"Yazmak, varoluşsal bir sızıntıdır; mürekkep damlalarıyla delinen bir zaman tüneli." – Franz Kafka (kurgusal alıntı)"

Müçtehidlik İddiası ve Vahyin Yeterliliği Meselesi

yazı resim

Sorunun Çerçevesi İslam tarihinde "müçtehid-i mutlak" kavramı, dinî hüküm üretme yetkisiyle donatılmış özel bir insan sınıfını işaret eder. Ancak bu kavramın Kur'an'da bir karşılığı yoktur. Kur'an insanları mümin, müttaki, âlim gibi sıfatlarla tanımlar; kendine özgü yetki ve dokunulmazlıkla donatılmış bir "hüküm koyucu insan" kategorisi tesis etmez. Eğer bir otorite iddiası vahiyde temellendirilemiyorsa, o iddianın bağlayıcılığı da ilahî değil, beşerî ve dolayısıyla sorgulanabilir olmak zorundadır. Tamlık İlkesiyle Çelişki Kur'an kendisini defalarca eksiksiz, ayrıntılı ve açıklanmış olarak tanımlar — "Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" (En'âm 38) ayeti bunun en açık ifadesidir. Bu tamlık iddiası ile müçtehidlik kurumu arasında yapısal bir gerilim vardır: eğer bir metin kendini tamamlanmış ilan ediyorsa, ona "zorunlu tamamlayıcı" eklemek, o tamlık iddiasını dolaylı olarak geçersiz kılar. Müçtehidin işlevi ya Allah'ın zaten söylediğini tekrar etmektir — ki bu durumda ayrı bir otoriteye gerek yoktur — ya da Allah'ın söylemediğini söylemektir — ki bu durumda söylediğinin dinî bağlayıcılığı olamaz. Üçüncü bir seçenek yoktur. Ahlaki-Epistemik Argüman: Hata Payı Sorunu "Müçtehid isabet ederse iki, hata ederse bir sevap alır" rivayeti, kurumun kendi içinde yanılabilirliği kabul ettiğini gösterir. Fakat bu kabul, kurumu savunmak yerine zayıflatır: hata ihtimali taşıyan bir görüş nasıl dinî bağlayıcılık kazanabilir? Haramı helal, helali haram gösteren bir yorum, iyi niyetli olsa bile bir "hata"dır; hata ile sevap arasındaki bu mantıksal gerilim, sistemin tutarlılığını sorgulatır. Çoğulluk Argümanı: Çelişkiler Yöntemin Başarısızlığıdır Aynı ayetten, aynı hadisten mezheplerin birbirini dışlayan hükümler çıkarması tesadüf değildir; yöntemin doğasında olan bir sonuçtur. Biri farz derken diğeri sünnet, biri helal derken diğeri haram diyorsa, ortada Allah'ın tek muradı değil, insan yorumlarının çokluğu vardır. Burada kritik bir ayrım yapmak gerekir: yorumların çok olması doğaldır ve sorun değildir; sorun, bu çok sayıdaki yorumdan birinin "Allah'ın hükmü" diye mutlaklaştırılmasıdır. Dört mezhebin dördü de aynı vahiyden çıktığını ve dördü de mutlak doğru olduğunu iddia ediyorsa, çelişkinin nasıl izah edileceği sorusu cevapsız kalır. Sonsuz Gerileme (Regress) Argümanı Müçtehid hüküm çıkarır, ama hüküm çıkaran da insan olduğuna göre yanılabilir. O halde müçtehidin hükmünü kimin doğrulayacağı sorusu doğar. Bunu denetleyecek "ilahî yetkili" bir üst makam yoksa, müçtehid sadece görüş sahibidir, bağlayıcı değildir. Eğer böyle bir üst makam varsa, onun da denetlenmesi gerekir — ve bu zincir sonsuza kadar uzar. Zinciri durduran tek nokta doğrudan vahiydir; vahiy tamamlandıktan sonra geriye yeni bir insan otoritesi değil, yalnızca metnin kendisi kalır. Sınav Sorusu ve Öğretmen Soyut tartışmayı somutlaştırmak için bir benzetme kuralım: bir öğretmenin hazırladığı hatalı bir soruya, sırf öğretmen hazırladı diye "doğrudur" demek düşünsel bir teslimiyettir. Aynı şekilde, mezhep ve hadis literatürünü -insan ürünü olmalarına rağmen- sorgulanamaz kabul etmek de aynı teslimiyetin dinî versiyonudur. Bu benzetme ileri götürülür: mezhep imamlarının kendileri, kendi adlarına kurulan mezhebin sonraki sınavından geçirilse, büyük ihtimalle başarısız olurlardı — çünkü mezhepler zamanla eklenen ve çıkarılan içeriklerle kurucularından uzaklaşmıştır. Hesap Ayeti ve Sorumluluğun Kaynağı "Şüphesiz o sana ve kavmine bir öğüttür; ileride sorulacaksınız" (Zuhruf 44) ayeti, hesabın doğrudan Kur'an üzerinden sorulacağını bildirir. Sorumluluğun dayandığı kaynak neyse meşruiyetin de ona ait olması gerektiğini savunur: sınavı hangi kitaptan yapılacaksa, öğrencinin asıl sorumlu olduğu kitap odur. Bu çerçevede beşerî kaynaklara uymak hesap ölçütüyle çelişir. "Terk Edilmiş Kur'an" Argümanı Furkan 30. ayetteki Resul'ün şikâyeti kavminin Kur'an'ı "terk edilmiş" edinmesinde terk etmek yalnızca okumamak değil, metnin yerine aracı otoriteler koymak, onu ritüele indirgemek ya da anlamak yerine klasik yorumlara hapsetmektir. Buna göre mezhep ve hadis literatürüne uyup Kur'an'ı yeterli görmemek işlevsel bir terk etme biçimidir. Otorite Vahye mi, Yoruma mı Aittir? Din, Allah'ın doğrudan sözüne mi, yoksa o söz hakkında konuşan insanların otoritesine mi teslimiyettir? Müçtehidlik, müceddidlik gibi unvanlar Kur'an'da temellendirilememiştir dolayısıyla ilahî değil beşerî ve eleştiriye açıktırlar bu unvanlar tarihsel olarak fiilen bir tür meşruiyet/otorite tekeli inşa etmiş ticarethanelerdir. Üstelik müçtehidi mutlak ilan edilen kişilerden hiçbirisinin aklının ve bilgisinin alamayacağı şeyler klonlama, laboratuar eti, yapay zeka gibi günümüzde yapılmaktadırlar müçtehidi mutlak ilan edilen kişiler basit, sıradan, kolay şeylerle ilgilenmişken zor konular günümüze düşüyorsa müçtehidi mutlak ilan edilen kişiler nasıl günümüzde yaşayan kişilerin üstünde olsun ve günümüzde yaşayan kişiler nasıl onlara uysun okuma yazma bilen kişi dersler konusunda okuma yazma bilmeyen kişiye uyar mı ki günümüzde yaşayan kişiler müçtehidi mutlak ilan edilen kişilere uysunlar? Zira müçtehidi mutlak ilan edilen kişilerle günümüzde yaşayan kişileri kıyaslarsak müçtehidi mutlak ilan edilen her 4 mezhep imamınında okuma yazma bilmeyen kişilerden farkı yoktur. Haliyle, aracısız biçimde doğrudan vahye -Kur'an'a- yönelmek ve beşerî yorumları bağlayıcı din olarak değil, eleştiriye açık insan çabası olarak görmek gerekir. Aksi takdirde bir matematik öğretmeninin de bir öğrenciden üstelik okuma yazması olmayan ilkokul 1. sınıf öğrencisinden matematik eğitimi alması gerekir. Zira her dört mezhep imamının günümüzde yaşayan kişilere göre okuma yazması olmayan kişilerden farkı yoktur.

Yorumlar

Başa Dön