Modern biyoteknoloji, on yıllar içinde insanlığın kendi biyolojik yapısına müdahale kapasitesini önceki çağların hayal sınırlarının çok ötesine taşımıştır. 1996 yılında Dolly adlı koyunun klonlanması bu dönüşümün simgesi hâline gelmiş; bilim dünyasında büyük yankı uyandırırken etik, hukuk, felsefe ve din alanlarında derin sorgulamaları beraberinde getirmiştir. Söz konusu sorgulama, yalnızca teknik bir meselenin ötesinde, insanın kim olduğuna, nereye ait olduğuna ve hangi sınırları aşmaması gerektiğine dair köklü soruları gündeme taşımaktadır. Burada, klonlama meselesini birbiriyle bağlantılı dört temel eksen üzerinden ele alacağız: bilimsel-teknik boyut, İslam ahlakı çerçevesindeki değerlendirme, insan onuruna ilişkin felsefi-etik analiz ve klonlanmış bireyin hukuki statüsü ile aile hukuku bağlamındaki sonuçlar. Bu dört eksen birbirinden bağımsız değil; aksine iç içe geçmiş ve birbirini besleyen bir bütünlük oluşturmaktadır. Organizma düzeyinde üreme amaçlı insan klonlaması, hem İslam'ın temel ilkeleriyle hem de evrensel insan onuru kavramıyla bağdaşmaz; buna karşın gen klonlaması, terapötik uygulamalar ve yetişkin kök hücre araştırmaları gibi alanlar, belirli ahlaki sınırlar çerçevesinde meşru ve hatta teşvik edilmesi gereken çalışmalar olarak değerlendirilebilir. Bu ayrımın yapılamaması hem bilimsel ilerlemenin önünde gereksiz engeller oluşturmakta hem de gerçek tehlikelerin üzerini örterek toplumu yanlış güvenceler içinde bırakmaktadır. Klonlamanın Bilimsel Anatomisi Temel Kavramlar ve Yöntemler Klonlama kavramını doğru değerlendirebilmek için önce onun ne olduğunu, ne olmadığını ve hangi teknik gerçeklikler üzerine inşa edildiğini anlamak gerekmektedir. Biyolojik anlamda klonlama, genetik olarak özdeş kopyalar oluşturma sürecini ifade eder. Bu süreç iki temel biçimde karşımıza çıkar: organizma klonlaması ve gen klonlaması. Her iki yöntem de modern biyolojinin temel araçları olmakla birlikte amaçları, teknikleri ve toplumsal etkileri birbirinden köklü biçimde farklıdır. Organizma klonlamasının memelilerde kullanılan temel tekniği Somatik Hücre Çekirdek Transferi'dir. Bu yöntemde klonlanacak bireyin herhangi bir vücut hücresinden alınan çekirdek, çekirdeği boşaltılmış bir yumurta hücresine aktarılır. Elektrik stimülasyonu ya da kimyasal aktivasyon yoluyla hücrenin bölünmesi sağlanır; oluşan embriyo taşıyıcı bir annenin rahmine yerleştirilir ve süreç başarıyla tamamlanırsa donörün genetik kopyası olan bir birey dünyaya gelir. Bu tekniğin pratikte son derece düşük başarı oranlarına sahip olduğu bilinmektedir. Dolly'nin elde edilmesi için 277 ayrı deneme yapılmış, yalnızca birinde canlı doğum gerçekleşebilmiştir. Düşük başarı oranının arkasında yatan nedenler arasında epigenetik yeniden programlama sorunları, mitokondriyal DNA uyumsuzlukları ve embriyonik gelişim anormallikleri sayılabilir. Nitekim Dolly'nin sağlık durumu, klonlamanın uzun vadeli biyolojik etkileri konusunda tartışmalara yol açmıştır. Doğada Eşeysiz Üreme: Rejenerasyonla Üreme Klonlama tartışmalarında sıklıkla göz ardı edilen ancak konunun doğru anlaşılması bakımından önemli bir biyolojik gerçek mevcuttur. Biyolojide rejenerasyon, esasen kopan ya da zarar gören bir uzvun tamir edilmesi veya yenilenmesi anlamına gelir; kertenkelenin kopan kuyruğunu yeniden oluşturması buna tipik bir örnektir. Ancak bundan farklı olarak planarya solucanlarında ve denizyıldızlarında gözlemlenen süreçte, kopan bir parçadan tamamen yeni ve bağımsız bir canlı oluşmaktadır. Bu süreç biyolojide rejenerasyonla üreme ya da eşeysiz üreme olarak adlandırılır ve klonlamanın temel biyolojik prensibiyle, yani tek bir bireyden genetik olarak özdeş yeni bir bireyin oluşmasıyla, özünde aynı mantığı paylaşır. Bu bilgi klonlama tartışması açısından kritik bir anlam taşır. Çünkü eşeysiz üreme, insanlığın icat ettiği yapay bir süreç değil; Allah'ın yarattığı biyolojik sistemin içinde zaten var olan bir mekanizmadır. Klonlamaya "doğaya aykırı" ya da "Allah'ın düzenine müdahale" gibi gerekçelerle itiraz etmek bu nedenle yetersiz kalır. Asıl mesele, bu mekanizmanın insana uygulanmasının hangi ahlaki, hukuki ve manevi sonuçlar doğurduğudur. Gen Klonlaması ve Terapötik Uygulamalar Gen klonlaması, organizma klonlamasından hem amaç hem de yöntem bakımından ayrılır. Bu teknikte belirli bir DNA parçası izole edilerek çoğaltılır; tüm bir organizmanın kopyasını oluşturmak değil, spesifik genetik bilgiyi çoğaltmak ve kullanmak hedeflenir. İnsülin, büyüme hormonu ve faktör VIII gibi terapötik proteinlerin üretimi; genetiği değiştirilmiş tarım bitkilerinin geliştirilmesi; gen terapi çalışmaları bu tekniğin somut uygulama alanlarını oluşturmaktadır. Terapötik klonlama ise üçüncü bir kategori oluşturur. Bu yöntemde Somatik Hücre Çekirdek Transferi kullanılır; ancak oluşturulan embriyo rahime yerleştirilmez. Erken aşamada kök hücreler izole edilerek hasarlı doku ve organların onarımı için kullanılır. Parkinson, Alzheimer, diyabet ve omurilik yaralanmaları gibi ağır hastalıkların tedavisinde ciddi potansiyel taşıyan bu yaklaşım, embriyo kullanımı nedeniyle ayrı bir etik tartışmanın konusunu oluşturmaktadır. İndüklenmiş Pluripotent Kök Hücreler teknolojisinin gelişmesi ise embriyo oluşturmaya gerek kalmaksızın benzer sonuçlar elde etmeye imkân tanıyarak bu etik sorunu büyük ölçüde aşmıştır. iPSC teknolojisi, İslam biyoetiğinin 'zararı ortadan kaldırmak (izale-i zarar) ve maslahatı gözetmek' ilkesiyle tam bir uyum içindedir. Çünkü bu yöntem, insan hayatının başlangıcı olan embriyoyu imha etmeden (mefsedete yol açmadan), insanlığa şifa üretme (maslahat) imkanı sunmaktadır. İSLAM DİNİNDE YARATMA VE SEBEP Yaratmanın Kur'ani Çerçevesi Klonlamaya ilişkin dini değerlendirmenin sağlıklı yapılabilmesi için İslam dininde "yaratma" kavramının ne anlama geldiğini netleştirmek gerekmektedir. Kur'an'da "halk" olarak ifade edilen yaratma; yoktan var etme ve varlık sistemini kurma anlamını taşır. Bu tanım çerçevesinde insanın yaratma kapasitesi hiçbir zaman mutlak anlamda ele alınamaz. Klonlama yapan bir bilim insanı ne DNA'yı yoktan yaratır ne de canlılığı yoktan var eder. O, mevcut bir canlıdan alınan genetik bilgiyi kullanır. Bu eylem bir ağacın dalını kesip başka bir yere dikmeye benzer; kullanılan madde, enerji ve biyolojik kanunlar zaten mevcuttur. Bilim insanı klonlama yaptığında canlılığı yarattığını söyleyemez; o yalnızca Allah'ın yarattığı kanunları keşfedip kullanmaktadır. Bu gerçeği Saffat Suresi'nin 96. ayeti bütün açıklığıyla ilan eder: "Ve Allah sizi ve yaptığınızı yaratmıştır." Bu ayet son derece kapsamlıdır: Klonlamayı, onu geliştiren insanları, kullandıkları malzemeleri ve fikirleri nihayetinde Allah'ın yaratması içinde konumlandırır. İslam dinindeki 'Halk-Kasb' ayrımı burada tam karşılığını bulur: Canlılığı ve biyolojik yasaları var etmek (Halk) mutlak surette Allah'a aittir; bilim insanının laboratuvardaki eylemi ise sadece bu hazır yasaları bir araya getirmekten ibaret bir yönelmedir (Kasb). Klonlamayı mümkün kılan biyolojik yapıyı insan icat etmemiş, yalnızca keşfetmiştir. Dolayısıyla klonlama Allah'a ortak olmak değil, yaratılmış sistemlerin sınırları içinde işlem yapmaktır. Sebep ile Yaratıcı Arasındaki Fark İnsanlık, sezgisel düzeyde dahi sebep ile yaratıcı arasındaki ayrımı kavrar. Bir çiftçi tohum ektiğinde mahsulü yarattığını iddia etmez; çünkü tohumu, toprağı, suyu ve biyolojik sistemi kendisi oluşturmamıştır. Bir doktor kalbi duran hastayı iyileştirince hayata döndürdüğünü söyleyemez. Bir anne ve baba çocuk sahibi olduğunda kimse onların çocuğu yarattığını ileri sürmez. Aynı mantık klonlama için de geçerlidir. Laboratuvar, anne rahminden farklı bir sebep değildir; her ikisi de daha büyük bir sistemin parçasıdır. Klonlama da sebepler zincirinin farklı bir halkasıdır. Kur'an'ın temel öğretisine göre insan mutlak fail değildir. A'raf Suresi "Allah'ın dilediği dışında kendime fayda ve zarara sahip değilim" derken Tevbe Suresi "Allah'ın bizim için yazdığı dışında bize ulaşmaz" demektedir. Şu soruyu sormak meselenin özünü açıklar: Bir insanın klonlanabilmesi mümkünse, bu imkânı o DNA'nın içine koyan kimdir? Klonlamayı mümkün kılan biyolojik yapıyı insan icat etmemiştir; onu yalnızca keşfetmiştir. Bilim insanı milyarlarca dolarlık laboratuvarlar kurar, binlerce deneme yapar ve sonunda zaten var olan bir hücreyi kopyalayabilir. Fakat tek bir atomu yoktan var edemez, tek bir fizik yasasını oluşturamaz, tek bir ruhu meydana getiremez. Bu nedenle klonlama insanın ilahlığını değil acizliğini gösteren bir faaliyettir. Kopyalama Yanılgısı: İkizler Argümanı Klonlamaya yöneltilen en yaygın itirazlardan biri "aynı insanı tekrar üretmek" kaygısından kaynaklanmaktadır. Bu kaygı, insan kimliğini yalnızca genetik bilgiye indirgeyen bir yanılgıya dayanmaktadır. Oysa tek yumurta ikizleri de genetik olarak neredeyse aynıdır; buna karşın farklı kişiliklere, farklı hayatlara ve farklı bilinçlere sahiptirler. Klonlama gerçekleşse bile ortaya çıkan birey farklı bir zamanda doğacak, farklı bir çevrede büyüyecek, farklı deneyimler yaşayacak ve ayrı bir bilinç geliştirecektir. DNA'nın özdeş olması kişiliğin ve kimliğin özdeş olduğu anlamına gelmez. Teorik klonlama senaryoları incelendiğinde donörle genetik olarak özdeş olan klonun farklı el kullandığı, farklı ilgi alanları geliştirdiği ve donörün hiç yaşamadığı hastalıklara yakalandığı görülmektedir. Epigenetik ve çevresel faktörlerin belirleyiciliği bu örneklerde somut biçimde kendini göstermektedir. İslam dini de bu gerçeği destekler: İnsan salt maddeden ibaret değildir. Ona üflenmiş olan ruh, bedenin ötesinde bir boyutu temsil eder. Genetik özdeşliğin kişisel özdeşliğe dönüşeceği varsayımı hem biyoloji hem de İslam dini açısından geçersizdir. İSLAM AHLAKINDA KLONLAMANIN SINIRLARININ BELİRLENMESİ Meşru Klonlama Alanları İslam, insan ve toplum yararına olan her türlü çalışmayı teşvik eder. Bu yönde yapılan bilimsel araştırmalar, Allah'ın evrene koyduğu yasaların yani sünnetullahın hakikatinin anlaşılması anlamına gelir. Kötü niyetli olmayan ve İslam'ın genel ilkeleriyle çelişmeyen genetik araştırmalar yapmak caizdir; insanlığa hizmet amacıyla yürütülen bu tür çalışmalar ayrıca takdirle karşılanır. Dinen geçerli bir maslahat bulunmak, daha büyük bir mefsedetle çelişmemek, hayvanlara işkence ve eziyet yapmamak ve ekolojik dengeyi bozmamak kaydıyla bakteri, bitki ve hayvanlar üzerinde klonlama teknikleri kullanmak caizdir. Nesli tükenmekte olan hayvanların ihyası ya da neslin ıslahı amacıyla hayvan klonlanabileceği gibi ilaç üretimi amacıyla bakteri, bitki veya hayvan klonlanmasında da dinen sakınca yoktur. Yetişkin kök hücreleri ve kordon kanından elde edilen kök hücreler organ ve doku nakliyle aynı hükümlere tabidir. Doku alınan kişinin maddi veya manevi bir baskıya maruz kalmaması, işlemin sağlığına tehdit oluşturmaması ve alınan doku karşılığında menfaat sağlamaması kaydıyla bu tür kök hücre çalışmaları yapılmasında sakınca yoktur. Embriyonun Statüsü ve İmha Yasağı Terapötik klonlama ya da yalnızca embriyonik kök hücre üretmek amacıyla yapılan klonlama meselesinde durum farklıdır. Klonlama sadece embriyonik kök hücre üretmek için yapılıyor olsa bile embriyo 14 gün içinde, hatta 1 günde dahi imha edilemez. Yalnızca canlı olması, embriyonun imha edilmemesi için yeterli bir gerekçe oluşturur. Zira embriyoyu diğer hücrelerden ayıran özellik, yalnızca canlı olması değil; uygun şartlar altında kendi bütünlüğü içinde gelişerek bağımsız bir insan organizmasına dönüşme potansiyeline sahip olmasıdır. Bu hükmün bilimsel temeli de sağlamdır. Birinci günde sperm ve yumurta birleşmiş, DNA tamamen yeni bir bireye ait hâle gelmiştir. Hücre aktif olarak bölünmeye başlamış, metabolik faaliyet ortaya çıkmış ve embriyonik gen ekspresyonu devreye girmiştir. Bu aşamada bağımsız yaşam yeteneğinin bulunmaması, canlı olmadığı anlamına gelmez; zira pek çok canlı türü erken evrede hayatta kalmak için dış ortama muhtaçtır. Nitekim parazitler ve yavru memeliler de erken evrelerinde bağımlı olmakla birlikte biyolojik anlamda canlıdır. Maide Suresi'nin 32. ayetindeki "Şüphesiz kim bir nefsi bir nefse ya da yeryüzünde bir fesada karşılık olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibidir ve kim yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmış gibidir." ifadesi ile Nisa Suresi'nin 29. ayetindeki "Kendinizi öldürmeyin, şüphesiz Allah size Rahimdir" ifadesi, insan hayatına verilen bu yüksek değerin temel dayanağını oluşturmaktadır. Embriyonun bilinçli biçimde üretilip ardından imha edilmesi bu değerle bağdaşmaz. ÜREME AMAÇLI İNSAN KLONLAMASININ HARAM OLUŞU VE GEREKÇELERİ Çok Sayıda Embriyonun Kaybı Üreme amaçlı insan klonlamasının neden haram olduğunu anlamak için önce teknik gerçekliğe bakmak gerekmektedir. Bu teknik pratikte çok sayıda embriyonun kaybına yol açmaktadır. Dolly örneğinde 277 deneme yapılmış ve yalnızca birinde canlı doğum gerçekleşebilmiştir. İnsan embriyolarının bilinçli biçimde üretilip başarısız deneylerde yok edilmesi, bir önceki bölümde ortaya konan ilkelerle doğrudan çelişmektedir. Canlı olan bir varlığın daha büyük bir amaç uğruna araç olarak kullanılıp imha edilmesi, İslam ahlakının kabul edemeyeceği bir durumdur. Klon Vericinin Çocuğu Hükmündedir: Biyolojik ve Dini Sonuçlar Klonlama meselesinin en az tartışılan ancak en önemli boyutlarından biri, klonlanan bireyin biyolojik ve hukuki statüsüne ilişkindir. Doğada planarya ve denizyıldızı gibi canlılarda görülen eşeysiz üremede, kopan parçadan yeni ve bağımsız bir bireyin oluşması söz konusudur. Klonlama da aynı biyolojik prensipten yararlanır: tek bir bireyden, o bireyin tüm genetik bilgisini taşıyan yeni bir organizma meydana gelir. Bu çerçevede klon, vericinin çocuğu hükmündedir. Bu tespiti kabul ettiğimizde son derece önemli bir fıkhi sonuç kendiliğinden ortaya çıkar. Nisa Suresi'nin 23. ayeti evlilik yasaklarını şu şekilde belirler: "Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, evlerinizde bulunan birleştiğiniz karılarınızdan olan üvey kızlarınız — eğer onlarla birleşmeniz olmamışsa üzerinize bir günah yoktur — ve kendi sulbünüzden oğullarınızın karıları ve iki kız kardeşi bir arada almanız üzerinize haram kılındı. Ancak geçmişte olanlar hariç; şüphesiz Allah Gafurdur, Rahimdir." Klon vericinin çocuğu hükmünde olduğuna göre aralarındaki nesep bağı açıkça kurulmuş demektir. Bu nesep bağı, söz konusu ayetin kapsamındaki hükümleri doğrudan devreye sokar. Biyolojide rejenerasyonla üreme ile klonlamanın aynı temel prensibi paylaştığı göz önünde bulundurulduğunda, bu hükmün hem biyolojik hem de dini açıdan sağlam bir zemine oturduğu görülür. Bu sonucun pratikte doğurduğu karmaşıklıklar son derece derindir. Somatik Hücre Çekirdek Transferi yönteminde çekirdek DNA bir kişiden, mitokondriyal DNA başka birinden ve rahim üçüncü bir kişiden gelmektedir. Bu durum, geleneksel fıkıhtaki 'süt anne' veya 'taşıyıcı anne' tartışmalarını aşan, çoklu bir biyolojik aidiyet krizi doğurur. Ancak nesebin (soy bağının) genetik kimliğin temel taşıyıcısı çekirdek DNA olduğu için, klonlanan bireyin nesebi bakımından en güçlü bağ çekirdek DNA donörüyle kurulmaktadır. Mitokondriyal DNA donörü ve taşıyıcı anne ise, çocuğun oluşumuna fiziksel imkan sağlayan, hücresel ve işlevsel düzeyde 'alt ebeveynler' olarak konumlandırılabilir; bu da mahremiyet sınırlarının (Nisâ 23) en geniş dairede işletilmesini zorunlu kılar. Bireyin Araçsallaştırılması ve Kimlik Sorunu Üreme amaçlı klonlamanın yol açacağı üçüncü büyük sorun, klonlanan bireyin araçsallaştırılmasıdır. Klon çocuk bir proje hâline gelir; kendisi için değil başkasının amacı için dünyaya getirilir. Üzerine beklentiler yüklenir, kimlik problemi yaşayabilir ve "üretilmiş" olmanın psikolojik yüküyle büyümek zorunda kalır. İnsan, İslam'a göre Allah'ın onurlandırdığı bir bireydir; üretilecek, tasarlanacak ya da kopyalanacak bir nesne değil. Gerçeği öğrenen klonlanmış bir birey "Ben kimim?" sorusuyla derinden sarsılabilir. Medya tarafından "kopya insan" olarak nitelendirilmek, sosyal izolasyona maruz kalmak ve genetik özdeşinin gölgesinde büyümek psikolojik açıdan uzun vadeli psikososyal sorunlara yol açma potansiyeli taşır. Taşıyıcı annenin bebeği teslim ettikten sonra yaşadığı bağ kopuşu ve yumurta donörünün "üçüncü ebeveyn" belirsizliğiyle boğuşması da bu insani hasarın ayrılmaz parçasıdır. Aile Düzeninin Bozulması Üreme amaçlı klonlama, aile kurumunu temelden sarsar. İslam aile hukukunun inşa ettiği ilişkiler ağı; anne, baba, çocuk, kardeş ve akrabalık kavramlarına dayanır. Klonlamada bu kavramların hangisinin kime uygulanacağı belirsizleşir. Bunun ötesinde klonlama bazı senaryolarda ailede kalıcı kopukluklara yol açabilecek sonuçlar doğurabilir. Üreme amaçlı klonlama bu nedenlerle İslam'ın neslin muhafazası ilkesiyle bağdaşmaz ve haram hükmündedir. KLONLANAN BİREYİN DİNİ VE HUKUKI STATÜSÜ Klon İnsandır Klonlama etrafındaki tartışmalarda zaman zaman gündeme gelen ancak İslam açısından hiçbir dayanak taşımayan bir soru şudur: Klonlanan birey tam anlamıyla insan mıdır? Bu soruya İslam'ın yanıtı açık ve nettir: Evet, insandır. Klon, tıpkı doğal yolla doğan her insan gibi akıl baliğ olur, sorumluluk yani mükellefiyet kazanır, iman eder ya da inkâr eder. Cennet ve cehennem kararı genetiğe değil, kulun tercihlerine ve Allah'ın adaletine bağlıdır. Bir klonun nasıl dünyaya geldiği, onun Allah katındaki değerini ve sorumluluğunu değiştirmez. Bu ilke, klonlanmış bireye yönelik her türlü ayrımcılığı, dışlamayı ve "eksik insan" muamelesini baştan geçersiz kılar. ORGAN BAĞIŞI VE YAŞATMA SORUMLULUĞU İslam'da Hayat Kurtarmanın Değeri Klonlama tartışmasını daha geniş bir biyoetik çerçeveye oturtabilmek için konuyu organ bağışıyla birlikte ele almak gereklidir. İslam ahlakı insan hayatını salt varoluş olarak değil, korunması ve sürdürülmesi gereken değerli bir emanet olarak değerlendirir. Maide Suresi'nin 32. ayeti "Kim de onu yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmış gibi olur" diyerek bir insanın hayatını kurtarmanın manevi değerini tüm insanlığı kurtarmakla eşdeğer tutar. Bu ilkenin hayata geçirildiği en somut alan organ bağışıdır. Türkiye'de on binlerce hasta organ nakli beklemekte ve bu hastaların önemli bir kısmı uygun donör bulunamadığı için yaşamını yitirmektedir. Düşük bağış oranının arkasında yalnızca bilgi eksikliği değil; batıl inançların ve yanlış dini yorumların oluşturduğu tereddütler de bulunmaktadır. Klonlama Yoluyla Organ Üretiminin Sınırları Klonlama ile organ bağışı meselesi, biyoetik açıdan birbirini tamamlayan iki farklı boyutu temsil eder. Bir insanın yalnızca organ kaynağı olarak kullanılmak üzere klonlanması kesin olarak caiz değildir. Bu uygulama, insanı baştan itibaren bir araç olarak konumlandırır; ona bağımsız bir birey olarak var olma hakkı tanımaz ve İslam'ın insan onuruna ilişkin temel ilkeleriyle doğrudan çelişir. Ancak embriyo imhası içermeyen, insan bireyi oluşturmayan ve yetişkin kök hücreler veya benzeri yöntemlerle doku ve organ üretimine yönelik çalışmalar ayrı değerlendirilmelidir. Bu tür uygulamalarda ne bağımsız bir birey araçsallaştırılmakta ne de embriyonik imha gerçekleşmektedir. Dolayısıyla bu alan, belirlenen ahlaki sınırlar gözetildiği sürece tıbbi araştırma ve tedavi çerçevesinde ele alınabilir. Klonlama ile Organ Bağışının Etik Bağlantısı Klonlamada reddedilen şey insan bedeninin araçsallaştırılması, soy bağlarının karıştırılması ve embriyonun imha edilmesidir. Organ bağışında ise bedenin rıza ile ve hayat kurtarma amacıyla tahsis edilmesi söz konusudur. Ölüm sonrasında artık işlev görmeyen organların toprağa gömülmesi yerine başka bir insanın yaşamını sürdürmesine vesile olunması, İslam'ın insan hayatına verdiği değerle tam anlamıyla örtüşmektedir. İki uygulamanın etiği arasındaki bu derin fark, İslam biyoetiğinin iç tutarlılığını gözler önüne serer: Hayat kurtarmak için rızaya dayalı müdahale meşrudur; insan bedenini araç olarak kullanmak değildir. Burada savunulan temel argüman şu şekilde özetlenebilir: Klonlama, tüm biçimleriyle ne tamamen meşru ne de tamamen yasak olan bir alandır. Meşruiyet sınırı, hangi amaçla, hangi yöntemlerle, kimin üzerinde ve hangi sonuçları doğurarak uygulandığına göre belirlenir. Nesli tükenmekte olan türlerin ihyası, ilaç üretimi ve tarımsal iyileştirme gibi alanlarda bakteri, bitki ve hayvan klonlaması dinen sakıncasızdır. Yetişkin kök hücreleri ve kordon kanı kaynaklı kök hücre araştırmaları, belirlenen koşullar sağlandığında caizdir. Embriyonik kök hücre üretimi amacıyla bile olsa embriyonun imha edilmesi caiz değildir; tek bir günlük embriyo dahi biyolojik olarak canlıdır ve korunmayı hak eder. Bir insanın yalnızca organ kaynağı olarak kullanılmak üzere klonlanması kesin biçimde caiz değildir. Üreme amaçlı insan klonlaması ise çok sayıda embriyonun yok edilmesi, soy bağlarının karıştırılması, bireyin araçsallaştırılması ve kimlik ihlali gibi birden fazla güçlü gerekçeyle haram hükmündedir. Doğada planarya ve denizyıldızı gibi canlılarda görülen eşeysiz üreme ile klonlamanın aynı temel biyolojik prensibi paylaşması, klonlamayı "doğaya aykırı" olarak nitelendiren argümanları geçersiz kılar. Asıl mesele, bu mekanizmanın insana uygulanmasının doğurduğu ahlaki sonuçlardır. Klon, biyolojik olarak vericinin çocuğu hükmündedir ve bu durum Nisa Suresi'nin 23. ayetinin belirlediği nesep çerçevesinden doğan hükümleri kendiliğinden devreye sokar. İslam açısından sorun, insanın DNA'yı kopyalayabilmesi değildir; sorun, bu teknolojinin insanı amaç olmaktan çıkarıp araç hâline getirmesi ve nesep düzenini belirsizleştirmesidir. Dolayısıyla klonlamanın hükmü, teknolojiye değil, doğurduğu ahlaki sonuçlara göre belirlenmelidir. Bilim, etiğin çizdiği sınırlar içinde kaldığında hem ilerlemeye devam eder hem de insani onuru korumuş olur. Klonlama tartışması, bu dengeyi kurmanın ne denli kritik olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.