"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Bir Ruhun Dipnotları 6

yazı resim

İnsan kendisini ne zaman kaybetmeye başlıyor, bunu uzun zamandır düşünüyorum. İlk büyük acıda mı? İlk ihanette mi? İlk kez gerçekten yalnız kaldığında mı? Yoksa bunların hiçbiri değil de, bir gün kendi içinde olup biteni anlatmaktan vazgeçtiği anda mı? Çünkü ben geriye dönüp baktığımda, hayatımı değiştiren günleri değil; o günlerden sonra kendime söylemeyi bıraktığım cümleleri görüyorum. Asıl kayıp orada başlamış gibi geliyor bana. Dışarıda hiçbir şey olmamıştı belki. Dünya aynı hızla dönüyordu, insanlar aynı şeylere gülüyor, aynı sokaklardan geçiyordu. Ama içimde biri yavaş yavaş konuşmayı bırakıyordu. En korkuncu da buydu. İnsan başkaları susturduğunda değil, kendi sesine ihtiyaç duymamaya başladığında eksiliyor.

Bazen kendime çok dikkatle bakıyorum. Sanki yıllardır tanıdığım biri değil de ilk kez karşılaştığım bir insanmışım gibi. Yüzümdeki çizgileri değil, düşüncelerimin birbirine bağlanışını izliyorum. Bir olay oluyor, ardından zihnimin hangi yöne koştuğunu anlamaya çalışıyorum. Neden hep en kötü ihtimali önce görüyorum? Neden bir sessizliği hemen uzaklaşmakla, bir gecikmeyi vazgeçilmekle, bir bakışı yargılanmakla ilişkilendiriyorum? Bu çağrışımların hiçbirini bilinçli seçmedim. Onlar benden önce geliyor. Ben daha ne hissettiğimi anlamadan, zihnim çoktan bir anlam kurmuş oluyor. Sonra ben o anlamın doğru olduğuna inanıyorum. Belki de insanın en büyük yanılgısı, aklına ilk gelen düşüncenin kendisine ait olduğunu sanmasıdır.

İçimde olup bitenleri izledikçe başka bir şey daha fark ettim. Ben, çoğu zaman gerçeğe değil, ihtimallere tepki veriyorum. Henüz yaşanmamış şeylerin yasını tutuyorum. Olmamış vedaların acısını çekiyor, söylenmemiş cümlelerin ağırlığını taşıyorum. Zihnim, geleceği korumak isterken bugünü tüketiyor. Bir gün incinme ihtimaline karşı, bugünün sevincinden vazgeçiyorum. Sonra dönüp hayatıma bakıyorum ve gerçekleşen acılardan çok, hiç yaşanmamış korkuların izini görüyorum. İnsan bazen başına gelenlerden değil, sürekli başına gelebilecek olanlardan yoruluyor.

Belki bu yüzden hiçbir zaman anın içinde uzun süre kalamadım. Güzel bir şey olduğunda bile zihnim hemen onun sonunu düşünmeye başladı. Mutluluğun tadına varmak yerine ne kadar süreceğini hesapladım. Birine güvenirken bile, güvenimin hangi gün kırılacağını merak ettim. Kendimi koruduğumu sandım. Oysa şimdi görüyorum ki koruduğum şey huzurum değilmiş. Yalnızca bildiğim düzenmiş. Çünkü insan, tanıdığı acının içinde yaşamayı öğrenebiliyor. Bilmediği mutluluk ise bazen daha büyük bir belirsizlik gibi geliyor.

Bunu fark ettiğim gün kendime kızmadım. İlk kez gerçekten üzülmedim de. Sadece uzun süre sessiz kaldım. Çünkü zihnimin bana düşman olmadığını o gün anladım. Beni yıllarca yoran bütün bu düşünceler, aslında beni hayatta tutmaya çalışan eski yöntemlerdi. Bir zamanlar işe yaramışlardı belki. Bir zamanlar gerçekten gerekliydiler. Ama insanın en büyük talihsizliği şu galiba; ruh, tehlike geçtikten sonra da aynı nöbeti tutmaya devam ediyor. İçimdeki bekçi, çoktan bitmiş bir savaşın kapısında hâlâ uykusuz dolaşıyor.

Kendime acımıyorum artık. Ama kendime hayran da değilim. İkisinin arasında, daha önce bilmediğim bir yere geldim. İlk kez kendimi olduğu gibi görmeye çalışıyorum. Ne olduğumdan biraz daha az korkarak, ne olabileceğim hakkında biraz daha az hayal kurarak... Çünkü insanın kendisini tanımasını en çok engelleyen şey, olduğu kişiyi değil, olmak istediği kişiyi seyretmesi. Ben yıllarca aynaya baktığımda kendimi görmedim. Ya eksiklerimi gördüm ya da tamamlamak istediğim hayali. Aradaki insanı hiç görmedim.

Belki bu yüzden kendime dair en doğru şeyleri, kendimi değiştirmeye çalışmadığım anlarda fark ettim. İnsan sürekli kendisini düzeltmeye uğraştığında, gözlem yapmayı unutuyor. Her duyguyu hemen onarmaya çalışıyor. Oysa bazı duygular çözülmek istemiyor. Sadece görülmek istiyor. Bir çocuk gibi... Sana soru sormuyor, nasihat beklemiyor. Yalnızca dönüp yüzüne bakmanı istiyor. Ben bunu çok geç öğrendim. İçimde yıllardır susturmaya çalıştığım şeylerin çoğu, aslında ilk kez dinlenmeyi bekliyormuş.

Şimdi bazen hiçbir şey yapmadan oturuyorum. Ne geçmişi değiştirmeye çalışıyorum ne geleceği hesaplıyorum. Sadece içimden geçenleri izliyorum. İlk başlarda bu sessizlik ürkütüyordu beni. Çünkü insan kendi zihniyle baş başa kaldığında, kaçtığı her şey yavaşça görünür olmaya başlıyor. Fakat sonra başka bir şey oluyor. Düşünceler, peşlerinden koşmadığında güçlerini kaybediyor. Bazıları kendi kendine sönüyor. Bazıları hiç sandığım kadar önemli çıkmıyor. Bazılarıysa yıllardır ilk kez gerçek sesini buluyor. İşte o zaman anlıyorum; insanın içinde en çok gürültü çıkaran şey, çoğu zaman en derin hakikat değil. En uzun süre bastırılmış olandır.

Belki hayatın bana öğrettiği en zor şey de bu oldu. Kendimden kaçtığım her yol, eninde sonunda yine bana çıktı. Başkalarının içinde kaybolmaya çalıştım, çalışmanın içinde unutmaya, kalabalıkların içinde dağılmaya uğraştım. Ama insan kendisini geride bırakamıyor. Nereye giderse gitsin, içindeki eksik de onunla birlikte yürüyor. Demek ki mesele başka bir hayata ulaşmak değilmiş. Aynı hayatın içinde, ilk kez kendine yabancı gibi davranmayı bırakabilmekmiş.

Galiba insanın en derin yalnızlığı, yanında kimsenin olmaması değil.

Kendi içinde, yıllardır kapısını çalmadığı bir odanın varlığını bilerek yaşamaya devam etmesi.

Yorumlar

Başa Dön