"Yarınki gazeteler bugünkülerden daha az okunacak, çünkü yarın ben ölmüş olacağım." - Mark Twain"

Kötülüğe İyilikle Karşılık Vermek

yazı resim

İnsanlık tarihi boyunca toplumların ayakta kalmasını sağlayan en temel dinamiklerden biri, bireyler arasındaki karşılıklı güven ve iyilik duygusudur. Bu duygunun en yüce ifadesini ise İslam ahlak anlayışında bulmak mümkündür. Zira İslam, insanı yalnızca hukukî bir varlık olarak değil, aynı zamanda ahlakî bir özne olarak ele alır ve ona dünyada ve ahirette yücelmenin yolunu güzel ahlakta gösterir. İslam'ın güzel ahlak anlayışının belki de en zorlu ve en kıymetli boyutu, kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunabilmektir. Burada, söz konusu erdemi İslam'ın temel değerleri çerçevesinde ele alarak derinlemesine inceleyeceğiz. İyiliğin Kaynağı: Saf Niyet ve İlahî Rıza İslam ahlak anlayışında bir eylemin değeri, yalnızca dış görünüşüyle değil, her şeyden önce onu doğuran niyetle ölçülür. İyilik; bir karşılık beklentisiyle, toplumsal bir prestij kaygısıyla ya da gelecekte işe yarar bir yatırım olarak yapılırsa, özünden uzaklaşır ve değerini yitirir. Gerçek iyilik, yalnızca Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla, hiçbir dünyevî beklenti taşımaksızın yapılandır. Kur'an-ı Kerîm bu hakikati şöyle dile getirir: "Biz sizi yalnızca Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür beklemiyoruz." (İnsan, 9). Bu ayet, saf niyetin ve karşılıksız iyiliğin en güzel tablosunu gözler önüne serer. Karşılıksız iyilik yapmak, insanın nefsini aşmasının ve ilahî ahlakla ahlaklanmasının bir göstergesidir. Çünkü insan tabiatı, verdiğinin karşılığını almaya meyillidir. Bu meylin üstesinden gelebilmek, olgunluğun ve derinliğin işaretidir. Bir mümin iyilik yaptığında, bu iyiliğin karşılığını insandan değil Allah'tan bekler; bu beklenti onu asla hayal kırıklığına uğratmaz. Böylece iyilik, bir döngünün halkası olmaktan çıkar ve kendi başına anlam taşıyan yüce bir eylem hâline gelir. Yapılan İyiliğe Karşılık Vermenin Erdemi İslam, karşılıksız iyiliği en yüksek erdem olarak tanımlarken, yapılan iyiliğe şükran ve vefa ile karşılık vermeyi de bir sorumluluk olarak belirler. İyiliğe karşı duyarsız kalmak yalnızca beşerî bir nezaketsizlik değil, aynı zamanda ilahî bir nankörlük boyutu taşır. Yapılan bir iyiliğe benzer şekilde karşılık vermek; hem o iyiliğin değerini teslim etmek hem de iyilik zincirini sürdürmek anlamına gelir. Bu karşılığı maddi olarak verme imkânı bulunmuyorsa, en azından samimi bir teşekkür bir vefa borcunu ifa etmek bakımından yeterlidir ve büyük önem taşır. Böylece toplumsal dayanışmanın temeli olan karşılıklı güven ve minnet duygusu, kuşaktan kuşağa aktarılmış olur. Kötülüğe İyilikle Karşılık Vermenin Eşsiz Değeri İslam ahlakının en zorlu ve en kıymetli zirvesi, şüphesiz kötülük edene iyilikle mukabele edebilmektir. Bu davranış; sıradan bir iyilik değil, nefsin en derin katmanlarında kök salmış öfke, kırgınlık ve intikam duygularını aşabilmeyi gerektiren olağanüstü bir erdemdir. Kur'an-ı Kerîm bu konuda son derece güçlü bir ilke koyar: "İyilikle kötülük bir değildir. Kötülüğü en güzel şekilde sav. Bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sımsıcak bir dost olur." (Fussilet, 34). Bu ayette ifade edilen hakikat son derece derin bir psikolojik gerçekliğe işaret etmektedir. İnsan, kendisine kötülük etmiş birisinden iyilik gördüğünde bu beklenmedik karşılık, kalbindeki bütün olumsuz duyguları eritir. Düşmanlık yerini hayrete, hayret ise zamanla saygıya ve sevgiye bırakır. Tarihte ve günlük hayatta bunun sayısız örneği yaşanmıştır. Kötülüğe iyilikle karşılık veren kişi; karşısındakini değiştirme, onu değiştirrme ve iki insan arasına düşmanlığın değil sevginin tohumunu ekme gücüne sahiptir. Bu, sosyal ilişkilerdeki en etkili ve en kalıcı değişim yöntemidir. Öte yandan yapılan iyilikler zaman içinde unutulabilir; ancak kötülüğe rağmen yapılan iyilikler, alıcısının zihninde ve gönlünde silinmez izler bırakır. Çünkü bu tür bir iyilik, sıradan bir nezaket pratiği değil, olağanüstü bir insanlık dersidir. Onu yaşayan kişi, o anı ve o insanı ömrü boyunca taşır. Sabrın Gücü: Kötülüğe Direnmenin Yolu İslam'da sabır, edilgen bir katlanma değil; aksine aktif ve bilinçli bir direnç biçimidir. Cahillerle muhatap olunduğunda yüce Allah, müminlere şöyle yol gösterir: "Rahman'ın kulları yeryüzünde alçakgönüllülükle yürürler cahiller onlara laf attığında 'Selam!' derler." (Furkan, 63). Bu ayet, kötülüğe aynı düzeyden karşılık vermenin bir çözüm olmadığını; aksine aşağılanmanın gerçek biçiminin, karşıdakinin düzeyine inmekten ibaret olduğunu bize öğretir. Günlük hayatın akışında anlayışsız, saldırgan ya da kaba insanlarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Bu anlarda insanın içinde iki farklı ses yükselir: Biri nefsin sesi, öfkenin ve pratikte çok daha kolay görünen intikamın sesidir. Diğeri ise aklın ve imanın sesidir; sabrı, sükûneti ve onuru seçen ses. İşte İslam'ın talep ettiği, bu ikinci sesi dinleyebilme olgunluğudur. Böyle bir olgunluğa ulaşan insan, hem kendi iç dünyasını korumuş hem de toplumsal ilişkilerini olgunlukla yönetmiş olur. Sabır aynı zamanda öfkeyi yönetme sanatıdır. Affetmek: En Yüce Güç Kötülüğe karşı iyilik zincirinin en parlak halkası affetmektir. Af; zayıflığın değil, bilakis büyük bir iç gücün ve ruhsal olgunluğun tezahürüdür. Kur'an-ı Kerîm affı övgüyle zikreder: "Kim affeder ve ıslah ederse, onun ecri Allah'a aittir." (Şura, 40). Allah'ın af ve mükâfatıyla dengelendiğinde, kötülüğün oluşturduğu acının bir anlam kazandığı görülür; zira o acı, insanı olgunlaştıran ve onu yücelten bir sınav hâline gelir. Affetmek; hem bireysel hem de toplumsal açıdan son derece işlevsel bir erdemdir. Bireysel düzeyde, insanı öfkenin ve kırgınlığın oluşturduğu ruhsal yükten kurtarır. Kırgınlıkları içinde taşıyan insan, aslında ağır bir yükü sırtında taşıyor demektir. Affetmek ise bu yükü bırakmaktır. Toplumsal düzeyde ise af; kırılan köprüleri onarır, soğuyan ilişkileri ısıtır ve toplumsal dokunun yıpranmasını önler. Akrabalık ilişkileri bu açıdan özellikle hassas bir zemin oluşturmaktadır. Zamanla biriken küçük kırgınlıklar, yanlış anlaşılmalar ve iletişimsizlikler; akrabalar arasında derin uçurumlar açabilir. Bu uçurumların kapanması çoğu zaman bir tarafın cesurca atacağı af adımına bağlıdır. Bu adımı atabilmek ise yalnızca güçlü ve erdemli bir karakterin işidir. Kötülüğe Kötülükle Karşılık Vermenin Toplumsal Bedeli İnsan nefsine en kolay ve en cazip gelen tepki, kötülüğe aynıyla karşılık vermektir. Bu tepki anlık bir rahatlama sağlayabilir; ancak uzun vadede ilişkileri tahrip eder, toplumsal bağları zayıflatır ve insanı kendi değerlerinden uzaklaştırır. Dahası kötülüğe kötülükle karşılık veren kişi, başlangıçta haksız olan tarafın düzeyine inmiş olur ve bu durum ahlakî üstünlüğü elinden alır. Kötülüğe karşılık vermenin toplumsal bedeli bireysel ilişkilerin çok ötesine geçmektedir. Bireyler arasındaki küçük çatışmalar, aileler ve topluluklar arasında uzun soluklu anlaşmazlıklara dönüşebilir. Oysa erdemli bir mümin, bu kısır döngüyü kırma sorumluluğunu taşır. Onun tavrı yalnızca kendisini değil, çevresindeki insanları da etkiler ve toplumda adalet, güven ve merhamet ikliminin oluşmasına zemin hazırlar. Güzel Ahlak Bir Tercih Meselesidir İslam'ın güzel ahlak anlayışı; iyiliği karşılıksız yapmayı, yapılan iyiliklere şükranla karşılık vermeyi, kötülüklere sabırla ve af ile mukabele etmeyi ve cahillerin seviyesine inmemeyi emreder. Tüm bu erdemler, insanı yalnızca ahirette değil dünyada da yüceltir; onu kendi iç dünyasında huzura kavuşturur ve toplumda güvenilir, saygın bir varlık hâline getirir. Kötülüğe iyilikle karşılık vermek; sıradan bir refleks değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih öfkeye değil, hikmete; anlık tatmine değil, kalıcı güzelliklere yaslanır. İnsanın bu tercihi yapabilmesi için güçlü bir iman, sağlam bir irade ve derin bir iç olgunluk gerekmektedir. İşte İslam'ın Müslümandan talep ettiği ve onu diğer insanlardan ayıran nitelik de tam olarak budur: Kolay olanı değil, güzel olanı seçebilme cesareti ve olgunluğu. Güzel ahlak; bireyin Allah ile olan bağını derinleştiren, insanlarla olan ilişkilerini olgunlaştıran ve içinde yaşadığı toplumu daha huzurlu, daha adil ve daha merhametli kılan evrensel bir değerdir. Müslüman bu değeri yalnızca bilmekle yetinmez; onu her gün, her ortamda ve her ilişkide yaşayarak insanlığa en güzel örneği sunmaya çalışır.

Yorumlar

Başa Dön