İslam tarihinde yerleşik hale gelmiş bir kanaat vardır: Bazı seçkin kulların —velilerin, evliyanın, salih zatların— öldükten sonra da bir tür etkinlik sürdürdüğü, insanların dualarına kulak verdiği, sıkıntılarını giderdiği, hatta dünya işlerinde fiilî bir rol oynadığı düşünülür. Bu inanışa göre ölüm, bu kişiler için bir son değil, yalnızca bir hâl değişimidir; onlar kabirlerinde "diri" sayılır ve kendilerine yönelen talepleri bir şekilde işleyip cevaplayabilirler. Burada söz konusu inanışın Kur'an'ın ortaya koyduğu tevhid anlayışıyla temelden çeliştiğini ortaya koyacağız. Ölünün tasarrufu inancı, tek bir ayete bile dayanmayan, buna karşılık pek çok ayetle doğrudan çatışan, sonradan oluşmuş bir kabuldür. Burada üç eksende ilerleyeceğiz: (1) tasarrufun mahiyeti ve Allah'a has oluşu, (2) gaybın yalnızca Allah'a ait olması ve bunun ölünün "bilme" iddiasıyla çelişkisi, (3) şefaat kavramının doğru anlaşılmasının ölü tasarrufu iddiasını nasıl geçersiz kıldığı. Tasarruf Kavramının Anlamı ve Sahibi Tasarruf, bir şey üzerinde irade ve güç sahibi olarak müdahale edebilme yetkisidir. Bu yetkinin sahibi olmak, iki şeyi zorunlu kılar: bilgi ve kudret. Bir kimsenin başka birinin durumuna müdahale edebilmesi için önce onun hâlini bilmesi, sonra da o hâle etki edecek güce sahip olması gerekir. Kur'an, bu iki unsuru da yalnızca Allah'a tahsis eder. Fâtır Sûresi'nin 13. ayeti, Allah'tan başka çağrılan hiçbir varlığın —bir çekirdek zarı kadar dahi— hiçbir şeye malik olmadığını, göklerde ve yerde ortaklıklarının bulunmadığını ve Allah'a yardımcı olamayacaklarını bildirir. Bu ayet dört ihtimali topluca reddeder: mülkiyet, ortaklık, yardımcılık ve tasarruf. Dolayısıyla "Allah bazı kullarına tasarruf yetkisi devretmiştir" biçimindeki bir yaklaşım, ayetin kurduğu mantığın tam karşısında durur; çünkü ayet zaten böyle bir devrin mümkün olmadığını söylemektedir. Burada önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekir: Kur'an, onlarca resul ve salih kuldan bahseder, fakat bunlardan hiçbirinin ölümünden sonra dünyayı yönettiği, dua kabul ettiği ya da insanların sıkıntısını giderdiği söylenmez. Eğer bu, imanın önemli bir rüknü olsaydı, Kur'an'ın bu kadar önemli bir konuda sessiz bırakması düşünülemezdi. Vahiy, akide açısından hayati bir meseleyi ima yoluyla değil, açık ifadeyle bildirir. Bu sükût, aksine, böyle bir inancın vahiyle bir ilgisinin olmadığının kanıtıdır. Meselenin bir de fiziksel-mantıksal boyutu vardır: Hayattayken kendi bedeninin en temel işlevlerini —örneğin sindirim sistemini— kontrol edemeyen, hastalandığında çaresiz kalan, felç olduğunda başkasının bakımına muhtaç hâle gelen bir insanın, öldükten sonra birdenbire evrensel bir yönetim gücüne sahip olduğunu iddia etmek, akılla da bağdaşmaz. Hayattayken sahip olunmayan bir kudretin, ölümle birlikte kazanılması, hiçbir mantıksal temele oturmaz. Gayb Bilgisi ve "Bilme" Sorunu Tasarruf iddiasının zımnen varsaydığı bir şey vardır: Tasarruf sahibi olduğu iddia edilen ölü kişinin, kendisine yönelen talebi bilmesi gerekir. Oysa Neml Sûresi'nin 65. ayeti açıkça "göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez" der. Bu ayet, dünyanın dört bir yanından gelen sayısız talebi aynı anda işitip anlayabilme iddiasını temelinden çürütür. Bir kişinin binlerce kilometre uzaktaki, farklı dillerde, farklı zamanlarda dile getirilen dualarını eş zamanlı olarak duyabilmesi, bizatihi gayb bilgisine sahip olmayı gerektirir; bu ise Kur'an'ın açıkça Allah'a tahsis ettiği bir sıfattır. Burada mesele yalnızca "duyabilir mi" sorusu değildir; asıl mesele şudur: Eğer bir varlık Allah'tan başka gaybı biliyorsa, Allah'ın gayb konusundaki tekliği fiilen ortadan kalkmış olur. Ahkaf Sûresi'nin 5. ayeti bu noktayı sertçe vurgular: Allah'ı bırakıp, kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimselere yalvarandan daha sapık kim olabilir? Oysa onlar bunların yalvardıklarından habersizdirler. Bu ayet, ölünün hem cevap verme kudretinden hem de talebi bilme imkânından mahrum olduğunu iki yönlü olarak ortaya koyar. Buradan çıkan sonuç açıktır: Ölünün tasarrufu iddiası, aslında gizlice bir gayb bilgisi iddiasını da içinde taşır. Fakat Kur'an, gaybın anahtarlarının yalnızca Allah katında olduğunu tekrar tekrar bildirir. Dolayısıyla ölünün tasarrufuna inanmak, doğrudan doğruya gaybın da paylaşılabilir olduğunu kabul etmek anlamına gelir ki bu, tevhidin gayb boyutunu da zedeler. Şefaat Kavramının Yanlış Yorumlanması Ölünün tasarrufu inancını besleyen en önemli kavramsal dayanaklardan biri şefaattir. Ancak Kur'an'ın şefaat anlayışı, bu inancı desteklemek şöyle dursun, tam tersine çürütür. Zümer Sûresi'nin 43-44. ayetleri şefaatin bütünüyle Allah'a ait olduğunu, Allah'tan başka şefaatçi edinmenin akılsızlık olduğunu bildirir. Secde Sûresi'nin 4. ayeti ise "sizin O'ndan başka bir veliniz ve şefaatçiniz yoktur" diyerek bu hükmü pekiştirir. Bazı ayetlerde geçen "Allah'ın izniyle" ifadesi, sık sık yanlış yorumlanarak sanki bazı kullara bağımsız bir şefaat yetkisi verilmiş gibi anlaşılır. Oysa Tâhâ Sûresi'nin 109. ayeti bu izin şartını iki katmanlı olarak sunar: Hem şefaat edecek kişi Allah'ın izin verdiği kişi olmalıdır, hem de şefaat edilecek kişi Allah'ın razı olduğu kişi olmalıdır. Bu durumda ortada bağımsız bir irade kalmaz; her iki uçta da belirleyici olan yine Allah'ın kendi iradesidir. Enbiya Sûresi'nin 26-28. ayetleri meleklerin bile bu konuda tamamen Allah'a bağımlı olduğunu, O'nun sözünün önüne geçemeyeceklerini ve yalnızca razı olduğu kimseye şefaat edebileceklerini bildirir. Bu çerçevede ölünün tasarrufu iddiası ile şefaat kavramı arasındaki ilişki netleşir: Eğer melekler gibi Allah katında yüksek mertebeye sahip varlıklar bile bağımsız bir yetkiye sahip değilse, ölmüş bir insanın kendiliğinden tasarruf sahibi olması hiç mümkün değildir. Şefaatin "Allah'ın izniyle" gerçekleşmesi, aracıya bir yetki vermek değil, tam tersine bütün yetkinin Allah'ta toplandığını göstermektedir. Tarihsel ve Ampirik Sınama Teolojik argümanların yanında, iddianın kendi içindeki tutarlılığını sınayan ampirik bir soru da sorulabilir: Eğer ölüler gerçekten dünya işlerine müdahale edebiliyorsa, bu müdahalenin sonuçları nerede görülmektedir? Tarih boyunca sayısız imparatorluk, hükümdar ve toplum çökmüş, savaşlar, adaletsizlikler ve felaketler yaşanmıştır. Eğer görünmez bir yönetim katmanı fiilen işliyor olsaydı, bu düzensizliklerin bu denli yaygın ve süreklilik arz etmesi beklenmezdi. Üstelik Süleyman Şah'ın kabri dahi birkaç defa yer değiştirmiştir. Bu gözlem tek başına delil teşkil etmese de, iddianın pratik sonuçları ile teolojik varsayımı arasındaki tutarsızlığı göstermesi bakımından dikkate değerdir. Tevhidin Otorite Boyutu Ölünün tasarrufu inancı, Kur'an'ın kurduğu tek merkezli kâinat anlayışına ikinci, görünmez bir yönetim katmanı eklemektedir. Kur'an'da Allah; yaratan, yaşatan, öldüren, yöneten, hükmeden, duayı işiten ve yardım eden tek merci olarak tanıtılır. Bu fiillerin hiçbirine "ve ayrıca kabirdeki bazı seçkin kullar da Allah'ın izniyle katılır" şeklinde bir ek yapılmaz. Tevhid yalnızca ibadetin tek bir varlığa özgülenmesi değildir; aynı zamanda otoritenin de bölünmez, devredilmez ve miras bırakılamaz oluşunu kabul etmektir. Ölünün tasarrufu iddiası, farkında olunsun ya da olunmasın, Allah'a ait olan bilme, işitme, cevap verme ve müdahale etme sıfatlarını başka bir varlığa da yüklemektedir. Bu ise, ne kadar iyi niyetle ve saygıyla yapılırsa yapılsın, tevhidin otorite boyutunu zedeleyen bir kabuldür. Kur'an'ın sustuğu yerde konuşan, kendi başına yeni bir din dili üretmiş olur; oysa akidenin ölçüsü, insan tasavvurları değil, doğrudan vahyin kendisidir. Ölünün Tasarrufu İnancını Benimseyenlerin Cevaplaması Gereken Sorular Kur'an'ın ortaya koyduğu tevhid anlayışı karşısında, ölülerin dünya üzerinde tasarrufta bulunduğunu savunanların şu sorulara tutarlı cevap vermeleri gerekir:
- Ölüm, insana hayatta sahip olmadığı hangi yetkiyi kazandırmaktadır? Hayattayken insan kendi bedenini dahi tam anlamıyla yönetemez. Kalbinin atmasını, hücrelerinin çalışmasını, sindirim sistemini, bağışıklık sistemini veya yaşlanmasını iradesiyle kontrol edemez. Hastalanır, felç olur, başkasının yardımına muhtaç hâle gelir. Böyle bir insanın, öldükten sonra bir anda dünyanın dört bir yanındaki insanların dualarını işiten, ihtiyaçlarını bilen ve onlara müdahale edebilen bir varlığa dönüştüğü iddiası hangi vahiy deliline ve hangi mantıksal temele dayanmaktadır? Ölüm, sahip olunmayan bir kudreti nasıl kazandırmaktadır?
- Dünya çapındaki zulümler karşısında bu tasarruf neden görülmemektedir? Eğer kabirde bulunan bazı kimseler gerçekten Allah'ın izniyle dünya işlerine müdahale edebiliyorsa; Filistin'deki zulüm neden sona ermemektedir? Arakan Müslümanları neden korunamamaktadır? Açlık, savaş ve büyük felaketler neden devam etmektedir? "Allah izin vermedi" cevabı, aslında bütün tasarrufun zaten yalnız Allah'a ait olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Bu durumda ölüye fiilen atfedilen bağımsız bir etkinlikten söz etmek mümkün değildir.
- Kabirlerini bile koruyamayanların dünyayı yönettiği nasıl söylenebilir? Tasarruf sahibi olduğu ileri sürülen kişilerin kabirleri dahi tarih boyunca çeşitli sebeplerle taşınmış, yıkılmış veya yerleri değiştirilmiştir. Buna örnek olarak: Süleyman Şah'ın kabrinin yeri neden birkaç kere değişti. Said Nursi'nin Urfa Halil İbrahim Dergahı'ndaki mezarı neden yıkıldı. Neden darbeciler önce Afyon's sonra Isparta Şehir Mezarlığı'na götürdüler buradan neden Mustafa Pestil buldu ve sonra Isparta Sav Davraz Dağı'na götürüldü. Neden buranın da bilinmesi üzerine Isparta Barla Köyü'ne Çam Dağı'na götürülüp defnedildi. Neden 5 kere nefyedildi 4 kere defnedildi? Hepsinde de kendini koruyamadı. Kendi kabirlerinin yerini dahi muhafaza edemeyen kimselerin bütün dünyaya tasarruf ettikleri nasıl ileri sürülebilir? Bu soru tek başına bir delil değildir; ancak iddianın kendi içinde ciddi bir tutarlılık problemi taşıdığını göstermektedir.