Hayatın uzun bir döneminde, insanların beni düşündüğünü sandım. Bunu yüksek sesle hiç söylemedim ama zihnim böyle çalışıyordu. Bir cümle kurduktan sonra saatlerce onu yeniden değerlendiriyor, acaba yanlış mı anlaşıldım diye düşünüyordum. Bir hata yaptığımda bunun uzun süre hatırlanacağına inanıyordum. Sonra yıllar geçti. Aynı insanların kendi hayatlarının telaşı içinde kaybolduğunu, benim günlerce taşıdığım ayrıntıları birkaç saat sonra unuttuklarını gördüm. O zaman garip bir şey hissettim. Önce kırıldım. Ardından hafifledim. Çünkü insan bazen önemsenmemekten değil, sürekli izlendiğini sanmaktan yoruluyor.
Belki de zihnin en ilginç alışkanlıklarından biri bu. Kendi bulunduğu noktayı dünyanın merkezi gibi hissetmek. Yaşadığım her olay bana büyük geliyor, çünkü onu içeriden yaşıyorum. Oysa aynı gün, aynı şehirde binlerce insanın bambaşka sevinçleri, kayıpları, korkuları yaşanıyor. Ben yalnızca kendi penceremin önündeki yağmuru görüyorum. Sonra bütün gökyüzünün yağdığını sanıyorum. İnsan, deneyiminin büyüklüğünü gerçekliğin büyüklüğüyle karıştırmaya çok yatkın.
Bu düşünce bana beklenmedik bir tevazu öğretti. Dünyanın benim etrafımda dönmediğini kabul etmek, kendimi küçültmedi. Tam tersine, beni gereksiz yüklerden kurtardı. Her sessizlik bana yönelik değildi. Her bakış bir anlam taşımıyordu. Her gecikmenin içinde gizli bir mesaj yoktu. İnsanların çoğu, benim hakkımda düşündüğüm kadar beni düşünmüyordu. Çünkü onlar da aynı yanılgının içindeydi. Herkes kendi zihninin merkezinde yaşıyor, birbirimizin etrafında değil.
Sonra bunu daha da ileri götürdüm. Acaba kendim hakkında düşündüğüm şeylerin ne kadarı gerçekten bana ait? Gün içinde aklımdan geçen binlerce düşüncenin hangisini bilinçli olarak seçiyorum? Bir fikrin zihnime gelişini hiçbir zaman planlamıyorum. Önce geliyor, sonra ben ona katılıp katılmayacağıma karar veriyorum. Demek ki düşünmek ile düşünceye sahip olmak aynı şey değil. Bu ayrımı fark ettiğimde içimde ilginç bir sessizlik oluştu. Çünkü artık aklıma gelen her cümleyi karakterimin bir parçası sanmıyorum.
Belki de zihnin olgunlaşması tam burada başlıyor. Her düşünceyi savunmamakta. İçinden geçen ilk tepkiyi hemen kimliğine dönüştürmemekte. Eskiden bir duygu hissettiğimde, onun beni tanımladığına inanırdım. Şimdi ise bazen yalnızca misafir olduğunu düşünüyorum. Geliyor, biraz kalıyor, sonra gidiyor. Ben ise sürekli yer değiştiren misafirlerden çok, onların gelip geçtiği evle ilgileniyorum.
Garip olan şu ki, insan kendisini gözlemlemeye başladığında, davranışlarının ne kadar büyük bir bölümünün otomatik olduğunu görüyor. Aynı yüz ifadeleri, aynı ses tonu, aynı cümle kalıpları... Sanki yıllar içinde yazılmış görünmez bir metni tekrar tekrar oynuyoruz. Özgür irade üzerine çok şey söylenebilir ama alışkanlıkların sessiz gücü çoğu zaman ondan daha belirleyici. Belki de gerçek özgürlük, istediğini yapmak değil; neden hep aynı şeyi yaptığını fark edebilmek.
Bu fark ediş beni değiştirmedi hemen. Zaten insanın en büyük yanılgılarından biri de bu sanırım. Bir gerçeği görmekle, o gerçeğe göre yaşayabileceğini sanmak. Bilmek hızlı oluyor. Dönüşmek ise ağır. Zihin bazen bir öğleden sonra değişiyor ama hayat, o değişime ayak uydurmak için yıllar istiyor. Bu yüzden artık kendime sabırsız davranmıyorum. Anlamakla yaşayabilmek arasında uzun bir mesafe olduğunu biliyorum.
Belki bu yüzden son zamanlarda kendime eskisi kadar sık "Neden?" diye sormuyorum. Onun yerine başka bir soruyla daha çok ilgileniyorum.
"Bu düşünce bende neyi görünür kılıyor?"
Çünkü bazen önemli olan, aklımdan ne geçtiği değil.
Onun içimde hangi kapıyı sessizce açtığı.
