"Kitaplar aynalardır; içlerinde yalnızca kendimizi görürüz. — Carlos Ruiz Zafón"

Kimsin Sen

Ekranın ardına saklanarak dünyadan kaçan ünlü bir yazar, lüks rezidansındaki kirli ve çürümüş sabaha uyanır. Dışarıda bilgece gülümseyen yüzüyle içeride titreyen, parçalanmış benliği arasındaki uçurum büyür. Güneş, gecenin siperlerini yıkarken onu kendi karanlığıyla yüzleşmeye zorlar.

yazı resim

*Bir tuşa basarsın, sonra bir sonrakine... Ekranın ışığı gözlerini yakar ama ruhundaki karanlığı örter. Işık arttıkça dünya silinir, dünya silindikçe sen yok olursun. Aslında bütün mesele de bu silinme isteği değil mi? Kendini bir kelimenin arkasına saklayıp, oradan dünyaya dil çıkarmak... Ama güneş doğunca o siperler yıkılıyor işte.*

Gözlerimi açtığımda oda yine o terbiyesiz, o çiğ gün ışığıyla dolmuştu. Tavanımdaki o ince çatlak, sanki gece boyu ben uyurken daha da derinleşmiş, bana "bak," diyordu, "sen de tam buradan kırılacaksın." Şehrin en lüks rezidansındaymışım... Ne büyük yalan! Tasarım koltukların üzerindeki o parmak kalınlığındaki toza, şu köşede devrilmiş duran boş şişelerin o ekşi leş kokusuna bir bakın. Dışarıdaki o dev reklamlarda, elleri çenesinde bilgece gülümseyen o dahi yazar ben miyim, yoksa bu pisliğin içinde uyanıp elinin titremesini durdurmaya çalışan şu zavallı mı? "Hala nefes alabiliyorsun seni sahtekar," dedi o ses. Cellat, o kadife koltuğa tünemiş, olmayan sigarasının dumanını tam suratımın ortasına üflüyordu. Benden daha diriydi bu hayalet, benden daha gerçekti. Çünkü benim aksime onun saklayacak bir maskesi yoktu. "Git buradan," diye fısıldadım. Sesim, sanki boğazıma cam kırıkları dolmuş gibi pürüzlüydü. "Giderim Görkem, giderim de... Şu omuzlarındaki o muazzam başarı yüküyle ne yapacaksın?" Yerinden kalktı, masadaki o parlayan kristal heykelciğe, o kutsal ödüle yavaşça vurdu. Çıkan o tiz ses beynimin içinde bir çivi gibi yankılandı. "Bak şuna... Herkes 'aydın yazar' diyor, 'geleceğin ışığı' diyor. Ama şu titreyen ellerini görselerdi, o taptıkları dahinin aslında bir kadeh bulanıklığa ne kadar muhtaç olduğunu anlarlar mıydı? Sen aydın falan değilsin Görkem. Sen sadece kendi karanlığını güzel kelimelerle pazarlayan, dikişleri patlamış bir sahtekarsın." Çekmeceye uzandım. Parmaklarım şişenin soğuk camına çarptığında, omuzlarımdaki o görünmez baskı bir anlığına hafifler gibi oldu. Bu bir keyif değildi, hayır. Bu, hayata tahammül edebilmek için ödediğim o zorunlu harçtı. Gün boyu o maskeyi taşıyacaktım yine. İmza günlerinde, o budala kameraların önünde insan ruhunun derinliklerini anlatacaktım. İnsanlar gözlerimin içine bakıp hayatın anlamını sorarken, ben sadece akşamın o zifiri karanlığına sığınıp bu yükü fırlatıp atmanın hesabını yapacaktım. Ne büyük trajedi ama! Dünyayı aydınlatmaya çalışırken kendi odasının ışığını açmaya korkmak…

Gece nihayet o karanlık yüzünü gösterdiğinde, kendimi o lüks arabanın içine fırlattım. Cellat yine oradaydı, mor ışıkların altında sırıtan o arsız gölgesiyle. "Dayanamıyorum," dedim. Sesim kendi kulaklarıma bile bir müsamere repliği gibi geliyordu. Şehrin ışıkları camdan aşağı erimiş bir plastik gibi akarken, omuzlarımdaki başarı yükü göğüs kafesimi çatırtatıyordu. "İç Görkem," diye fısıldadı Cellat, sesi arabanın kükreyişine karışırken. "İç ki şu sahte aydınlık biraz daha bulansın. İç ki o gökyüzüne tekrar dokunabildiğini, o çocukluktaki gibi masum kalabildiğini san." Şişeyi kafama diktiğimde yolun çizgileri birbirine girdi, dünya haysiyetimi kaybettim. Direksiyonu kırdığımda duyduğum şey bir çığlık mıydı? Hayır baylar, sadece bir cam kırılması. O kadar basit, o kadar haysiyetsizce. Hava yastığı yüzüme patladığında hissettiğim o beyazlık suratıma inen sert ve pudralı bir tokattı. Sonra her şey sustu. Ya da ben öyle sandım. Tam o karanlığın ortasında, zihninin en keskin kuytusundan yankılandı. Aferin," dedi, sesi cam kırıklarının arasından sızan soğuk bir rüzgar gibiydi. "İşte beklediğin o meşhur final, o muazzam devrilme. İki kere iki dört eder baylar, bir bağımlının sonu da işte bu haysiyetsiz hava yastığına çarpar. Bak, bembeyaz bir boşluk... Tam senin iç dünyana göre, değil mi? Sakın dürüstlükten bahsetme şimdi bana. Bu sessizlik dürüstlük değil, sadece pillerin bitti. Bir sonraki uyanışında yine o ilk halkayı, o ilk kadehi arayacaksın. Sen tutunamadın bile, sen sadece bu metal yığınıyla birlikte yere çakılmayı becerdin. Hadi, uyu şimdi! Uyanınca bu kazayı da bir başarı hikayesi gibi anlatırsın o olmayan dostlarına."

Gözlerimi açtığımda dünya yoktu sanki ve sadece o boğaz yakan, o göz alan, o arsız ve çıplak beyazlık vardı. Ağzımda metalik, paslı bir tat... Kendi kanımın tadı. Ciğerlerime çektiğim her nefes, göğüs kafesime doldurulmuş binlerce iğne ucu gibi batıyordu. Sanırım ölmek, bu uyanıştan çok daha dürüst bir işti. Ama hayır baylar, kaderin de kendine has bir mizah anlayışı var. Beni o hurda yığınının, o demir leşinin içinden söküp almış, bu bembeyaz çarşafların ortasına bir ibret vesikası gibi fırlatmıştı. "Hala buradasın Görkem," dedi o ses. Cellat, o iğrenç plastik sandalyeye bir sinek gibi yapışmıştı, ayaklarını sallayarak bana bakıyordu. Üzerindeki o karanlık, odanın sahte aydınlığıyla resmen alay ediyordu. "Gördün mü?" dedi, sesi sargıların altından beynime bir zehir gibi sızarak. "Ölmeyi bile dahiyane bir finale dönüştüremedin. Bir neslin sesi, çağın dahisi... Bak şu haline. Bir et yığını gibi buraya çivilenmişsin. Ne o? O pırıltılı makalelerin, o sahte derinliğin seni bu yataktan kaldırabiliyor mu? Kalk da bir 'aydınlanma' nutku çek bize!" "Sus," diye hırıldadım. Sesim boğazımdan sökülen bir taş parçası gibi çıktı. "Niye susayım?" diye kükredi Cellat, yerinden kalkıp yatağımın dibine kadar sokularak. "Asıl şimdi konuşacağız! Dışarıda herkes 'Görkem Bey kaza yaptı' diye yas tutuyor. Kimse bilmiyor ki sen aslında o direksiyonu kendinden kaçmak için kırdın. Sen o alkolü, o sahte ışıkların altında erimemek için içtin. Sen bir dahi değilsin Görkem, sen sadece karanlığını iyi pazarlayan bir tüccarsın! Bunu asla unutma." O sırada kapı yavaşça aralandı. Mina girdi içeri. Onun odaya girişiyle birlikte Cellat’ın kahkahası daha da tizleşti. Mina... Hayatımda kalan son saf, son el değmemiş şey. Yüzünde o kahredici endişe, gözlerinde haftalardır dökülmeyi bekleyen o yaşlar... Bana doğru koştu. Elimi tutmak için uzandı ama ben elimi bir yılan görmüş gibi geri çektim. "Görkem..." diye fısıldadı, sesi titreyerek. "Çok korktum. Neden yaptın bunu? Neden o kadar hızlıydın?" Gözyaşları yanaklarından aşağı süzülürken, içimde bir yerlerde o eski Görkem "sarıl ona" diye yalvarıyordu. Mutlu olmak istiyordum baylar, yemin ederim sadece huzurlu bir uyku çekmek ve Mina’nın saçlarının kokusunda kaybolmak istiyordum. Ama bağımlı bir beyin, mutluluğu bir tehdit olarak algılar. Mutluluk bir zayıflıktır, bir dikiş yeridir ve benim Cellat’ım o dikişleri sevmez. "Bak şuna," diye fısıldadı Cellat kulağıma, Mina’nın ağlayan yüzüne bakıp pis pis sırıtarak. "Seni kurtaracağını mı sanıyorsun? Şu sulu gözlü şefkat mi dikecek senin ruhunu? Söyle ona Görkem! Söyle; 'Ben o her gece şişenin dibinde kaybolan, sabahları titreyen ellerini senden saklayan o zavallıyım' de! Onu da bu pisliğe mi bulaştıracaksın? Sen bir parazitsin Görkem, kimi seversen onu kurutursun!" "Neden buradasın Mina?" dedim. Sesimi bir zımpara kağıdı gibi sertleştirdim. "Ne demek neden buradasın Görkem? Sevgilinim ben senin..."
"Boşuna beklemişsin," dedim, dişlerimin arasından sızan o kanlı tükürükle. "Beni böyle görmeni istemiyorum sanma, seni görmek istemiyorum. Bu kaza bir hata değildi Mina. Anlıyor musun? Ben buyum. O senin hayran olduğun satırlar, o bilge duruşlar... Hepsi senin gibi budalaları kandırmak içindi. Ben sadece o şişenin dibindeki sessizliği seviyorum, seni değil. Git ve o temiz dünyanda kendine başka bir 'aydın' bul. Benim dikişlerim tutmaz."
"Yalan söylüyorsun!" diye bağırdı Mina. Hıçkırıkları artık birer isyana dönüşmüştü. "Bana öyle bakma Görkem, o gözlerindeki acıyı görüyorum. Benden kaçmaya çalışıyorsun, kendinden kaçtığın gibi! Ama ben bırakmayacağım, bu enkazın altından seni çekip çıkaracağım!" Cellat odanın içinde zıplıyor, masadaki serum şişelerine vurarak tempo tutuyordu. "Vay vay vay! Ne büyük dram! Bak Görkem, seni kurtaracağını sanıyor. Şu bembeyaz elleriyle senin o zift dolu ruhunu yıkayacakmış! Anlatsana ona o mahzeni, anlatsana o tozlu şişeleri! Söylesene; 'Ben o senin tanıdığın adamın cesediyim' diye!" "Çık dışarı Mina!" diye bağırdım. Kaburgalarımdaki sızı beynime vurdu. "Seni sevmiyorum, anlıyor musun? Senin o bayat merhametinden iğreniyorum! Beni bir projeye dönüştürmene izin vermeyeceğim. Sen sadece bir dekordun o yalan hayatımda. Şimdi dekor yıkıldı, oyun bitti. Git!" Mina’nın yüzündeki o ışık söndü. Elimi tutmaya çalışan parmakları havada asılı kaldı. O an baylar, o an kalbindeki o dikişlerin tek tek söküldüğünü duydum. Biz aynı anda ağlıyorduk; o kaybettiği aşkı için, ben ise kaybettiğim son insanlık kırıntısı için.
Mina kapıya doğru sendeledi, son bir kez arkasına baktı. Gözlerinde "neden?" diyen o devasa soru işaretiyle çıktı gitti. Kapı kapandığında, odadaki o sahte aydınlık da onunla beraber gitti. Cellat yanıma uzandı, buz gibi elini omzuma koydu. "Şimdi gerçekten baş başayız Görkem," dedi fısıldayarak. "Ne dahi, ne aydın, ne de sevgili... Sadece biz ve o kutsal karanlığımız. Bak, tertemiz oldun. Hiç kimse kalmadı. Şimdi o şişenin dibine daha rahat gömülebilirsin." O sırada doktor girdi içeri. "Görkem Bey, dikişleriniz..." "Beni dikmeye çalışmayın doktor," dedim, sesim artık sadece bir hırıltıydı. "Siz ancak bir eti onarırsınız. Oysa ben köküne kadar çürümüş bir düşünceyim. İçimdeki bu söküğü hangi iplik tutar? Bırakın, parçalarım ait olduğu yerde, o karanlıkta kalsın." Cellat kahkahalarla odayı inletirken, ben o bembeyaz boşluğun içinde, kendi yeraltıma ilk dikişi kendim attım.

Asansörün aynasındaki o yabancıya baktım. Yüzündeki sargılar, sanki bir sahtekarın maskesi düşmesin diye aceleyle atılmış dikişler gibi duruyordu. "Bak şuna," dedi Cellat, asansörün duvarına yaslanmış, dişlerini göstererek sırıtırken. "Hala o 'aydın' duruşunu bozmamaya çalışıyorsun. Oysa şu sargıların altındaki o ezik ifadeyi bir ben biliyorum, bir de şu aynadaki cam parçası. Üzülme Görkem, sargılar çıkar ama o ifade kalır." Anahtarı kilide soktum. Ellerim... Ah o ellerim baylar! Bir hırsızınki kadar titrek, bir suçlununki kadar korkaktı. Kapıyı açtığım an, o hastanenin eczane kokulu ruhsuzluğu yerini o bayat, o bayağı toz ve ekşi şarap kokusuna bıraktı. Bir dostun kollarını beklerken, bir cesedi bekleyen morgun o küf kokulu kucağına düştüm. "Hoş geldin Görkem!" dedi Cellat, benden önce içeri süzülüp o pahalı, o kurumlu kadife koltuğuma oturdu. "Bak, hiçbir şey değişmemiş. Mina’nın o pırıl pırıl elleri buralara değmediği için her şey bıraktığın gibi; kirli, dürüst ve yalnız. Senin gibi bir dahiye de bu yakışırdı zaten. "Evin içinde yavaşça ilerledim. Masanın üzerinde duran o kristal ödül, ikindi güneşinin altında bir cam kırığı gibi parlıyordu. Yanında ise kaza gecesinden kalan o yarım şişe; kurumuş, dibinde siyah bir tortu bırakmış... Cellat yerinden kalkıp şişeyi kavradı ve sanki bir şampanya patlatacakmış gibi havaya kaldırdı. "Şerefine Görkem! Bak, Mina gitti, alkışlar dindi, menajerin arayıp 'Kazadan sonra satışlar patladı, halk bu trajik dahiye bayılıyor' dedi. Ne muazzam bir başarı değil mi? Kendi leşini bile en iyi fiyata okuttun. Sen sadece bir yazar değilsin, sen kendi enkazını bile iyi pazarlayan sahtekarsın! İki kere iki dört eder. Sen öldükçe onlar daha çok okuyacak!"
Mutfak tezgahının üzerinde Mina’dan kalan o tek kişilik kahve fincanını gördüm. İçinde kurumuş bir telve... Dokunmak istedim. O parmak uçlarımdaki o son sıcaklığı, o "insan" olma ihtimalini hissetmek... Ama Cellat elime vurdu. O buz gibi dokunuşu kaburgalarımdaki dikişlere kadar hissettim. "Dokunma!" diye kükredi Cellat. "Onu sen kovdun. 'Seni sevmiyorum, sen sadece bir dekordun' diyen o ağız senin değil miydi? Şimdi o boşluğun tadını çıkar. Bak, oda ne kadar genişledi değil mi? Kimse sana 'içme' demiyor, kimse 'ellerin neden titriyor' diye sormuyor. Özgürsün Görkem! Bir mezarın içindeki kadar özgür..." Masama oturdum. O tozlu, o kibirli koltuğuma. Titreyen ellerimle çekmeceyi açtım. Yeni bir şişe... Mantarın o tık sesi, sessiz odada bir silah patlaması gibi yankılandı. İlk yudumu aldığımda, o boğaz yakan sıvı, dikişlerimin arasından sızan bir zehir gibi ruhuma indi. "Beni dikmeye çalışmayın demiştim," diye fısıldadım, karşımda boş koltukta oturan Cellat'a bakarak. Cellat masanın üzerine oturdu, o da kendi hayali kadehini kaldırdı. "Doğru dedin Görkem! Seni dikemezler. Çünkü sen bir kumaş değil, bir boşluksun. Ve boşluk dikiş tutmaz. Hadi, yaz şimdi! Bu karanlığı da sat onlara. Bakalım kaç baskı yapacak senin şu pespaye yalnızlığın?" Dışarıdaki o ışıklı tabelada hala benim ismim parlıyordu: "Görkem Karan: Çağın En Büyük Aydınlanması." İçeride ise, o karanlığın tam göbeğinde, dikişleri sızlayan bir enkaz ve onun tek sadık dostu Cellat, sessizce kadeh kaldırıyordu.

Yorumlar

Başa Dön