"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Bir Ruhun Dipnotları 5

yazı resim

Bir süredir geçmişimi olduğu gibi hatırladığımdan emin değilim. Belki de insan hiçbir şeyi olduğu gibi hatırlamıyor. Olanları değil, onlardan kendisine kalan anlamı taşıyor. Aynı günü kaç kez düşündüysem her seferinde başka bir ayrıntısı öne çıktı; bir yüz silindi, bir cümle büyüdü, hiç önemsemediğim bir sessizlik yıllar sonra bütün hikâyenin merkezine yerleşti. Bunun hafızanın bir kusuru mu, yoksa insanın kendisini koruma biçimi mi olduğunu bilmiyorum. Bildiğim tek şey, geçmiş dediğim şeyin artık benden bağımsız olmadığı. Ben onu hatırladıkça o da beni yeniden kuruyor.

Bazen bundan rahatsız oluyorum. Çünkü insan kendi hayatının tanığı olduğunu sanıyor ama belki de en güvenilmez tanık yine kendisi. Ya yıllardır yanlış bir şeye üzülüyorsam? Ya birini kötü, kendimi masum hatırlayarak ayakta kaldıysam? Ya da tam tersi, başkalarının yükünü kendi omuzlarıma geçirip bunu adalet sandıysam? Zihnin, gerçeği bozmadan yaşayıp yaşayamadığını kim bilebilir? Belki hafıza bir arşiv değil, sürekli yeniden yazılan bir metindir ve biz her hatırlayışımızda bazı cümleleri fark etmeden değiştiririz.

Bu düşünce beni korkutuyor. Çünkü insanın kimliği büyük ölçüde kendisine anlattığı hikâyeden oluşuyorsa, o hikâye değiştiğinde geriye kim kalır? Ben, başıma gelenlerin toplamı mıyım, yoksa onları yorumlama biçimim mi? Yıllardır kendimi sabırlı, kırılmış, dikkatli, mesafeli biri olarak tanımladım. Peki bunların ne kadarı gerçekten bendim, ne kadarı başıma gelenlere verdiğim uzun bir cevaptı? Belki karakter dediğimiz şeyin içinde sandığımızdan daha fazla savunma vardır. Belki insan en çok, kendisini korumak için geliştirdiği alışkanlıklara “ben” der.

İşte burada duruyorum. Çünkü bazı özelliklerimi kaybedersem kendimi de kaybedecekmişim gibi geliyor. Daha az kuşkucu olsam, daha az temkinli davransam, geçmişi bu kadar sık yoklamasam kim olurum? İçimdeki ağrının çekilmesi neden bazen huzur değil de boşluk gibi geliyor? Belki uzun süre acıyla yaşayan biri, acıdan kurtulmayı yalnızca iyileşmek olarak görmüyor. Aynı zamanda yıllardır tanıdığı bir kimliğin çözülmesi gibi hissediyor. İnsan bazen iyileşmeye direniyor olabilir; acıyı sevdiği için değil, acısız hâlini tanımadığı için.

Bunu kabul etmek kolay değil. Çünkü kim kendi mutsuzluğuna tutunduğunu düşünmek ister? Böyle söyleyince sanki insan bile isteye yarasının içinde kalıyormuş gibi anlaşılıyor. Oysa mesele o kadar basit değil. Acı zamanla yalnızca bir duygu olmaktan çıkıyor; kararlarına, ilişkilerine, hatta umutlarına karışıyor. İnsan kendisini ondan ayırmaya çalıştığında, neresinin gerçekten kendisine ait olduğunu seçemiyor. Bir duvarı yıkmak istiyor ama o duvarın yıllardır çatıyı da taşıdığını fark ediyor.

Belki bu yüzden bazı değişimler sevinç getirmiyor. Beklediğin özgürlük geldiğinde ne yapacağını bilmiyorsun. Artık kaçmana gerek kalmadığında, yürümeyi unuttuğunu fark ediyorsun. Sana zarar veren kişi hayatından çıktığında bile zihnindeki yeri boşalmıyor. Çünkü dışarıdaki bir varlığın yokluğu, içeride kurduğu düzenin de hemen yok olduğu anlamına gelmiyor. İnsan bazen kendisini inciten biri gittikten sonra bile onun bakışıyla yaşamaya devam ediyor. O kişinin söyleyeceği şeyleri önceden tahmin ediyor, kendi davranışlarını ona göre ayarlıyor, onu çoktan kaybetmiş olduğu hâlde hâlâ ondan saklanıyor.

Bu bana özgürlüğün düşündüğüm kadar basit olmadığını gösterdi. Özgür olmak yalnızca kapının açılması değilmiş. Dışarı çıkabilecek kadar inanmak da gerekiyormuş. Bazı insanlar kapıyı açık bırakıyor ama sen yıllarca kilitli kaldığın için eşiğe yaklaşamıyorsun. Sonra kendine kızıyorsun. “Artık önünde hiçbir engel yok,” diyorsun. Oysa engelin ortadan kalkması, onun sende bıraktığı düzenin de dağıldığı anlamına gelmiyor. Beden, zihinden daha yavaş ikna oluyor. Kalp ise çoğu zaman ikisinden de inatçı.

Belki özgür irade dediğimiz şey de burada sınanıyor. Gerçekten seçim yapıyor muyum, yoksa geçmişte öğrendiğim yollar arasından en tanıdık olanı mı seçiyorum? Birine yaklaşırken ben mi karar veriyorum, yoksa eski bir ihtiyaç mı beni ona götürüyor? Bir yerden ayrılırken cesur mu davranıyorum, yoksa daha önce yaşadığım korkunun gölgesinde mi kaçıyorum? İnsan kendi kararlarını ne kadar sahiplenirse sahiplensin, bazen onların altında yıllardır görünmeyen bir düzen çalışıyor. Bunu bilmek iradeyi yok etmiyor belki ama ona karşı daha dürüst olmayı gerektiriyor.

Kendimle ilgili en ağır fark edişlerden biri de buydu. Her seçimin yalnızca bugünkü bana ait olmadığını görmek. İçimde benden önce karar veren yaşlar var. Korktuğum yaş, sustuğum yaş, terk edildiğim yaş, ilk kez kendimden şüphe ettiğim yaş... Hepsi bazen aynı anda konuşuyor. Ben bugünün aklıyla bir karar verdiğimi sanırken, içimdeki daha eski bir parça çoktan yönü belirlemiş oluyor. Sonra sonuç değişmeyince kadere kızıyorum. Belki kader sandığım şeyin bir kısmı, yıllardır tekrar eden iç düzenimdir.

Ama bunu bilmek de başka bir tuzağa dönüşebilir. İnsan her davranışını geçmişle açıklamaya başladığında, bugünün sorumluluğundan kolayca kaçabilir. “Ben böyleyim çünkü bunları yaşadım,” cümlesi önce anlaşılmak isterken sonra bir sığınağa dönüşebilir. Yaşadıklarımız bizi açıklar belki ama sonsuza kadar mazur göstermez. Bu düşünceyi kabul etmek zor, çünkü insan hem kendisine şefkat göstermek hem de kendisinden hesap sormak zorunda kalıyor. İkisini aynı anda yapabilmek, içimde en çok zorlandığım şeylerden biri.

Kendime yumuşak davranırsam gevşeyeceğimden, sert davranmazsam değişmeyeceğimden korktum uzun süre. Sanki yalnızca suçlanırsam düzelebilirmişim gibi yaşadım. Oysa şimdi görüyorum ki utanç insanı nadiren değiştiriyor; daha çok saklıyor. İnsan kendisinden utandığında daha iyi olmuyor, yalnızca görünmez olmaya çalışıyor. Hatasıyla arasına mesafe koymak yerine hatanın içine gömülüyor. Sonra bir gün kendisini yaptığı şeyden ayıramaz hâle geliyor. “Yanlış yaptım” demek yerine “Ben yanlıştım” diyor.

Bu iki cümle arasındaki farkı geç öğrendim. İlki insanı sorumluluğa çağırıyor, ikincisi onu bütünüyle mahkûm ediyor. Belki vicdan ile utanç arasındaki ayrım da burada başlıyor. Vicdan, ne yaptığını soruyor. Utanç ise kim olduğunu. Vicdan insana geri dönme yolu bırakıyor. Utanç bütün yolları kapatıyor. Ben yıllarca ikisini birbirine karıştırdım. Kendimi cezalandırmayı dürüstlük sandım. Oysa insan kendisine ne kadar ağır hüküm verirse versin, bu onu otomatik olarak daha iyi biri yapmıyor. Bazen yalnızca daha sessiz, daha korkak ve daha gizli biri yapıyor.

Şimdi ilk kez kendimi bütünüyle aklamadan, bütünüyle suçlamadan düşünmeye çalışıyorum. Bu ikisinin arasında kalmak rahatsız edici. Çünkü insan ya masum olmak istiyor ya da suçlu. Belirsizlik yoruyor. Oysa çoğu hikâyede kimse tamamen masum değil, kimse tamamen zalim de değil. İnsanlar kendi korkularıyla zarar veriyor, kendi eksiklerinden başkasını yaralıyor, bazen iyi niyetle bile kötü sonuçlar doğuruyor. Bunu görmek, olanları hafifletmiyor. Sadece gerçeği daha taşınabilir bir hâle getiriyor.

Belki de asıl olgunluk, kendini tek bir hikâyeye mahkûm etmemektir. Ne yalnızca mağdur, ne yalnızca suçlu, ne yalnızca güçlü, ne de yalnızca kırılmış olmak. İnsan bunların hepsini farklı zamanlarda taşıyor. Ben de kendimi tek bir kelimeye sığdırmaya çalıştıkça daraldım. Çünkü bir kelime düzen veriyor ama aynı zamanda hapsediyor. Oysa içimde birbirine uymayan, hatta bazen birbirini reddeden birçok yan var. Biri affetmek istiyor, biri unutmamak. Biri gitmek, biri kalmak. Biri değişmek istiyor, biri yıllardır kurduğu düzeni kaybetmekten korkuyor.

Belki ben dediğim şey, bu seslerden birinin galip gelmesi değil. Hepsinin aynı bedende birbirini boğmadan yaşayabilmesi. Bunu başarabildiğim gün kendimi tanımış olmayacağım belki ama kendimle savaşmayı biraz azaltmış olacağım. Şimdilik bana gerçek bir başlangıç gibi gelen tek şey bu. Çünkü insan her sorusunun cevabını bulmadan da yaşayabilir.

Ama kendisine anlattığı yalanlarla ne kadar yaşayabileceğini bilmiyorum.

Yorumlar

Başa Dön