"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Bir Ruhun Dipnotları 3

yazı resim

Bazen en çok neden yorulduğumu anlamaya çalışıyorum. Hayatın kendisi mi ağır geliyor bana, yoksa ben mi her şeyi gereğinden fazla içime alıyorum? Bu soruyu kendime yıllardır soruyorum ama verdiğim her cevap, bir sonrakini çürütüyor. "Çok düşünüyorsun," diyorum kendime. Sonra düşünüyorum; belki de düşünmüyorum, sadece kaçamadığım şeylerle uzun süre aynı odada kalıyorum. İnsan bazı şeyleri fazla düşündüğü için değil, onlardan uzaklaşamadığı için yoruluyor olabilir. Belki zihnin yorgunluğu da bundan ibarettir. Sürekli aynı yaranın etrafında dolaşmak, bir çıkış ararken aslında hep aynı yere dönmek.

Ne garip... Kendime en acımasız davrandığım zamanlarda bile bunu fark etmiyorum. Bunu ancak günler sonra, bazen aylar sonra anlayabiliyorum. O anlarda içimde konuşan ses bana aitmiş gibi geliyor. "Daha iyisini yapabilirdin." "Bunu hak ettin." "Biraz daha farklı olsaydın bunlar yaşanmazdı." Oysa şimdi dönüp baktığımda o sesin bana hiç benzemediğini görüyorum. Ben hiçbir zaman bir başkasına böyle konuşmadım. Bir dostum yanıma gelip aynı şeyleri anlatsa, ona böyle yüklenmezdim. Peki neden söz konusu ben olunca merhamet yerini yargıya bırakıyor? İnsan neden kendisini savunmak yerine kendisine dava açıyor?

Belki de kendime uzun süre bir insan gibi değil, düzeltilmesi gereken bir hata gibi baktım. Her kırgınlığımı tamir edilmesi gereken bir kusur sandım. Üzüldüğümde duygumu anlamaya çalışmadım; onu ortadan kaldırmaya çalıştım. Korktuğumda korkunun neden geldiğini sormadım; yalnızca gitmesini istedim. Oysa şimdi fark ediyorum ki insan, içinde olup biten her şeyi susturmaya çalıştığında sessizleşmiyor. Yalnızca kendi sesini duyamaz hâle geliyor.

Bazen çocukluğumu düşündüğümde aklıma büyük olaylar gelmiyor. Kimsenin dışarıdan bakınca "İşte bu yüzden böyle olmuş." diyeceği sahneler yok zihnimde. Daha küçük şeyler geliyor. Bir şey anlatırken sözümün yarıda kesilmesi. Üzüldüğüm bir gün kimsenin bunu fark etmemesi. Yanlış anlaşıldığım hâlde kendimi açıklamaktan vazgeçtiğim bir akşam. İnsan yalnızca büyük acılarla değişmiyor. Asıl değişim, tekrar eden küçük kırılmaların sessizce karaktere dönüşmesiyle oluyor. Kayayı delen tek bir darbe değil; aynı yere yıllarca düşen damla.

Belki bu yüzden bugün bazı insanların yanında kendimi açıklamak istemiyorum. Yorulduğum için değil. Eskiden ne kadar anlatsam da eksik kaldığını hatırladığım için. İnsan anlaşılmaktan umudunu kestiğinde suskunluğu seçmiyor aslında. Yalnızca kelimelere olan güvenini kaybediyor. Çünkü bazı sessizlikler konuşacak cümle bulunamadığından değil, bulunan hiçbir cümlenin insanı gerçekten anlatamayacağını düşündüğünden doğuyor.

Son zamanlarda kendime başka bir soru soruyorum. Acaba ben gerçekten geçmişi mi özlüyorum, yoksa geçmişte henüz kaybetmediğim tarafımı mı? Çünkü özlediğim insanların çoğuna bugün yeniden kavuşsam, eskisi gibi olmayacağını biliyorum. Demek ki özlem yalnızca kişilere ait değil. Bazen insan, onların yanında hissettiği hâli özlüyor. Henüz dünyanın bu kadar ağır gelmediği, kalbin bu kadar temkinli atmadığı, bir mesaj gelmediğinde içinde hemen bir boşluk oluşmadığı günleri... Belki de insanın en büyük özlemi zamana değil, kendi eski masumiyetine.

İçimde hâlâ çözemediğim bir çelişki var. Bir yanım, hiçbir şeye bağlanmamayı istiyor. Böyle olursa hiçbir şey kaybetmeyeceğime inanıyor. Diğer yanım ise tam tersine, bütün varlığıyla bir yere ait olmayı arzuluyor. Bazen düşünüyorum; insanın en büyük çatışması özgürlükle güven arasında yaşanıyor olabilir. Yakınlaştığında incinmekten korkuyor, uzaklaştığında ise yalnız kalmaktan. Sonra ömrünü bu iki korkunun arasında gidip gelerek geçiriyor. Ne tam kalabiliyor ne de gerçekten gidebiliyor.

Belki de bu yüzden kendimi hiçbir zaman bütünüyle bir yere ait hissedemedim. Girdiğim her ortamda, sevildiğim her ilişkide, kurduğum her dostlukta içimde görünmez bir valiz hep hazır bekledi. Sanki birazdan biri gelip "Artık burada olma." diyecekmiş gibi... Bunun ne kadar yorucu olduğunu anlatmak zor. Çünkü insan sürekli gitmeye hazırlanınca, bulunduğu yere de tam olarak yerleşemiyor. Kalbi hiçbir evi ev gibi hissetmiyor.

Şimdi bütün bunları düşünürken ilk kez kendime kızmadan bakabiliyorum. Hâlâ eksiklerim var. Hâlâ bazı geceler eski korkularım benden daha erken uyanıyor. Hâlâ bazı insanların sessizliği, yıllar önceki başka sessizlikleri hatırlatıyor. Ama artık bunları bir zayıflık olarak görmüyorum. Bunlar benim düşmanım değil. Bunlar, uzun süre hayatta kalmaya çalışan bir zihnin geride bıraktığı izler.

Belki insanın olgunlaşması, artık hiçbir şeyden etkilenmemesi değildir. Belki olgunlaşmak, etkilenmeye devam ettiği hâlde bunun için kendisinden nefret etmemesidir. Uzun zaman bunu kaçırdım. Güçlü olmayı, hiçbir şey hissetmemek sandım. Oysa şimdi yavaş yavaş anlıyorum; insanı gerçekten ayakta tutan şey, acıdan kaçabilmesi değil, acıyla karşılaştığında kendisini terk etmemesidir.

Ve galiba bugüne kadar en çok bunu yaptım.

Herkes gittiğinde, en önce ben kendimden gittim.

Şimdi bütün yolculuğum, yeniden kendime dönecek yolu öğrenmekten ibaret. Çünkü insan, dışarıda kaybettiği her şeyi belki bir gün yerine koyabilir. Ama kendi içinde kaybettiği eve dönemiyorsa, dünyanın hiçbir yerinde gerçekten dinlenemiyor.

Yorumlar

Başa Dön