Geceyi beklemiyorum artık. O, nasıl olsa geliyor. Asıl beklediğim şey, gecenin içimde açtığı o eski kapının bu kez sessiz kalması. Fakat her defasında aynı oluyor. O kapı aralanıyor ve yıllardır konuşmadığım insanlar, artık var olmayan odalar, çoktan bitmiş cümleler birer birer içeri giriyor. Garip olan şu ki hiçbirini çağırmıyorum. Hatta gelmemeleri için elimden geleni yapıyorum. Ama insanın zihni, tamamlanmamış olanı unutmayı bilmiyor. Yarım kalan her şey, hafızada kendine küçük bir oda kuruyor ve sen en zayıf anında o odaların ışıkları yeniden yanıyor.
Bazen düşünüyorum; acaba beni gerçekten inciten şey yaşadıklarım mıydı, yoksa yaşadıklarıma yüklediğim anlam mıydı? Çünkü aynı olayın içinden geçen iki insanın bambaşka hayatlar yaşaması tesadüf olamaz. Demek ki insanı yalnızca başına gelenler şekillendirmiyor. Olan biteni kendi içinde nereye koyduğu, hangi cümleyle anlattığı, hangi sessizlikle sakladığı da kader kadar belirleyici oluyor. Belki ben de yıllardır aynı hikâyeyi yanlış yerden okuyorum. Belki kendimi hep terk edilen kişi olarak gördüğüm için, bana uzanan ellerin bile bir gün çekileceğine baştan inanıyorum.
Kendimi en çok, kimsenin benden bir şey istemediği zamanlarda dinleyebiliyorum. Çünkü başkalarının yanında sürekli bir rolün içine giriyorum. Daha güçlü görünmek, daha sakin olmak, daha olgun davranmak... İnsan fark etmeden kendi ruhuna bile misafir gibi davranmaya başlıyor. Sonra bir gün yalnız kaldığında, içinde konuşan sesin bile yabancı geldiğini hissediyor. Aynanın karşısında uzun uzun yüzüne bakıp, "Ben ne zaman bu kadar uzaklaştım kendimden?" diye soruyorsun. Cevap gelmiyor. Zaten bazı soruların sessiz kalmasının nedeni cevapsız olmaları değil; cevabın insanın kaldırabileceğinden ağır olması.
Sanırım en büyük yanılgım, kendimi hep sonuçlardan yargılamamdı. Bir ilişki bittiyse demek ki eksiktim. Biri beni anlamadıysa demek ki kendimi anlatamamıştım. Bir yerde sevilmediysem demek ki yeterince sevilecek biri değildim. Şimdi geriye dönüp baktığımda bunun ne kadar acımasız bir düşünce olduğunu görüyorum. İnsan neden başkasının seçimini kendi değeriyle karıştırır? Neden bir vedanın yükünü yıllarca kendi omuzlarında taşır? Belki de zihnimiz, belirsizliği taşımaktansa suçu üstlenmeyi daha kolay buluyor. Çünkü suçluysan değiştirebileceğin bir şey vardır. Ama bazen gerçek şu kadar yalındır: Her kayıp, bir kusurun kanıtı değildir.
Yine de bunu bilmek, hissetmeyi değiştirmiyor. Akıl başka bir yerde duruyor, kalp başka bir yerde. Aklım bana defalarca, "Geçti," dedi. Kalbim her seferinde aynı soruyu sordu: "Peki neden hâlâ canım yanıyor?" Belki de bu yüzden kendime güvenmekte zorlandım. İçimde iki ayrı hakikat vardı. Biri mantığın diliyle konuşuyordu, diğeri çocukluğun korkularıyla. Mantık beni bugüne çağırıyor, korkularım yıllar öncesine çekiyordu. Ben ise ikisinin arasında, hangisinin gerçekten ben olduğuna karar vermeye çalışıyordum.
Bazen içimde taşıdığım yorgunluğun bana ait olmadığını hissediyorum. Sanki benden önce söylenmiş bazı cümleleri, bana hiç sorulmadan devralmış gibiyim. "Daha iyi olmalısın." "Daha güçlü durmalısın." "Kimseye yük olmamalısın." Bu cümlelerin ne zaman kendi sesime dönüştüğünü hatırlamıyorum. Fakat şunu biliyorum; insan kendisine sürekli şartlı bir sevgi sunarsa, bir gün sevgiyi de şartlı sanmaya başlıyor. O zaman birinin yanında rahatlamak yerine performans göstermeye çalışıyorsun. Sevilmek için değil, vazgeçilmemek için yaşıyorsun. İşte en derin yalnızlık da burada başlıyor. İnsan başkalarının arasında değil, kendisini sürekli kanıtlamak zorunda hissettiği yerde yalnızlaşıyor.
Çoğu gece kendime aynı soruyu soruyorum: Eğer kimse beni incitmemiş olsaydı, bugün nasıl biri olurdum? Daha neşeli mi? Daha cesur mu? Yoksa yine aynı ben mi? Bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ama bazen bundan daha önemli bir şey fark ediyorum. Belki de yanlış soru buydu. Çünkü artık beni asıl ilgilendiren, geçmişte kim olduğum değil; bütün bunlardan sonra kim olmaya devam edeceğim. İnsan geçmişini değiştiremiyor ama geçmişin kendi içinde kurduğu düzeni değiştirebiliyor. Bu kolay olmuyor. Yıllarca aynı yerden düşen biri, düz yolda bile tökezliyor. Ama yine de yürümeyi öğreniyor. Korkusu bitmiyor; yalnızca korkusuyla birlikte yaşamayı öğreniyor.
Kendime karşı en büyük haksızlığı, beni hep iyileşmesi gereken biri gibi görerek yaptım. Sürekli düzelmem gerektiğine inandım. Daha az düşünmeli, daha az hissetmeli, daha çabuk unutmalıydım. Oysa belki de sorun fazla hissetmem değildi. Sorun, hissettiklerim yüzünden kendimden utanmamdı. İnsan acısını taşıyabilir. Ama acısından utanmaya başladığında, yük iki katına çıkıyor. Çünkü artık yalnızca yarayı taşımıyor; o yaranın görülmesinden de korkuyor.
Şimdi içimde yavaş yavaş değişen tek şey bu. Artık kendimi susturmaya çalışmıyorum. İçimde konuşan her sesi haklı bulduğum için değil, hepsinin bir zamanlar beni hayatta tutmaya çalıştığını bildiğim için dinliyorum. Korkularım bana zarar verdi belki ama bir zamanlar beni koruduklarına da inanıyorum. Şüphelerim beni yalnızlaştırdı ama belki ilk öğrendikleri şey, güvenmenin bedeliydi. İnsan kendini ancak geçmişte kurduğu savunmaları yargılamayı bıraktığında anlayabiliyor.
Galiba insanın en büyük dönüşümü, kendisini affettiği gün başlamıyor. Kendisine ilk kez dürüst olduğu gün başlıyor. Çünkü dürüstlük, aynaya bakıp yalnızca eksiklerini görmek değildir. Aynı zamanda yıllardır omuzlarında taşıdığı yükün gerçekten kendisine ait olup olmadığını da sormaktır. Ben bu soruyu kendime geç sordum. Ama yine de sordum. Şimdi cevabını acele etmiyorum. Bazı cevaplar düşünülerek değil, yaşanarak bulunuyor. Ve galiba insanın kendi içine yaptığı en uzun yolculuk, bir yere varmak için değil; sonunda kendisinden kaçmayı bırakabilmek için yapılıyor.


