"Yazmak, aslında hayatın kendisiyle alay etmenin en ciddi yoludur." ― Virginia Woolf"

Bir Ruhun Dipnotları 13

yazı resim

Ne zaman yaşadığımızı, çoğu zaman gerçekten yaşamaya başladığımız anda değil, başkalarının hayatına bakınca fark ediyoruz. Birinin bizden önce ulaştığı yere, aldığı habere, kurduğu düzene, yüzündeki rahatlığa bakıyoruz. Sonra kendi günümüz, birkaç dakika önce taşıdığı anlamı kaybediyor. Oysa içimizde değişen hiçbir şey yok. Aynı odadayız, aynı bedendeyiz, aynı hayatın içindeyiz. Yalnızca karşımıza başka bir ölçü çıkıyor ve biz birden kendimizi eksik okumaya başlıyoruz. İnsan bazen mutsuz olmuyor; yalnızca başkasının mutluluğunu kendi yetersizliğine çevirmeyi öğreniyor.

Bu alışkanlığın ne kadar derine yerleştiğini geç fark ettim. Yaşımızı bile tek başına düşünmüyoruz. Kaç yıl yaşadığımızdan çok, o yıllara ne sığdırmamız gerektiğiyle ilgileniyoruz. Bazı yaşlara işler, evler, çocuklar, kararlar, olgunluklar yerleştiriliyor. Sonra insan, kendi hayatı başka bir ritimde ilerlediğinde gecikmiş hissediyor. Kimse ona açıkça geç kaldığını söylemese bile, zamanın kapısında görünmez bir görevli varmış gibi telaşlanıyor. Sanki hayat, herkesin aynı durakta inmesi gereken uzun bir yolculukmuş gibi.

Oysa hiçbir insanın iç zamanı birbirine benzemiyor. Bazıları bir kararı yıllarca taşır, bazıları bir sabah verir. Birinin birkaç ayda geçtiği yerden diğeri ancak yıllar sonra çıkabilir. Dışarıdan bakıldığında bu fark tembellik, korkaklık ya da kararsızlık gibi görünebilir. Fakat herkesin içinde yaşadığı ağırlık aynı değil. Aynı merdiveni çıkıyoruz sanıyoruz, oysa kimimiz sırtında görünmeyen yüklerle yürüyor. Buna rağmen birbirimizi yalnızca ulaştığımız basamağa göre değerlendiriyoruz. İnsanların ne kadar yol aldığını görüyor, ne kadar ağırlık taşıdığını bilmiyoruz.

Belki de bu yüzden başarı dediğimiz şey bana giderek daha belirsiz geliyor. Bir insanın elde ettikleri mi, vazgeçmedikleri mi, yoksa uğruna kendisinden ne kadar eksilttiği mi başarıyı belirliyor? Dışarıdan kusursuz görünen bir hayatın içinde, her sabah kendine yabancı uyanan biri olabilir. Kimsenin önemsemediği sade bir hayatın içinde ise insan, kendisiyle çatışmadan yaşayabilir. Hangisi daha ileride? Bunu ölçebilecek bir sayı yok. Yine de sayılara sığınıyoruz. Para, yaş, unvan, takipçi, ev, oda, metrekare... Ölçülebildiği için gerçek sandığımız şeyler giderek çoğalıyor. Ölçülemeyenler ise sanki yokmuş gibi sessizce geriye çekiliyor.

Bir insanın kaç kez kendini tutup kırıcı olmamayı seçtiğini kimse saymıyor. Kaç gece kendi karanlığından başkasına taşırmamak için sustuğunu, kaç defa haklı olduğu hâlde küçültmemeyi tercih ettiğini, ne kadar yorgunken bile birinin yükünü hafiflettiğini gösteren hiçbir tablo yok. Hayatın en ağır emekleri çoğu zaman kayda geçmiyor. Çünkü görünür sonuçları yok. Oysa insanı insan yapan şeylerin çoğu, dışarıdan bakıldığında hiçbir şeye benzemiyor.

Belki toplum dediğimiz yapı da biraz bu yüzden bu kadar gürültülü. Görünmeyen şeylere inanmakta zorlanıyoruz. Birinin değerini anlayabilmek için onu sergilemesini, anlatmasını, kanıtlamasını bekliyoruz. Sessiz kalan, sanki eksik kalmış gibi görülüyor. Kendisini pazarlamayan, yeterince çabalamamış sanılıyor. İnsanların ne olduklarından çok, ne kadar görünür oldukları önem kazanıyor. Sonra herkes, yaşamakla göstermek arasındaki farkı yavaşça unutuyor.

Bazen bir anın içinde gerçekten bulunmak yerine, onun nasıl göründüğünü düşünüyoruz. Güzel bir masada otururken masaya değil, dışarıdan bırakacağı izlenime bakıyoruz. Bir yolculuğu yaşarken anlatılacak hâlini hazırlıyoruz. Mutluluğun içine bile tanık arıyoruz. Sanki görülmeyen bir sevinç, yarım kalacakmış gibi. Oysa bazı duygular seyirci istemiyor. Hatta görülmeye başladığı anda doğallığını kaybediyor. İnsan bazen başkasına göstermek için kendi hayatından uzaklaşıyor.

Bunun yalnızca başkalarıyla ilgili olmadığını biliyorum. İçimde de sürekli kayıt tutan bir taraf var. Ne kadar ilerledim, ne kadar geride kaldım, neyi başardım, neyi henüz yapamadım... Kendi hayatımı bile zaman zaman bir muhasebe defterine çeviriyorum. Günleri, bana ne hissettirdikleriyle değil, ne kadar işe yaradıklarıyla değerlendiriyorum. Dinlendiğimde suçluluk, hiçbir şey üretmediğimde boşluk hissediyorum. Sanki var olmanın tek başına yeterli olmadığına, her günün kendisini bir sonuçla haklı çıkarması gerektiğine inanmışım.

Belki en büyük yorgunluk da buradan geliyor. İnsan yalnızca yaşamıyor; yaşadığını sürekli savunuyor. Seçimlerini açıklıyor, hızını gerekçelendiriyor, duruşunu kanıtlıyor. Hiç kimse sormasa bile zihninde görünmez bir mahkemeye çıkıyor. Neden burada olduğunu, neden daha ileride olmadığını, neden başkaları gibi görünmediğini anlatıyor. Savunma uzadıkça hayat daralıyor. Çünkü insan bir süre sonra ne istediğini değil, neyi açıklayabildiğini seçmeye başlıyor.

Oysa bazı yolların açıklaması yok. Bir yere yalnızca içimiz oraya doğru sessizce eğildiği için gidiyoruz. Bazı kararların hesabı tutulamıyor. Bazı yıllar dışarıdan bakıldığında boş geçiyor ama insanın içinde görünmez bir düzen kuruluyor. Kimse fark etmiyor. Belki kendisi bile. Sonra bir gün, eskiden dağıldığı yerde artık dağılmadığını görüyor. İşte o an anlıyor; ilerlemek her zaman yer değiştirmek değilmiş.

Artık kendimi başkalarının takvimine göre okumamaya çalışıyorum. Bunu tamamen başardığımı söyleyemem. Çünkü kıyas, insanın içine yalnızca düşünce olarak değil, dil olarak da yerleşiyor. Daha iyi, daha kötü, erken, geç, ileri, geri... Her kelime bir sıralama taşıyor. Belki özgürleşmek, bu kelimelerden kurtulmak değil; onların her zaman hakikati söylemediğini bilmekle başlıyor.

İnsan bazen geride değildir. Yalnızca kimsenin ölçmediği bir yönde ilerliyordur.

Yorumlar

Başa Dön