İnsan kendisini en çok hangi anlarda görüyor, bunu uzun zamandır düşünüyorum. Aynaya baktığında mı, yalnız kaldığında mı, yoksa hiç beklemediği bir tepki verdiğinde mi? Ben galiba kendimi en çok şaşırdığım anlarda tanıdım. Bazen çok önemsiz bir söz günlerce aklımdan çıkmadı. Bazen hayatımı değiştirecek kadar büyük bir olayın içinden neredeyse hiçbir şey hissetmeden geçtim. O zaman anladım ki zihnin önem sıralamasıyla ruhun önem sıralaması aynı değil. Akıl, büyük olayları kaydediyor; ruh ise hangi anda kendisini yalnız hissettiyse onu saklıyor. Belki bu yüzden bazı insanların hayatı dışarıdan bakıldığında sıradan görünürken, içlerinde kimsenin bilmediği depremler yaşanıyor.
Ne zaman kendimi anlamaya yaklaşsam başka bir soru çıkıyor karşıma. Düşündükçe çoğalmıyor sorular; birbirlerinin içinden doğuyorlar. Sanki zihnim doğrusal değil de dairesel çalışıyor. Bir düşüncenin sonuna vardığımı sanıyorum, meğer başlangıcına dönmüşüm. Eskiden bunu bir çıkmaz sanıyordum. Şimdi ise belki de insanın doğasının böyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü hiçbir duygu tek başına yaşamıyor. Bir korkunun içinde biraz özlem, bir sevincin içinde biraz kaybetme ihtimali, bir sessizliğin içinde söylenmemiş yüzlerce cümle bulunuyor. Biz onları ayırmaya çalışıyoruz ama iç dünya sınır çizmeyi sevmiyor.
Bazen insanların neden birbirini bu kadar kolay yanlış anladığını düşünüyorum. Sonra bunun yalnızca kelimelerle ilgili olmadığını fark ediyorum. Hiç kimse yalnızca duyduğu cümleyi dinlemiyor. Herkes kendi geçmişinin içinden duyuyor karşısındakini. Aynı söz, iki insanda iki ayrı anıyı uyandırıyor. Aynı sessizlik, birine huzur verirken diğerine terk edilme duygusunu hatırlatıyor. Belki iletişim dediğimiz şey, iki kişinin konuşması değil; iki ayrı hafızanın birbirini çevirmeye çalışması. Bu yüzden bazen en iyi niyet bile yanlış bir yere ulaşıyor.
İşte tam burada kırgınlıkların başka bir yüzünü görüyorum. Bizi yaralayan her şey kötü niyetten doğmuyor. Çoğu zaman insanlar birbirlerine ulaşmaya çalışırken kayboluyorlar. Herkes kendi dilini konuşuyor ama kimse aynı sözlüğü kullanmıyor. Birinin sevgisi ötekine baskı gibi geliyor, birinin mesafesi diğerine saygı gibi görünüyor. Belki de insan ilişkilerinin en büyük trajedisi, çoğu zaman kötülükten değil, farklı anlamlardan oluşması.
Bu düşünce beni geçmişe götürmüyor. Tam tersine, bugüne getiriyor. Çünkü artık bir insanın davranışını gördüğümde hemen onun karakterine karar vermemeye çalışıyorum. Belki o da kendi içinde, benim hiç bilmediğim bir cümleyle yaşıyordur. Belki yıllardır tek bir bakışın ağırlığını taşıyordur. Belki benim sıradan bulduğum bir kelime, onun bütün çocukluğunu ayağa kaldırıyordur. İnsanları affettiğim için değil bu. Yalnızca kimsenin görünen hâlinden ibaret olmadığına inandığım için.
Kendime de aynı yerden bakmaya çalışıyorum. Uzun süre içimdeki çelişkileri çözmeye uğraştım. Bir yanımın haklı, diğer yanımın haksız olmasını istedim. Sonra düşündüm; ya ikisi de haklıysa? Ya insanın içinde aynı anda birbirine zıt iki gerçek yaşayabiliyorsa? Birini özleyip ona dönmek istememek, affedip yeniden güvenememek, vazgeçtiğini söyleyip hâlâ ara sıra aynı ismi düşünmek... Belki bunların hiçbiri tutarsızlık değil. Belki insan zihni, aynı anda birden fazla gerçeği taşıyabilecek kadar geniş. Biz yalnızca kendimizi tek bir duyguya indirgemeye alışmışız.
Belki de bu yüzden kesin cümlelerden uzaklaşıyorum son zamanlarda. "Artık tamamen geçti." diyemiyorum. "Bir daha asla üzülmem." de diyemiyorum. Hayat bana en çok, "asla" dediğim yerlerden seslendi. İnsan değiştikçe eski kesinlikleri de çözülüyor. Yerine daha kırılgan ama daha dürüst bir dil geliyor. Bilmiyorum demek, bazen bildiğini sanmaktan daha büyük bir cesaret istiyor.
Garip olan şu ki, eskiden belirsizlik beni korkuturdu. Şimdi ise onun içinde garip bir özgürlük hissediyorum. Çünkü kesin olmak zorunda olmadığımda, kendimi savunmam da gerekmiyor. Her fikrimi sonuna kadar taşımak, her duygumu ömrüm boyunca korumak zorunda değilim. Bugün inandığım bir şey, yarın başka bir düşünceye dönüşebilir. Bu, dengesizlik değil. Belki de insan olmanın en sessiz tarafı. Sürekli aynı kalmamak.
Sanırım yıllarca değişmekten çok, değiştiğimi kabul etmekten korktum. Çünkü değiştiğim anda, eski hâlime verdiğim bütün sözler bozulacak sandım. Oysa şimdi görüyorum ki insan bazen kendisine ihanet etmiyor; yalnızca eskimiş bir kabuğun içinde daha fazla nefes alamıyor. Değişim her zaman bir vazgeçiş değil. Bazen insanın, kendisini yıllardır taşıyan bir cümleden usulca dışarı çıkması.
Belki de bu yüzden artık kendime tek bir soru sormuyorum.
"Kimim?" demiyorum.
Çünkü o soru, sanki tek bir cevap varmış gibi geliyor.
Bunun yerine başka bir şey merak ediyorum.
Bugün, içimde daha önce hiç tanımadığım neyle karşılaşacağım?


