Site toplantısı için kapalı otoparka yüz kadar plastik sandalye dizilmişti. Beton tavanda borular uzanıyor, konuşmalar kolonlardan sekip aynı cümleyi birkaç ağızdan çıkmış gibi büyütüyordu. Arabaların yerinde bu kez insanlar oturuyordu; herkes kendi dairesinden getirdiği huzursuzluğu kucağında tutuyor, yönetici mikrofonu her açtığında sandalyeler topluca gıcırdıyordu. Ben üçüncü sıranın kenarına oturdum. Sağımda yıllardır aynı asansöre bindiğim bir adam vardı. Birbirimize başımızla selam verdik, sonra ikimiz de adını bilmediğimiz birine bakar gibi önümüze döndük.
Aynı binalarda yaşıyorduk. Aynı su deposuna bağlıydık, aynı güvenlik görevlisine kapıyı açtırıyor, geceleri aynı jeneratörün homurtusunu duyuyor, bir arıza olduğunda aynı mesaj grubunda öfkeleniyorduk. Buna rağmen çoğumuz birbirimizi daire numaralarımızla tanıyorduk. “B-7 yine çöpü erken bırakmış”, “C Blok üst kat su akıtıyor”, “A-12 aidatı yatırmamış.” İsimlerin yerini konumlar almıştı. Birbirimizin hayatına duvar kalınlığı kadar yakındık ama kim olduğumuzu bilmeyecek kadar uzaktık. Şehir, insanları yan yana yerleştirmeyi yakınlaştırmak sanan tuhaf bir düzen kurmuştu; bedenler aynı alanda çoğalırken ilişkiler inceliyordu.
Toplantının ilk yarım saatinde otopark kapısının açık kalıp kalmaması tartışıldı. Bir adam söz alıp yabancıların içeri girmesinden korktuğunu söyledi. Başka biri çocukların bisikletlerini gelişigüzel bıraktığından yakındı. Mikrofon el değiştirdikçe sesler sertleşiyor, herkes yalnızca kendi rahatsızlığının ortak mesele olduğuna inanıyordu. Ben de konuşmak istedim. Geçen ay merdiven boşluğundaki ışıkların günlerce yanmadığını söyleyecektim. Elimi kaldırdım, yönetici beni görmedi. Birkaç saniye daha havada tuttum, sonra kolumu indirip bileğimi ovuşturdum. Küçücük bir hareketti ama içimde eski bir duygu hemen yerini buldu: Görülmediğimde, sanki zaten görülmeye değer değilmişim gibi hızlıca geri çekiliyordum.
Bu geri çekilmenin yalnızca o ana ait olmadığını biliyordum. Bir toplulukta söz almak, insanın yalnızca ne düşündüğünü söylemesi değildir; aynı zamanda varlığını başkalarının dikkatine bırakmasıdır. Beden bunu basit bir konuşma gibi yaşamayabilir. Kalp biraz hızlanır, nefes daralır, yüzlerin hangi ifadeyle döneceği önceden hesaplanır. Kabul edilme ihtimali kadar küçümsenme ihtimali de masaya gelir. Geçmişte sözü kesilmiş, ciddiye alınmamış ya da konuştuğunda ortamın değiştiğini görmüş biri, yıllar sonra bunu “Ben kalabalıkları sevmem” diye anlatabilir. Korkuyla öğrenilen bir geri duruş, zaman içinde kişilik özelliği gibi benimsenebilir.
Yine de kendimi bütünüyle mağdur göstermek kolaycılık olurdu. Başkalarının beni fark etmesini beklerken ben kaç kişiye gerçekten bakıyordum? Yanımdaki adamın adını bilmiyordum ama sabahları işe erken çıktığını, beyaz bir arabası olduğunu ve otopark çizgisine çoğu kez eğri park ettiğini biliyordum. Onu davranışlarından oluşan küçük bir dosyaya çevirmiştim. Karşı sıradaki kadını “sürekli şikâyet eden komşu” diye tanıyordum; sesinin neden hep gergin çıktığını hiç merak etmemiştim. İnsan anlaşılmadığından yakınırken başkalarını kolay tanımlara kapatabiliyor. Kimsesizlik yalnızca kimsenin bize yaklaşmamasından değil, bizim de çevremizdekileri bütün bir hayat taşımayan figürlere dönüştürmemizden büyüyor.
Toplantı ara verdiğinde herkes kolonların çevresine dağıldı. Bazıları telefonuna baktı, bazıları küçük kümeler kurup az önce söylenenleri daha sert cümlelerle yeniden anlattı. O sırada yaşlı bir kadın önümde durup elindeki tükenmez kalemi uzattı. “Evladım, bunu açamadım,” dedi. Kalemin kapağını çevirmeye çalıştım; meğer çevrilmiyor, üst kısmına basılıyormuş. İkimiz de kısa bir an güldük. Sonra bana hangi blokta oturduğumu sordu. Söyledim. Aynı blokta, iki kat altımda yaşıyormuş. Birkaç kez asansörde karşılaşmışız ama ikimiz de emin olamamışız. Kalabalık içinde kurulan yakınlık bazen büyük bir itiraftan değil, iki kişinin aynı basit şeyi yanlış anlamasından doğuyor.
Kadın eşini üç yıl önce kaybettiğini, toplantılara artık tek başına geldiğini anlattı. Bunu dramatik bir sesle söylemedi; aidat artışından söz eder gibi düz söyledi. Ben ne diyeceğimi bilemeyince kalemi ona geri verdim. İçimde hemen işe yarar bir cümle arandı: başsağlığı, sabır, hayatın düzeni… Hiçbiri o ana uymadı. Yalnızca “Zor olmalı,” diyebildim. Başını salladı. Bazı karşılaşmalarda insanı yakınlaştıran şey doğru cümleyi bulmak değil, cümlenin yetmediğini saklamamaktır. Her boşluğu sözle kapatmaya çalışmayınca iki kişi arasında, kısa da sürse, daha sahici bir yer açılabiliyor.
Toplantı yeniden başladığında kadın yanıma oturdu. Bu kez yönetici soru almak için salona baktığında elimi daha erken kaldırdım. Merdiven boşluğundaki ışıkları söyledim. Cümlem düşündüğüm kadar düzgün çıkmadı; ortasında kelime aradım, birisi arkadan başka bir şey sordu, yönetici not aldığını belirtti. Hayatım değişmedi. Kimse beni konuşmamdan sonra başka gözle görmedi. Yine de bedenimde küçük bir gevşeme oldu. İnsan bazen kalabalığın ortasında kendisini bulmak için büyük bir kabul görmeye değil, geri çekilme hareketini yarım bırakmaya ihtiyaç duyuyor. Bunun her durumda mümkün olmadığını biliyorum; bazı topluluklar gerçekten hoyrat, bazı ortamlar insanın sesini cezalandıracak kadar güvensizdir. Fakat her susuşu dış dünyanın hükmü saymak da kendi payımı görünmez kılıyordu.
Toplantı bittiğinde sandalyeler üst üste dizildi, insanlar bloklarına doğru ayrıldı. Kapalı otopark yeniden numaralanmış yerlere, metal kapılara ve motor seslerine kaldı. Yaşlı kadın asansöre yönelirken bana adımla seslendi; ben de ilk kez onun adını sordum. Ertesi sabah karşılaşsak uzun uzun konuşacağımızın garantisi yoktu. Belki yine başımızla selam verip geçecektik. Fakat artık iki kat altımda yalnızca “yaşlı bir komşu” değil, kalemin düğmesine basmayı unutup buna gülebilen, toplantılara tek başına gelen bir kadın yaşayacaktı. Otoparktaki kalabalığı düşündükçe beni hâlâ rahatsız eden şey, bunca kişinin birbirine uzak oluşu değil yalnızca; uzaklığı doğal kabul etmekte ne kadar hızlı davrandığımızdı. Kimsesizlik, bazen kimsenin adımızı bilmemesiyle başlamıyor. Biz, başkalarının adını sormayı gereksiz bulduğumuz anda çoktan aramıza yerleşmiş oluyor.