"Yarınki gazeteler bugünkülerden daha az okunacak, çünkü yarın ben ölmüş olacağım." - Mark Twain"

Zulüm Karşısında Müslümanın Duruşu: Teslimiyet, İsyan ve Hikmet Arasında Bir Denge

yazı resim

İslam siyaset düşüncesinin en köklü ve çözüme kavuşturulamamış gerilimlerinden biri, zalim yönetici karşısında Müslümanın nasıl bir tutum sergileyeceği meselesidir. Bu sorunun yanıtı, asırlar boyunca iki uç noktanın arasında sıkışıp kalmıştır: Mutlak itaat mi, yoksa koşulsuz isyan mı? Oysa Kur'an bu ikilik içinde değil, çok daha katmanlı ve bütünleşik bir ahlak-siyaset çerçevesinde konuşur. Hud Suresi 113. ayet zulme meyli yasaklar; Nisa Suresi 97. ayet hareketsiz kalmayı değil, hareketsizliği mazeretsiz bırakır; Bakara Suresi 217 ise fitnenin ölümden daha büyük bir fesat olduğunu ilan eder. Bu üç ayet birlikte okunduğunda, ortada ne teslimiyet ne de hesapsız isyan vardır. Ortada bir sorumluluk aklı, bir basîret etiği, bir denge ilkesi vardır. Müslümanın zalim yönetici karşısındaki duruşu, ne itaat fetvalarının öğrettiği sessizlik ne de sonuçsuz bir kalkışmanın ateşlediği fitne olabilir. Doğru tutum; tevhid bilinciyle köklenmiş, fayda-zarar dengesini gözetmiş, topluluğun maslahatını merkeze almış ve adaletin yanında kalmayı hiçbir konjonktürde terk etmemiş bir hikmet duruşudur. Mutlak İtaatin Oluşturduğu Meşruiyet Tuzağı İtaat Fetvaları ve Zalimin Güvenlik Kalkanı Tarih boyunca bazı din alimleri, "fitne çıkmasın" gerekçesiyle zulme karşı sesini yükseltmekten kaçınmış, bunu da dini bir zorunluluk olarak sunmuştur. Bu tutumun en tehlikeli boyutu, zalim yöneticinin tam da bu fetvalardan güç almasıdır. Zalim, toplumun harekete geçmesini önleyen dini söylemin var olduğunu bilir ve bu söylemi kendi otoritesinin zırhı olarak kullanır. Bu durum, Müslüman aklının en büyük tuzaklarından biridir: Fitneyi önlemek için üretilen çözüm, zulmü kalıcılaştıran bir araca dönüşür. İtaat fetvası, iktidarın şiddetini azaltmaz; aksine ona dokunulmazlık kazandırır. Yezid Meselesi ve Tarihin Verdiği Acı Ders Hüseyin'in Yezid'in zulmüne karşı duruşu, bu meseledeki en derin tarihsel kırılma noktasıdır. Hüseyin'in başkaldırısı, adalet ve ilkeli duruşun en yüksek sesle dile getirildiği anlardan biridir. Ancak bu olayın ardından yaşananlar, eşit derecede önemli bir dersi de gün yüzüne çıkarır: Kerbela sonrasında zulüm karşısında ortaya çıkan farklı tavırlar, ilerleyen yüzyıllarda Sünni-Şii ayrışmasını besleyen en önemli tarihsel unsurlardan biri haline gelmiştir. Bu düşmanlık, Muharrem ayındaki fiziksel ritüellere, kuşaktan kuşağa aktarılan kin söylemine ve İslam ümmetinin birliğinin fiilen parçalanmasına yol açmıştır. Mesajı şudur: Zulme sessiz kalmak yalnızca o anın sorununu çözmez; uzun vadede daha büyük toplumsal yaraların tohumlarını atar. Tarih, sessizliğin bedelsiz olmadığını kanıtlamıştır. Kur'an'ın Üç Eksenli Çerçevesi Hud 113: Zulme Meylin Yasağı "Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur." Bu ayet, yalnızca aktif zulme ortak olmayı değil, kalben dahi zulme meyletmeyi yasaklar. "Meyl" kavramı burada son derece geniş tutulmuştur: Zulmü doğal karşılamak, meşrulaştırmak, ona sessiz onay vermek ya da zâlimin yanında durmak, bu yasağın kapsamına girer. Ayetin siyasi okuması açıktır: Bir Müslüman, zalim iktidara karşı çıkma cesaretini kaybettiği anda bile, o iktidara sempatiyle bakma ya da onun zulmünü rasyonalize etme lüksüne sahip değildir. Adaletin yanında olmak, koşulların ağırlığından bağımsız bir temel ilkedir. Bu, tevhid inancının siyasete yansımasıdır: Mutlak güç yalnızca Allah'a aittir; hiçbir zalim yönetici kutsallaştırılamaz, dokunulmaz kılınamaz. Nisa 97: Çaresizlik Mazereti Geçersizdir "Nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken melekler 'Ne durumdaydınız?' der. 'Yeryüzünde güçsüzdük' derler. 'Allah'ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz?' derler." Bu ayet son derece sert bir hesap sormadır. Zulüm altında kalmayı "güçsüzlüğe" bağlayan gerekçeyi, ilahi adalet reddeder. Ayetin öğrettiği temel şudur: Zulmü değiştirme kapasitesi sıfırlandığında bile Müslümanın önünde bir seçenek vardır — hicret. Hicret burada yalnızca coğrafi bir yer değiştirme değil; dini, canı ve nesli koruma amacıyla atılan stratejik bir adımdır. Bu, bir kaçış değil, bir direniş biçimidir. Zalimlerin egemenliğindeki bir coğrafyada dini ve insani hakların tümüyle çöktüğü durumlarda, yerinde kalmak erdem sayılmaz; aksine hesabı sorulacak bir tercih haline gelir. Bakara 217: Fitne Öldürmekten Büyüktür "Fitne öldürmekten büyüktür." Bu ayetin doğrudan siyasi mücadeleye dair bir hüküm olmaması, içerdiği zarar-değerlendirmesi ilkesini geçersiz kılmaz. Fitne; toplumsal düzenin çöküşü, hukukun askıya alınması, masumların — çocukların, kadınların, yaşlıların — can, mal ve ırzlarının tehlike altına girmesi demektir. Burada belirleyici olan soru şudur: Girişilecek hareketin sonucu, adil bir düzen kurma ihtimalinin ötesinde büyük çaplı bir iç savaşa, devlet otoritesinin tümüyle çöküşüne ve masumların korunaksız kalmasına yol açacak mı? Eğer bu denklemi tutarsız bırakan bir cevap verilemiyor, yani hareketin zararları faydalarını açıkça aşıyorsa, o harekete geçmek dini bir yükümlülük olmaktan çıkar; dini bir sorumluluk haline gelir. Dengeli Mümin Aklının İnşası Risk Hesabı: İslam'ın Stratejik Aklı Müslüman, siyasi kararlar söz konusu olduğunda kör bir idealizme ya da korkudan beslenen bir teslimiyete mahkum değildir. İslam'ın siyasi aklı, gerçekçi bir risk değerlendirmesini emreder: Birinci soru: Bu hareket kimin için iyidir, kimin için kötüdür. Fayda ve zarar kimlere dağılmaktadır? İkinci soru: Hareketsizliğin maliyeti nedir. Zalimin kalıcılaşması uzun vadede ne tür toplumsal tahribata yol açar? Üçüncü soru: Harekete geçmenin tetikleyeceği olaylar dizisi kontrol edilebilir mi. Yoksa bir fitne sarmalı mı başlatılacaktır? Bu üç soruyu ardı ardına soran bir akıl, ne "her şeye katlan" fetvasına ne de "ne olursa olsun kalk" sloganına mahkumdur. Bu akıl, basiret'in ta kendisidir — bir erdem olarak İslam dininde her zaman özel bir yere sahip olmuştur. Tevhid: Her Analizin Zemini Tüm bu değerlendirmelerin altında sabit kalan tek şey tevhid'dir: Mutlak güç Allah'a aittir. Hiçbir zalim yönetici, ne kadar kuvvetli görünürse görünsün, kadiri mutlak değildir. Bu inanç, Müslümanın zalim karşısında en derin psikolojik kalesini oluşturur. Tevhidi unutmak, iki tehlikeli sonuç doğurur: Ya zalimi aşılamaz bir güç gibi görüp ona teslim olunur ya da O'nun takdirini hesaba katmadan sonuçları öngörülemeyen adımlara atlanır. Her iki hata da tevhidin gölgeden çekilmesinin ürünüdür. Nisa 135 ve Tanıklık Yükümlülüğü "Kendinizin veya ebeveyninizin aleyhinde bile olsa... adaleti ayakta tutun." Bu ayet, adalet tanıklığının ne kadar koşulsuz olduğunu gösterir. Müslüman, kendi çıkarına aykırı düşse dahi haktan yana şahitliğini sürdürmek zorundadır. Bu, adalet ilkesinin toplumun tüm koşullarının üstünde konumlandırıldığının ilanıdır. Zalim yönetici karşısındaki tutumla bu ayeti birlikte okumak şunu söyler: Sessizlik her zaman onay anlamına gelmez; ancak kişi zulmü reddedebileceği imkânlara sahip olduğu halde susuyorsa, bu suskunluk adaletsizliğin sürmesine katkı sağlayabilir. Bu nedenle Müslümanın asgari yükümlülüğü, zulme kalben razı olmamak ve gücü yettiğince adaleti dile getirmektir; bu dile getiriş bir isyan çağrısı olmasa bile. Tarihin Tanıkları — Ahmed bin Hanbel, İmam Malik ve Ömer bin Abdülaziz Tarihsel olarak İslam alimlerinden birkaçı bu dengenin nasıl kurulduğuna dair güçlü örnekler sunmuşlardır. Ahmed bin Hanbel ve İmam Malik Yezid gibi zalimleri savunmamış; ancak hesapsız kalkışmalara da zemin hazırlamamıştır. Ömer bin Abdülaziz ise içeriden değişimin mümkün olduğunun nadir ama güçlü tarihsel kanıtlarından biridir. Adalet, iktidar içinde bile sahiplenildiğinde iz bırakabilir. Bu da Müslümanın repertuarında yer alan bir seçenektir. Hicretin Stratejik Anlam Katmanları Hicret, sıradan bir göç değildir. Nisa 97'nin çerçevesinde hicret; dini hayatın sürdürülmesinin, neslin korunmasının, toplumsal kimliğin yaşatılmasının tek yolu haline geldiğinde zorunlu kılınan bir hamledir. Ancak hicretin de sınırları vardır: Hicret, bir topluluğun varlığını tamamen terk etmesi anlamına gelemez. Bir çobanın sürüsünü bırakıp kaçması ile hayatta kalıp sürüsünü koruyabileceği bir mevziye çekilmesi farklı şeylerdir. Bu nedenle hicret, "terk etmek" değil, "devam edebilmek için yeniden konumlanmak" olarak anlaşılmalıdır. Fitneye yol açmadan, dini ve insani varlığı koruyarak yeniden güç toplayabilmek; bu da adaleti aramayı bırakan bir teslimiyet değil, onu daha sağlam bir zemine taşıma çabasıdır. Mutlak İtaat de Değil, Hesapsız İsyan da — Hikmet ve Adalet Bu bütünlükten çıkan tablo, bir denge ilkesidir. Kur'an üç ayetle üç yasak koymuştur ve bu yasaklar birbiriyle çelişmez; birbirini tamamlar: Hud 113, zulme meyletmeyi yasaklar. Bu yasak her koşulda geçerlidir. Müslüman hiçbir zaman zalimin yanında duramaz. Nisa 97, çaresizliği mazeret olarak kabul etmez. Mücadele edilemiyorsa, hicret edilmelidir. Alternatif üretmek emredilmektedir. Bakara 217, fitneyi ölümden büyük bir fesat olarak tanımlar. Harekete geçmenin bedeli masumların canına mal olacaksa, o hareket bilinçsizce başlatılamaz. Bu üç ilke birlikte okunduğunda ortaya çıkan Müslüman profili şudur: Tevhidi canlı tutan, zulme kalben dahi razı olmayan, risk ve sonuçları hesap eden, harekete geçmeyi de hareketsiz kalmayı da ilkeleriyle gerekçelendiren, adalet şahitliğini koşullardan bağımsız sürdüren ve hiçbir iktidarı dokunulmaz görmeyen bir müminin portresidir. Bu, ne teslimiyetin etiğidir ne de isyanın romantizmi. Bu, İslam'ın emrettiği hikmet duruşudur: Adalet için direnmek, masumları korumak, tevhidi koruyarak ilerlemek ve hiçbir zaman zalimin yanında durmamak. Sonuç olarak Kur'an'ın ortaya koyduğu siyasal ahlak, zalime teslim olmayı da sonuçları hesaplanmamış bir isyanı da reddeder. Müslüman, adaletin yanında durmakla yükümlüdür; fakat bu yükümlülük hikmetten bağımsız değildir. Zulme meyletmemek, adalete şahitlik etmek, imkânları tüketmek, gerektiğinde hicret etmek ve bütün bunları tevhid bilinci içinde yapmak, Kur'an'ın işaret ettiği dengeli siyasi duruşun temel unsurlarıdır.

Yorumlar

Başa Dön