"Yazarlar, ölümsüzlük arayan ama genelde sadece kitap raflarında toz toplayan zavallı ruhlardır." - Terry Pratchett"

Anlaşılmamanın Ağır Sessizliği

yazı resim

İşitme kabininin kapısı kapandığında dışarıdaki bütün sesler birden kesilmedi; önce inceldi, sonra duvarların içinde kayboldu. Başımda büyük kulaklıklar, elimde kırmızı bir düğme vardı. Görevli, cam bölmenin arkasından mikrofonu açıp en hafif sesi duyduğum anda basmamı söyledi. İlk tonu kolayca seçtim. İkincisinde tereddüt ettim. Üçüncüsünde duyduğum şeyin gerçekten cihazdan mı geldiğini, yoksa duymam beklendiği için zihnimin mi ürettiğini anlayamadım. Düğmeye bastığımda görevli önündeki kâğıda küçük bir işaret koydu. Birinin ne duyduğumu benden daha kesin kaydetmesi nedense içimi huzursuz etti.

Muayeneye son aylarda bazı konuşmaları kaçırdığımı düşündüğüm için gelmiştim. Kalabalık ortamlarda kelimeler birbirine karışıyor, telefonda kimi cümleleri tekrar ettiriyor, sonra da karşımdakini yormamak için anlamış gibi davranıyordum. Fakat mesele yalnızca kulağım değildi. Uzun zamandır söylediğim birçok şeyin de başkalarına ulaşmadan biçim değiştirdiğini hissediyordum. Ben kırıldığımı anlatıyor, karşımdaki eleştirdiğimi sanıyordu. Yorulduğumu söylüyor, isteksizlikle suçlanıyordum. Biraz yalnız kalmak istediğimde sevgimin azaldığı düşünülüyordu. Kelimeler ağzımdan bana ait çıkıyor, karşı tarafa vardığında başka birinin cümlesine dönüşüyordu.

Anlaşılmamak, yalnızca söylenenin duyulmaması değildir. Kimi zaman söz duyulur, hatta eksiksiz tekrarlanabilir; fakat ona yüklediğimiz anlam karşıdakinin dünyasında karşılık bulmaz. İnsanlar bizi boş bir zihinle dinlemiyor. Hakkımızda daha önce verdikleri hükümler, kendi korkuları, ihtiyaçları ve o ilişkide üstlendikleri roller sözümüzden önce masaya oturuyor. “İyiyim” dediğimizde güçlü bildikleri için inanıyor, “Kötüyüm” dediğimizde abarttığımızı düşünüyorlar. Bir kez sakin kişi olarak tanınmışsak öfkemiz, haklı bir tepki olmaktan çok karakter değişimi gibi görülüyor. Karşımızdaki bazen söylediğimizi değil, bizim söyleyebileceğimize inandığı şeyi duyuyor.

Bu yalnızca başkalarının kusuru değil. Ben de anlaşılmak istediğim hâlde cümlelerimi çoğu kez görünmez hâle getiriyorum. Geçen ay bir arkadaşıma işten ayrılmayı düşündüğümü anlattım. Uzun uzun çalışma saatlerinden, yöneticinin tutumundan, ulaşımın yorgunluğundan söz ettim. O da maaşı, yeni iş bulmanın zorluğunu ve beklemenin daha mantıklı olacağını söyledi. Konuşma bittiğinde beni hiç anlamadığını düşündüm. Eve dönerken asıl cümleyi söylemediğimi fark ettim: Orada kaldıkça kendimden eksildiğimi hissediyordum. Bunu söylemek fazla çıplak geldiği için ayrıntıların arkasına saklanmış, sonra da saklandığım yerde bulunamadığıma içerlemiştim.

İnsan bazen anlaşılmak değil, açıklama yapmadan anlaşılmak istiyor. Karşısındaki yüzüne bakıp bütün karmaşayı sezsin, söyleyemediği cümleyi doğru yerinden tamamlasın, yanlış kelimelerin altındaki gerçek duyguyu bulsun istiyor. Bunun içinde çocukça bir özlem var; konuşmayı öğrenmeden önce ihtiyaçlarımızın yüzümüzden anlaşılmasını beklediğimiz zamandan kalma olabilir. Fakat yetişkin ilişkileri böyle işlemiyor. Yakınlık, sezginin yanında anlatmayı, sormayı, yanlış anlamayı ve yeniden denemeyi de gerektiriyor. Bunu bildiğim hâlde, bana “Ne demek istiyorsun?” diye sorulduğunda çoğu kez öfkeleniyorum. Sanki gerçekten önemseyen biri sormak zorunda kalmamalıymış gibi.

Kulaklıktan gelen sesler giderek hafifledi. Bazı tonları duyduğumdan emindim, bazılarında düğmeye yarım saniye geç bastım. Görevli bir ara kabine girip kulaklığın yerini düzeltti. Sol tarafın kulağıma tam oturmadığını söyledi. Küçük bir açıklık, duyduğum sesi değiştiriyordu. İlişkilerde de aramızdaki mesafenin biçimi sözü etkiliyor. Güvenmediğimiz birinin aynı cümlesini tehdit, sevdiğimiz birinin sözünü şaka, otorite sahibi birinin susuşunu ceza gibi okuyabiliyoruz. Anlam yalnızca kelimenin içinde durmuyor; geçmişte yaşananlarla, güç dengesiyle ve bedenin o anda güvenli hissedip hissetmemesiyle birlikte kuruluyor.

Anlaşılmamanın bedende bıraktığı iz, çoğu zaman konuşma bittikten sonra ortaya çıkıyor. Çene sıkılıyor, omuzlar yükseliyor, söylenmiş cümleler zihinde yeniden düzenleniyor. “Şunu deseydim anlardı,” diye düşünüyor, hayali konuşmalarda daha açık, daha cesur, daha etkileyici hâle geliyoruz. Fakat bu provalar her zaman bir sonraki konuşmayı kolaylaştırmıyor. Bazen anlatmayı daha da zorlaştırıyor; çünkü zihnimizde kusursuzlaştırdığımız cümlenin gerçek bir ilişkide aynı etkiyi yaratmayacağını biliyoruz. İnsan anlaşılmadıkça daha çok açıklamak isteyebilir, fakat her yeni açıklama yanlış anlaşılma ihtimalini de büyüttüğü için sonunda susmayı seçebilir.

Bu susuş dışarıdan sakinlik gibi görünüyor. İçerideyse söylenmeyen her şey kendi dilini kuruyor. Kırgınlık mesafeye, ihtiyaç isteksizliğe, öfke alaya, özlem gereksiz bir denetime dönüşebiliyor. Duygular yok olmuyor; doğrudan söylenemediklerinde davranışın içine sızıyor. Karşımdaki neden soğuduğumu anlamıyor, ben de zaten anlaşılmadığım için konuşmadığımı düşünüyorum. Böylece iki kişi aynı ilişkinin içinde birbirinden farklı iki hikâyeyi gerçek sanarak yaşıyor. Anlaşılmamanın en ağır tarafı, yalnızca tek başına kalmak değil; karşındaki kişinin de seni kendi bildiği hâlinle sevdiğini fark etmektir.

Yine de her anlaşılmama kötü niyetten doğmuyor. Bazı deneyimlerin başkasında tam karşılığı bulunmuyor. Aynı kaybı yaşamamış biri yasın gündelik hareketleri nasıl değiştirdiğini, sürekli geçim hesabı yapmamış biri küçük bir masrafın bedende oluşturduğu gerilimi, yıllarca güçlü görünmüş birinin yardım isterken duyduğu utancı bütünüyle bilemeyebilir. Sevgi bu mesafeyi tamamen kapatmıyor. En yakınlarımız bile bizi ancak kendi hayatlarının izin verdiği kadar anlayabiliyor. Bunu kabul etmek yakınlığı değersizleştirmiyor; yalnızca anlaşılmayı kusursuz bir birleşme sanmaktan vazgeçiriyor. İki insan arasında her zaman çevrilemeyen bir bölüm kalıyor.

Ben de başkalarını ne kadar anladığımı düşününce kendime yönelttiğim şikâyetin bir kısmı geri dönüyor. Bir arkadaşım aynı konuyu üçüncü kez anlattığında içimden “Hâlâ mı?” dediğim oldu. Ailemden birinin korkusunu gereksiz buldum, çünkü bana mantıklı gelmiyordu. Benden farklı yaşayan birinin seçimini hemen çocukluğuna, karakterine ya da zayıflığına bağladım. Dinlediğimi sanırken cevabımı hazırladım. İnsan anlaşılma ihtiyacını kendi içinde sınırsız, başkasının anlatma ihtiyacını ise yorucu bulabiliyor. Kendimize istediğimiz sabrı başkasına göstermediğimizde, anlaşılmamanın yalnızca mağduru değil, üreticisi de oluyoruz.

Test bittiğinde görevli sonuçların olağan sınırlar içinde olduğunu söyledi. Kulağımda belirgin bir sorun görünmüyordu. Kalabalıkta konuşmaları seçemememin yorgunluk, dikkat ve ortamın gürültüsüyle ilişkili olabileceğini anlattı. Elimdeki düğmeyi masaya bıraktım. Bir an rahatlamam gerektiğini düşündüm, ama rahatlamadım. Demek ki bazı sesleri kaçırıyordum ve bunun için bozuk bir organa sığınamayacaktım. Duyduğum hâlde anlamadığım, anlatıldığı hâlde dinlemediğim, söyleyebileceğim hâlde sakladığım cümleler yeniden bana kalıyordu.

Kabinin kapısı açılınca koridordaki ayak sesleri, telefon konuşmaları ve dosya hışırtıları birden geri geldi. Birkaç dakika önce en hafif tonu yakalamak için bütün dikkatimi veren ben, şimdi yanımdan geçen insanların seslerini ayırmadan yürüyordum. Anlaşılmamanın ağır sessizliği belki de kimsenin bizi duymadığı yerde başlamıyor. Bazen sözümüz ulaşmış, karşımızdaki elinden geldiğince dinlemiş, yine de içimizdeki şey bütünüyle aktarılamamış oluyor. O zaman geriye suçlayacak tek bir kişi kalmıyor; yalnızca aramızdaki mesafe, eksik dilimiz ve yeniden konuşmanın utancı kalıyor. Muayene kâğıdında işitmem normal görünüyordu. Fakat o gün ilk kez, birini duymak için sağlam kulakların yettiğini, anlamak içinse insanın kendi içindeki gürültüden de bir şeyler kısmak zorunda kaldığını düşündüm.

Yorumlar

Başa Dön