.”

Sonra Songül yavaş yavaş uzaylılara dair bir şeyler anlatmaya başladı ailesine, ondan çok tedirgin olup korkmaya başladılar. “Üstümde türlü türlü deneyler yaptılar” deyip öyle inandırıcı hikaye anlatıyordu ki. Tarım işçiliği yaptığı tarlada başına gelenleri gözyaşlarıyla anlatması büyüleyiciydi. Sanki o an’ı gerçekten yaşıyormuş gibiydi. Radyasyona maruz kaldığını, on sene kimseye yanaşmaması gerektiğini, ona yaklaşan olursa altı ay içinde kanserden ölebileceğini, kanserin yeryüzünde görülen türlerden bambaşka, tedavi edilemez ve çok acı verici olduğundan söz ettiklerini anlattı; “evde oturup meditasyon yapıp insanlık için dua etmemi söylediler, zaman zaman bana bazı görevler bildirecekler telepati yoluyla. Beklememi söylediler.” İki ablası ve annesi kaçarak çıktı odadan Kapı ardından anlattı onlara: Aileden ya da başka birileri birilerinin bana yaklaşmak isterse bir kod verdiler. Ben bu kodu gözlerimi kapayıp zihnen tuşladığımda radyasyon devre dışı kalıyor dediler. Kodu unutmayıp kullanırsam kimseye radyasyon bulaşmaz. Ama bazen kod da işe yaramaz dediler; çünkü ben bana zarar verebilecek insanlara güvenebilirmişim, onlar radarlarında beni sürekli izliyor, kim yanıma geliyor, ne yapıyorum, ben dünyada onların elçisiyim, beni eğittikten sonra dünyanın bütün başkanlarıyla toplantılara yollayacaklar.” Aklına bir şey geldi: “Babamın motor kazası geçireceğini söylediler. Ona söyleyin motora bir daha binmesin.” O an içinden şöyle geldi, bir yalan atayım belki tutar. Motora binerse sağ ayağı dizinden itibaren kopacak. Babama söyleyin acilen motoru satsın. Satmıyorsa da keçi kafalı siz motoru sökün alın saklayın satın parçalayın.” Motora binip içki içmeye gidiyor, yanlış dostlar ediniyor, yanlış adamlara sarılıyor. Motoruyla övünür. Songül; “motoru seveceğine beni sevseydi” diye düşünürdü, “motor kadar değerim yok!” sık sık motoru parçalamayı düşünürdü. Babası, “kız kardeşine selam çak!” derdi ya da “sil şunu parlat.” Songül, öfkeyle dişlerini sıkardı. Babası motorla kaza yaptı, nerdeyse tırın altında kağıt gibi dümdüz olacaktı, uyarıları dikkate almadığı için kendine kızgındı, çok korkmuştu, kızı gibi sevdiği motorunu bir dostuna emanet vermişti. O adam da kaza yapmış ve sağ ayağı dizden kopmuş, yerine dikmişlerdi. Artık Songül evde çok saygı görüyordu. Her istediğini yaptırıyordu ailesine. Ama kısa sürede “bu işte bir bit yeniği var “diye mırıldanmaya başlamıştı aile üyeleri. Evin annesi komşu kadınlar sohbet ederken kadın ona kızının kafayı yediğini anlatmış; “onu doktora götürüp tedavi ettirin, şizofren olmuş kaynım da oldu, kesti en küçük kardeşini, tımarhanede şimdi.” Kadın durumu kocasına anlattı ve adam çok huzursuz oldu, ve kızına “bize uzaylılarla ilgili şeyler kanıtla, uyduruyorsun sen!” dedi, “ruhsal güçlerin bence uyduruk. Biz seni tedaviye götüreceğiz. Her şey ortaya çıkar.” “Yok baba” dedi, bir şeyler anlatmaya başladı.

“Doktor değilse bile milli istihbarat başkanlığına başvuracağım, bu uzaylılar milli güvenliği tehlikeye atacak şeyler istiyor olabilir, bunları orospu çocuğu belki de, ailecek bizi ele geçirirlerse. Biricik kızımın saflığından faydalanıyor olabilirler.” Songül’ün ödü patladı, panikle bir şeyler anlatmaya başladı; ama babası onu dinler gibi değildi, kuşkucu ve ters ters bakıyordu ona ve aniden hızla terk etti odayı. Songül, Zeynep’i çağırdı ve dereye gittiler, birileri onları burada dinleyemezdi. “İşler raydan çıkmak üzere. Babam uyanmaya başladı, şu ekipmanlarla bu gece bir şeyler yapmamız şart.” “Kar yağıyor ve bu iş gece olmaz.” “Ya onları inandırmamız şart. Bu gece olması lazım! Gece odamda duracağım, sen tam karşıda, mezarlık civarında olacaksın.” “Mesafe çok uzak! Orası ıssız, hem korkarım mezarlıkta.” “Yakında dur da foyamız orya çıksın değil mi, bir koşuda seni enselerler! Bak kızım bu işe birlikte girdik, beni satamazsın.”

Gece oldu ve Songül. Babasına dediği gibi o saatte az kalmıştı. Babası odaya girdi. “Beş dakika sonra mezarlığın oraya gelecek oraya uzay gemisi. Mahmut, sigara yaktı. Beş dakikanın dolmasını beklerken Songül gözlerini kapattı, garip el hareketleri yaptı ve bir eliyle işaret etti. “Geliyorlar baba, birazdan uzay gemisinin sarı ışıkları yanacak!” Bu sırada dışardan ses geldi. “Babam, nedir durum?” dedi en büyük oğluu, ses vermeksizin, el ve göz işaretleriyle sormuştu. Mahmut, ona “bekle” anlamında el hareketi çaktı. Derken sarı ışık göründü ufukta. Babanın gözleri şokla öne atladı. Ama korkusunu bastırdı. Havada acı soğuk, kar sisi vardı. “Bas evlat! Görüyorsun, tam oraya var!” Büyük oğul elinde çifteli tüfekle fırladı. “Dikkat et oğlum, yanlışlıkla birisini vurma, seni kaçırmak isterlerse sık, seni de kaybetmek istemem. Tabi onlar gerçekse.” Songül’ün bir yeri tutuştu. “Baba, koşulsuz sevgi dolu varlıklara tüfekle gidilmez. Tüfek yanlışlıkla ateş alırsa ölecek abim. Zaten onlar olanları önceden görecektir!” “Sus; kafanı kırarım, bence sen yalan atıyorsun, sahtekar seni! Orada ışık saçmalığını icat eden biri var ve kesin sen yolladın onu oraya. Yarım saat sonra anlarız gerçeği!”

Ertesi gündü. Songül, Zeynep’in evindeydi, odada alçak sesle konuşuyorlardı. “Dondum, yolumu kaybettim. Karda ayak sesi duydum ve sinip beklemeye başladım. Kendi kendine sinirle konuşan abinin sesini duydum, şöyle diyordu: Kız kardeşim cin fikirli, keşke ben de kaçırılsam da kurtulsam bu heriften, beni de etki altına aldılar türünden laflara girsem, yok; beceremem. Anlar. Kaçın uzaylılar kaçın geliyorum! Kapatın ışıkları basın gidin. Havaya bir el ateş etti ve geri dönüp gitti. Sonra ben de başka taraftan tarlalardan bata çıka bir yola çıkayım dedim, yolumu kaybettim, sonra vardım şans eseri doğru tarafa, eve geldim perişan. Senin aptal projen yüzünden donup ölecektim. Suya düştüm, sucuk gibi ıslanıp tir tir titredim. Saatlerim gitti. El fenerim bozuldu. Karanlıkta kar yağarken ilerlemek nasıldı bilemezsin! Ağlayacaktım sinirden!” “Hemen pes etmemelisin!” “Ben bu işte yokum.” “O kadar çalıştık, prova yaptık.” “Kusura bakma ben yokum. Dün ölümden döndüm diyorum; geri zekalı!”

Birkaç gün daha geçti. Evin babası ve annesi yan komşuya misafirliğe gitmişti. Eve çok saygı duyulan, dini söylemleri ve inancı çok güçlü bir yaşlı kadın gelmişti. Sohbet edip çay içerken Mahmut kızının durumundan söz etti, kadın bu işe el atabileceğini, kızını alıp gelmesini söyledi. “İnatçıdır; gelmez.” “Biz hastanın ayağına gitmeliyiz” deyip ayaklandı.

Yaşlı kadın, anne ve baba genç kızın odasına girdi. Duvara yapıştırılmış irili ufaklı beyaz kağıtlarda garip şeyler çizilmiş, çok uzak evrenden, üstün, yüksel bilinçli varlıklardan gelen mesajların çizgisel dökümleri. “Ne bunlar? dedi yaşlı kadın, merhametli, yumuşak sesiyle. “Benle temastaki üstün varlıklar! Diye sert çıktı Songül, cadı gibiydi. Yaşlı kadın o başkaldıran, uyumsuz enerjiyi anında hissetti, aileyi kenara çekti, alçak sesle şöyle dedi; “bu kızın içine bir şeytan girmiş gibi duruyor; ama değil. Gayet farkında. Ona dokunacağım.” “Hacı anne yapma; radyasyon var bende diyor, dokunan kanser olur. Zorlamasak.” “Yemişim radyasyonu. Osuruktan başka şey saçamaz!” Songül’e yanaştı ve hiç çaktırmadan bir Osmanlı tokadı patlattı. “Hani nerde uzaylı varlıklar?!” “Yapmayın; delirdiniz? Anne, baba alın şu deli karıyı başımdan!” Bir tokat daha. “Düdük! Gelip seni kurtarsınlar; görelim! Seni düzenbaz!” Bir tokat daha. O akıl almaz şefkat ve insan sevgisiyle dolup taşan zarif ve ince kadın adeta vahşi bir aslan kesilmiş, genç kıza neler neler diyordu. Onu lafla da pataklıyordu. Çok geçmedi. Songül çok sert, aşılamaz bir kayayla karşılaştığını kavradı, dayaktan kurtulmak için her şeyi itiraf etmeyi düşünmeye başladı, direnci birden giderken; “sakın pes etme kızım, bu bunağı ezip geç, sadece dayan yeter!” “Git başımdan deli karı!” “Bak emerim dişlerim kaburgalarını su gibi içer püskürtüm şaşmış omurganı!” Karı koca şaşkınlıkla birbirine baktı, muhterem hacı anne ne diyordu, anlaşılmazdı, eskiden beri bildikleri ya da dizi ve filmlerdeki klasik cin çıkarma seanslarına hiç benzemiyordu. İlginçti, kızlarının korkuyla yalvaran bakışlarından hizaya geldiğini fark edip seviniyorlardı içlerinden.

“Yaklaş?” Kızgın sokak kedisi gibi tısladı: “Neden? Boşa uğraşma bu numaralar bana sökmez! Avucunu yalarsın! Manyak moruk! Git tedavi ol!” “Yaklaş dedim lafımı ikiletme çok kötüsü olur bak!” “Korkuyorum.” “Korkma kuzum; yaklaş! Kendini bana bırak. Dön arkanı.” Songül, usul usul yaklaştı ve arkasını döndü. Enseden ısırdı aniden, dalgın kuşa atılan kedi gibi atılmıştı. “Ya neden ısırdın?!” dedi acıyla ağlamaklı. Acıyan ensesini tutmuştu. “Ensene evrenin en güzel çiçeklerinin tohumlarını attım, bozuk kafalı! Lahanadan olan o iyilikten birazı var mı sende? Yoksa da ortaya çıkarmak için sabaha kadar vaktim var.” Songül, ağlıyordu acıdan. İşkencenin bitmesi için başladı gerçekleri anlatmaya. Yaşlı kadın başını salladı, “hah şöyle! anlaşacağız senle yavrucuğum.” “Beni yalnız bırakın lütfen hacı anne, Elinizi ayağınızı öpeyim.” “Öyle hemen değil. Düğün yemekleri yapılan kocaman tencereleri bilir misin sanayi tipi tencere derler?” “Bilirim efendim. Küçükken o tencerelerde pişen yemeklere bayılırdım düğünlerde.” “Torunum evleniyor. Üç o tip tencere kadar lahana dolması saracaksın.” Hiç sevmezdi o işi. “Düzgün saramam.” “Saracaksın malzemesi benden.” “Yapamam.” “Ensene evrene çok uzak yıldızlar gibi ışık gibi bambaşka çiçekler eksem sabaha kadar?” “Tamam tamam kabul. Sarma işini yaparım.”

KİTAP İZLERİ

Nohut Oda

Melisa Kesmez

Melisa Kesmez’in ‘Nohut Oda’sı: Eşyaların Hafızası ve Kalanların Kırılgan Yuvası Melisa Kesmez, üçüncü öykü kitabı "Nohut Oda"nın başında, Gaston Bachelard'dan çarpıcı bir alıntıya yer veriyor:
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön