Bazen kendime, bütün bunların gerçekten benim başıma gelip gelmediğini soruyorum. Çünkü insan uzun süre acının içinde yaşayınca, yaşadıklarından çok kendisinden şüphe etmeye başlıyor. Belki de abarttım diyorum. Belki o kadar da kırılmadım. Belki gidenler haklıydı, kalanlar yorgundu, susanlar yalnızca ne söyleyeceğini bilmiyordu. Sonra içimde bir yer, bütün bu mazeretleri sessizce önümden çekiyor ve geriye yalnızca şu kalıyor: Canım yandı. Hem de kimsenin bilmediği kadar.
Ne zaman başladı bilmiyorum. Belki ilk kez kendimi anlatırken karşımdakinin gözlerinde sıkıldığını gördüğüm gün. Belki sustuğumda herkesin rahatladığını fark ettiğim an. Belki de sevilmek için biraz eksilmem gerektiğini öğrendiğim o eski yerde. İnsan kendinden bir anda vazgeçmiyor. Önce sesini kısıyor. Sonra itirazlarını. Sonra arzularını. En sonunda aynaya bakıyor ve orada, herkesin daha kolay sevebileceği ama kendisinin tanımadığı biri duruyor.
Ben o kişiyi uzun süre taşıdım.
Güçlü göründüm. Çünkü yorulduğumu söylersem zayıf sanacaklardı. Sustum. Çünkü konuşursam yanlış anlayacaklardı. Gülümsedim. Çünkü yüzümdeki ağırlık başkalarının keyfini kaçıracaktı. İnsan böyle böyle kendisine yabancılaşıyor. Başkalarının yanında kırılmamak için içeri dönüyor, sonra içeride kırılacak yer kalmadığını sanıyor. Oysa kırıklar kaybolmuyor. Sadece görünmedikleri için daha derine işliyorlar.
Bazen içimde iki ayrı ses konuşuyor. Biri hâlâ inanmak istiyor. Bir insanın gerçekten kalabileceğine, bir sözün yalnızca söylendiği için değil, tutulmak için verilebileceğine, bir elin yalnızca dokunmak için değil, bırakmamak için uzanabileceğine inanmak istiyor. Diğeri ise her güzel şeyin sonunu düşünüyor. Daha başlamadan vedaya hazırlanıyor. Sevginin içinden kaybı, yakınlığın içinden ihaneti, sükûnetin içinden yaklaşan fırtınayı seçiyor.
Hangisi benim, bilmiyorum.
Belki ikisi de.
Biri incinmeden önceki hâlim, diğeri incindikten sonra hayatta kalmayı öğrenen yanım.
İnsan kendi içinde bu kadar bölününce kimi dinleyeceğini şaşırıyor. Kalbim yaklaş diyor, aklım dur. İçimden biri sarılmak istiyor, öteki omzunu taşlaştırıyor. Sonra dışarıdan bakanlar soğuk olduğumu düşünüyor. Keşke yalnızca soğuk olsaydım. Soğukluk kolaydı. Benimki, bir sıcaklığa yeniden inanmanın korkusuydu.
Beni terk edenleri düşündüğümde artık yüzlerini değil, onların yanında kim olduğumu hatırlıyorum. Daha az kuşkulanan biriydim. Daha kolay sevinen. Bir cümleyi kırk yerinden anlamaya çalışmayan. Sessizliği hemen kötüye yormayan. Sonra onlar gittiler ve ben yalnızca onları kaybetmedim. Onların yanında var olabilen o hâlimi de kaybettim.
İnsan bazen bir başkasının ardından değil, kendi kaybolmuş hâlinin ardından ağlıyor.
Bunu kimseye anlatamadım.
Çünkü nasıl anlatılır ki? Bir insanın gidişiyle sesinin neden değiştiği, bir cümlenin yıllar sonra neden hâlâ göğsün ortasında durduğu, herkesin unuttuğu bir anın neden senin içinde yaşamaya devam ettiği nasıl anlatılır? İnsanlar olayları soruyor. Ne oldu, kim gitti, ne söylendi? Oysa asıl olan hiçbir zaman yalnızca olay değil. Asıl olan, o olayın senin içinde hangi kapıyı kapattığı.
Benim içimde çok kapı kapandı.
Bazılarını ben kapattım. Bazıları yüzüme kapandı. Bazılarının önünde yıllarca bekledim. İçeriden bir ses gelir sandım. Gelmedi. Sonra gitmek istedim ama ayaklarım orada kaldı. İnsan bazen beklediği için değil, beklemekten başka ne yapacağını bilmediği için bekliyor.
Belki en çok da kendime kızdım.
Neden bu kadar kaldım?
Neden bu kadar inandım?
Neden gidişi belli olanların arkasından içimde evler kurdum?
Neden bana verilmeyen şeyleri hak etmek için daha çok çabaladım?
Bu soruların her birini kendime bir suç gibi yönelttim. Sonra düşündüm. Belki ben aptal değildim. Belki yalnızca sevilmenin, sabretmekle kazanılabileceğine inanmıştım. Belki çocukken öğrendiğim şey buydu. İyi olursam kalırlar. Susarsam kızmazlar. Güçlü olursam yük olmam. Kendimden vazgeçersem beni bırakmazlar.
İnsan büyüyor ama bazı inançları büyümüyor.
İçimde hâlâ bir çocuk var. Gidenlerin ardından kendisinde neyin eksik olduğunu arıyor. Birinin kalmamasını kendi yetersizliği sanıyor. Sevilmediği yerde daha çok sevmeye çalışıyor. Sesini yükseltmek yerine kendini küçültüyor. Sonra yoruluyor. Çok yoruluyor. Ama bunu bile söylemeye utanıyor.
Bazen onunla konuşuyorum.
Sana bir şey olmadı demiyorum.
Geçti demiyorum.
Unut demiyorum.
Çünkü bunların hiçbirine inanmıyor.
Sadece yanına oturuyorum. Bu kez onu terk etmeden. Ağlarsa susturmadan. Kızarsa ayıplamadan. Korkarsa küçümsemeden. Belki iyileşmek dediğimiz şey budur; insanın kendi içinde yıllardır yalnız bıraktığı yere geri dönmesi.
Yine de kolay değil.
Bazı geceler, yıllardır görmediğim yüzler bütün ayrıntılarıyla karşıma çıkıyor. Bazı cümleler ilk söylendiği günkü kadar keskin. Bedenim her şeyi benden daha iyi hatırlıyor. Omuzlarım geriliyor, nefesim daralıyor, kalbim yaklaşan bir tehlike varmış gibi hızlanıyor. Aklım o günlerin bittiğini biliyor. İçimdeki başka bir yer bilmiyor.
İnsan geçmişi yalnızca hatırlamıyor. Onu bazen kaslarında, uykusunda, seçimlerinde taşıyor.
Belki bu yüzden aynı yerlere döndüm. Aynı tür insanlarda aynı eksikliği buldum. Tanıdık acılar, tanımadığım huzurdan daha güvenli geldi. En azından ne zaman kırılacağımı biliyordum. Huzur ise yabancıydı. İnsan bazen yabancı bir iyiliğe inanmak yerine bildiği acının içinde kalıyor.
Buna kader demek istemiyorum artık.
Belki kader değildi.
Belki içimdeki yara, kendine benzeyen yüzleri seçiyordu.
Bunu düşündüğümde öfkelenmiyorum. Daha çok hüzünleniyorum. Çünkü bazı yanlışlar kötülükten değil, iyileşmemiş yerlerden doğuyor. İnsan kendisini koruduğunu sanarken aynı acının yolunu yeniden bulabiliyor. Sonra neden hep aynı yerden kırıldığını anlamıyor.
Ben de anlamadım uzun süre.
Şimdi biraz anlıyorum.
Ama anlamak, acıyı hemen azaltmıyor. Yalnızca acının adını değiştiriyor. Eskiden kendimi suçluyordum. Şimdi içimdeki korkuyu görüyorum. Eskiden zayıf olduğumu sanıyordum. Şimdi ne kadar uzun süre tek başıma dayandığımı fark ediyorum. Eskiden neden geçmedi diye utanıyordum. Şimdi bazı şeylerin geçmek için değil, yerini değiştirmek için zamana ihtiyaç duyduğunu biliyorum.
Yine de kendimi bütünüyle bağışladığımı söyleyemem.
Bazı anlar var, dönüp kendime çok sert bakıyorum. Neden sustun diyorum. Neden kalmadın, neden gittin, neden kendine bunu yaptın? Sonra içimdeki o eski ses yükseliyor. Her şeyi bilmen gerekirdi. Daha güçlü olmalıydın. Daha erken fark etmeliydin.
Ama hangi insan, yaşarken her şeyi görebilir?
Hangi kalp, severken kendini bütünüyle koruyabilir?
Belki de canımı en çok yakan şey, başkalarının bana yaptıkları değil, onların ardından kendime yaptığım haksızlıktı.
Şimdi bunu değiştirmeye çalışıyorum. Kendime daha yavaş yaklaşmaya. Her şeyi çözmeden de yanımda kalmaya. Güçlü görünmediğim günlerde de kendimi terk etmemeye. Çünkü başkalarının gidişine alıştım belki ama kendi içimde bir kez daha yalnız kalmaya tahammülüm yok.
Bunca zaman sonra hâlâ ne istediğimi tam olarak bilmiyorum. Huzur mu? Affetmek mi? Unutmak mı? Belki hiçbirisi. Belki yalnızca içimde olup bitenlere düşman olmadan yaşayabilmek istiyorum. Bir acı geldiğinde onu kovmadan, bir özlem yükseldiğinde kendimden utanmadan, birini hatırladığımda bütün emeğimi boşa saymadan...
Ben artık kendime karşı daha az zalim olmak istiyorum.
Çünkü dışarıda yeterince kırıldım.
İçeride de kırılmak istemiyorum.
Ve galiba bütün mesele bu.
İnsan bazen kimsenin gelip onu kurtarmasını beklemiyor.
Yalnızca kendi içinde, bir daha terk edilmeyeceği bir yer arıyor.


