"Yazarlar, ölümsüzlük arayan ama genelde sadece kitap raflarında toz toplayan zavallı ruhlardır." - Terry Pratchett"

Unutmanın Uzun Mevsimi

yazı resim

Kuru temizlemecinin arka bölümünde, tavana kadar yükselen askılardan bir palto indirirken metal kanca rayın birleşme yerinde takıldı. Çekince bütün sıra sallandı; naylon örtüler birbirine sürtündü, içeriyi deterjanla eski kumaş arasında kalan keskin bir koku kapladı. Dükkânı devralan arkadaşım, yıllardır alınmamış giysileri ayırmak için yardım istemişti. Paltonun cebinden solmuş bir teslim fişi çıktı. Tarihi görünce önce rakamları yanlış okuduğumu sandım. O gün, onunla son kez karşılaştığımız gündü. Bedenim benden önce hatırladı; parmaklarım soğudu, nefesim göğsümün üst tarafına çekildi. Aklımda henüz tek bir görüntü yokken, içimde bir şey çoktan geçmişe dönmüştü.

Palto ona ait değildi. Rengi bile sevdiği renklere benzemiyordu. Yine de fişteki tarih, zihnimde aylardır dokunmadığım bir kapıyı açtı. Aynı gün yürüdüğümüz caddeyi, vedalaşırken ellerini montunun cebine sokmasını, söyleyeceği cümlenin başında nefesini nasıl tuttuğunu hatırladım. Bunları isteyerek çağırmamıştım. Hafıza, düzenli raflarda bekleyen bir arşiv gibi çalışmıyor; kokuyu, bedensel tepkiyi, mekânı ve anlamı birbirine bağlayarak saklıyor. Sonra zincirin tek bir halkası hareket ettiğinde geri kalanı da peşinden gelebiliyor. Unuttuğumu söylediğim şey belki silinmemiş, yalnızca onu çağıran yollar uzun süredir kullanılmamıştı.

Bu ayrım beni rahatsız etti. Aylar boyunca kendimi ilerlemiş saymıştım. Adını daha az düşünmüş, ortak tanıdıklardan haberini sormamış, onun sevdiği yerlere uğramadan başka sokaklardan yürümüştüm. Oysa kaçındığım şeylerin sayısını, iyileştiğimin kanıtı gibi göstermiş olabilirdim. Bir anının gündelik hayata daha az karışması, onun etkisini kaybettiği anlamına gelmiyordu her zaman; kimi kez zihin, rahatsız eden çağrışımların çevresinde sessiz bir güzergâh kuruyor, kişi de bu güzergâhta yürürken özgür olduğunu sanıyordu. Hatırlamamakla hatırlamaya fırsat vermemek arasındaki farkı ilk kez o fişi tutarken bu kadar açık gördüm.

Arkadaşım giysileri üç gruba ayırıyordu: sahiplerine ulaşılacaklar, bağışlanacaklar ve artık kullanılamayacak durumda olanlar. Ben de geçmişi böyle sınıflandırmak istemiştim. Güzel anıları saklamak, kötü olanları atmak, anlamını yitirenleri zihnimden çıkarmak… Fakat anılar birbirinden bağımsız parçalar değildi. Birlikte güldüğümüz bir akşamın içinde sonradan fark ettiğim bir küçülme, kırıldığım bir tartışmanın içinde hâlâ özlediğim bir yakınlık bulunuyordu. Beyin yaşananları ahlaki başlıklarla dosyalamıyor; aynı kişiye ait sevgi, öfke, korku ve rahatlama birbirine yakın yollar üzerinde taşınabiliyor. Bu yüzden birini özlerken ona dönmek istememek, onu affederken yaşananı kabul edilebilir bulmamak mümkündü. Çelişki, hafızanın bozukluğu değil, ilişkinin gerçek yapısıydı.

Yine de her hatırlayışın geçmişi olduğu gibi geri getirdiğine inanmak da hataydı. Anı zihne her gelişinde, bugünkü bilgiyle temas ediyor; kimi ayrıntılar öne çıkıyor, kimileri geriye çekiliyor. Ayrılığın ilk aylarında son konuşmamızı düşündüğümde onun yüzündeki soğukluğu hatırlıyordum. Daha sonra aynı sahnede yorgunluğunu görmeye başladım. Şimdi ise kendi sesimdeki sertliğe takılıyordum. O gün değişmiyordu, fakat benim ona verdiğim anlam değişiyordu. Geçmiş sabit kalırken hatırlayan kişi sabit kalmadığı için, aynı anı yıllar boyunca farklı duygular doğurabiliyor.

Bu düşünce, hafızama güvenmemem gerektiği anlamına gelmiyordu. Yaşadıklarımı bulanıklaştırıp kendimi suçlu çıkarmanın da bir yolu vardı. İlişkinin bitmesinde onun payını azaltarak kendi olgunluğumu kanıtlamaya çalıştığım zamanlar olmuştu. Sonra tersini yapmış, bütün sorumluluğu ona yükleyerek kendi seçimlerimi görünmez kılmıştım. Unutma isteği kimi günler acıdan kurtulma arzusu değil, geçmişe kesin bir hüküm verme çabasıydı. Oysa kesin hüküm rahatlatıcı olsa da her zaman doğru değildi. Bazı ilişkiler tek bir nedenle bitmez; çok sayıda küçük olay, tekrar edilen tepkiler ve söylenmeyen ihtiyaçlar, bir gün son cümleymiş gibi görünen kararın altında birikir.

Dükkânın ön tarafında buhar makinesi çalıştığında sıcak hava arka bölüme yayıldı. Askıdaki giysilerin naylonları hafifçe kabardı. Ben paltonun cebini yeniden kontrol ederken iç astarda kurumuş bir lavanta kesesi buldum. Kokusu zayıftı, yine de çocukluğumdaki dolapları hatırlattı. Aynı anda hem onu hem annemin çarşafların arasına koyduğu küçük keseleri düşünmek tuhaf geldi. Zihin anıları yalnız tarihe göre değil, benzer duyusal izlere göre de birbirine yaklaştırıyor. Bu nedenle bir kişiyi hatırlarken aslında çok daha eski bir ihtiyacın, tanıdık bir güven arayışının veya yıllardır tekrar eden bir kaybetme korkusunun da harekete geçmesi mümkündü. Bütün özlemi ona ait sanmam, içimdeki daha eski katmanları görmemi engellemiş olabilirdi.

Fakat her şeyi çocukluğa bağlayıp bugünkü ilişkiyi önemsizleştirmek istemedim. Onu gerçekten sevmiştim. Sesini, düşünme biçimini, bazı günler dünyaya baktığı o hafif alaycı ama kırılgan hâli özlüyordum. Bu duyguyu yalnız eski ihtiyaçların tekrarı saymak, yaşanmış bir bağın özgünlüğünü küçültürdü. Geçmişimiz bugünkü seçimlerimize karışır, fakat karşımızdaki kişiyi tamamen hayal ürünü hâline getirmez. Sevgi hem öğrendiklerimizi taşır hem de o kişiye özgü yeni bir deneyim yaratır. Bu yüzden unutmak yalnız eski bir örüntüyü değiştirmek değil, gerçekten var olmuş bir yakınlığın artık bugünkü hayatı yönetmemesine izin vermektir.

Ben ise uzun süre acının azalmasını sadakatsizlik gibi yaşadım. Onu daha seyrek düşündüğüm günlerde, ilişki sandığım kadar değerli değilmiş gibi suçluluk duyuyordum. Hatırayı canlı tutarsam yaşananların anlamını koruyacağımı sanmıştım. Oysa anlam ile acı aynı şey değildi. Bir olayı sürekli yoğun duyguyla hatırlamak, onu daha doğru hatırladığımızı göstermiyor; yalnız bedenin hâlâ o olayı bugünkü bir tehdit ya da ihtiyaç gibi değerlendirdiğini gösterebiliyor. Zihin, sık çağrılan yolları kolaylaştırıyor. Ben de bazı geceler aynı konuşmaları tekrar ederek, kurtulmak istediğim bağı kendi elimle erişilebilir tutmuştum.

Bunda bütünüyle çaresiz değildim. Eski konuşmaları düşünürken her defasında aynı yerde durmak zorunda kalmadığımı sonradan fark ettim. Bir anı geri geldiğinde onu susturmaya çalışmak yerine, o anda çevremde bulunan şeyleri de fark ettiğim günler oldu: başka bir odada oluşumu, bedenimin artık o konuşmanın içinde bulunmadığını, önümde yeni kararlar bulunduğunu. Bu küçük farklar geçmişi silmedi, fakat anının bugüne yapışmasını gevşetti. Sinir sistemi yalnız korkuyu değil, korkulan şeyin artık gerçekleşmediği güvenli tekrarları da öğrenebiliyor. Yine de bu, birkaç kez düşününce tamamlanan temiz bir değişim değildi. Bazı günler eski tepki, bütün öğrendiklerimden hızlı davranıyordu.

Arkadaşım paltoyu bağışlanacakların arasına astı. Teslim fişini çöpe atmak için elimden aldı, sonra kâğıdın arkasında bir telefon numarası görünce durdu. Belki sahibine hâlâ ulaşılabilirdi. Numarayı aradı; cevap veren olmadı. Bir kez daha denemek üzere fişi kasanın yanına bıraktı. O küçücük kâğıdın ne yapılacağına karar verilmemiş olması bana tuhaf biçimde tanıdık geldi. Ben de bazı anıları ne saklayabiliyor ne atabiliyordum. Onları zihnimin kenarında tutuyor, bir gün ne anlama geldiklerini kesin biçimde anlayacağımı sanıyordum.

Dükkândan çıkarken palto rayın sonunda, başka insanların unutulmuş giysileri arasında asılı kaldı. Tarih artık beni ilk gördüğüm andaki kadar sarsmıyordu, fakat bunun kalıcı olup olmadığını bilmiyordum. Unutmanın uzun sürmesi, hafızanın inatçılığından ibaret değildi; bedenin öğrendiği beklentilerin, zihnin kurduğu hikâyelerin ve ilişkide oluşmuş alışkanlıkların farklı hızlarda çözülmesindendi. Bir gün adını duymak hiçbir şey yapmayabilir, başka bir gün önemsiz bir koku bütün mesafeyi geri getirebilirdi. Yine de aynı yere dönmüş sayılmazdım. Geçmiş yeniden canlandığında onun içinde hangi kişi olarak durduğum değişiyordu. Belki unutmak, hatıranın kapıyı bir daha çalmaması değil; kapıyı açtığımızda eski hayatımızın hâlâ içeride yaşamadığını fark etmektir.

Yorumlar

Başa Dön