"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

İçimizdeki Bilinmeyen Yabancı

yazı resim

Kan bağışı aracının içi beklediğimden küçüktü. Dirseğimin altına sert bir yastık yerleştiren hemşire, avucuma kırmızı lastik bir top verdi ve ara sıra sıkmamı söyledi. Dışarıda belediye meydanının uğultusu sürüyor, açık kapıdan simit tezgâhının kokusu ile otobüs frenlerinin sesi içeri doluyordu. İğneye bakmamaya karar vermiştim; yine de gözüm, ince hortumdan koyu bir çizgi hâlinde ilerleyen kana takıldı. Kendi bedenimden çıktığı anda bana ait olmaktan uzaklaşmış gibiydi. Hemşire yüzüme bakıp “Renginiz gitti, iyi misiniz?” diye sordu. İyi olduğumu söyledim. Sesim benden önce davranıp yalan söylemişti.

Kendimi soğukkanlı biri sanırdım. Hastane koridorlarında beklemiş, kazalara tanık olmuş, zor haberler karşısında yapılması gerekenleri yapmıştım. Fakat kanımı görünce parmaklarım soğudu, enseme ince bir ter yayıldı, odadaki sesler uzaklaştı. Aklım tehlikede olmadığımı biliyordu; bedenim bu bilgiyle ilgilenmedi. Sanki yıllardır birlikte yaşadığım biri, ilk kez benim adıma karar vermişti. İnsanın kendisini tanıdığına dair güveni, bazen bir damar yolu kadar ince bir yerden bozulabiliyor. O gün merak ettiğim şey korkup korkmadığım değildi. İçimde benden habersiz hüküm veren kaç kişi vardı?

Kendimizi çoğunlukla hatırladığımız davranışlardan kuruyoruz. Sabırlıyım, dürüstüm, çabuk öfkelenirim, yardımseverim, kalabalığı sevmem gibi cümlelerle kimliğimizi taşınabilir hâle getiriyoruz. Bu tanımlar işe yarıyor; her sabah kim olduğumuzu yeniden araştırmak yorucu olurdu. Fakat kişilik dediğimiz şey, tamamlanmış bir kayıt değil. Koşullar değiştiğinde bizden daha önce ortaya çıkmamış tepkiler çıkabiliyor. Güçlü olduğunu düşünen biri, küçük bir belirsizlikte dağılabiliyor; ürkek görünen biri, herkes geri çekildiğinde öne çıkabiliyor. İçimizdeki yabancı her zaman karanlık bir taraf değil. Bazen yıllarca fırsat verilmemiş bir cesaret de olabilir.

Yine de insan kendisi hakkında iyi sürprizleri daha kolay kabul ediyor. Beklenmedik bir anda cömert davrandığında “Demek ki özümde iyiyim” diyor; kıskançlık, korkaklık ya da çıkarcılık belirdiğinde onu koşullara bırakıyor. Ben de kendi hikâyemin anlatıcısı olduğum için bazı sahneleri incelikle seçmişim. Yardım ettiğim günleri hatırlıyor, görmezden geldiğim anları yorgunluğa bağlıyorum. Haksızlığa uğradığımda ayrıntıları koruyor, haksızlık ettiğimde niyetimin kötü olmadığını öne çıkarıyorum. İnsan kendisini yalnızca tanımıyor; kendisi hakkında kabul edilebilir bir hikâye de düzenliyor. İçimizdeki bilinmeyen, biraz da bu düzenlemenin dışında bıraktığımız bölümlerde yaşıyor.

Bunu yalnızca kusurlarımızı saklamamızla açıklamak yetersiz kalır. Bazı taraflarımızı ortaya çıkaracak güvenli bir alan hiç oluşmamış olabilir. Her itirazın saygısızlık sayıldığı bir evde büyüyen biri, kararlı olduğunu uzun süre öğrenemez. Hatasının hemen yüzüne vurulduğu bir ortamda yaşayan kişi, merakını tedbirli bir suskunluğa çevirebilir. Sürekli güçlü kalması beklenen biri, yakınlık ihtiyacını kendisinden bile gizleyebilir. Kullanılmayan yanlarımız yok olmaz; uygun bir ilişki, kayıp, tehdit veya beklenmedik bir özgürlük anında ortaya çıkmak üzere biçim değiştirir. Sonra kendimize şaşırırız. Oysa kimi yönlerimiz yeni doğmamıştır; yalnızca ilk kez görünür olacak kadar yer bulmuştur.

Kan torbası yavaşça dolarken hemşire topu daha az sıkmamı söyledi. Elimi gereğinden fazla kasmıştım. Gevşetmeye çalışınca parmaklarımın ne kadar yorulduğunu fark ettim. Bu küçük hareket beni rahatsız etti; çünkü hayatta da birçok şeyi tuttuğumu, ancak bırakmam istendiğinde anlayabildiğimi düşündüm. Öfkeyi, bir ilişkiyi, haklı çıkma ihtiyacını, yıllar önce verilmiş bir sözü... Bunları taşıdığımı bilerek taşımıyorum her zaman. Bazı alışkanlıklar düşünceden önce kaslara yerleşiyor. İnsan kendisine yabancı olduğu için değil, kendi içinde olup bitenlerin çoğuna dikkat etmek zorunda kalmadan yaşayabildiği için kendisini eksik tanıyor.

Üstelik tek bir “gerçek ben” bulacağımızı düşünmek de içimi rahatlatmıyor. Sakin hâlim mi daha gerçek, öfkeli hâlim mi? Sevdiğim kişinin yanında gösterdiğim şefkat mi bana ait, gücüm yettiğinde ortaya çıkan bencillik mi? Açken, korkarken, utanırken, güvendeyken ve kalabalık tarafından desteklenirken aynı kişi olmuyoruz. Bunun mazerete dönüşmesi kolaydır; şartların etkisinden söz edip sorumluluğu silebiliriz. Fakat koşulların bizi değiştirmesi, davranışlarımızın bize ait olmadığı anlamına gelmez. Belki kendimizi tanımak, içimizde değişmeyen kusursuz bir çekirdek aramak değil; hangi şartlarda kim olduğumuzu dürüstçe görebilmektir.

Toplum da bu yabancının hangi yüzle ortaya çıkacağını etkiliyor. Tek başına yapmayacağımız bir şeyi kalabalıkta yapabiliyor, herkes gülerken acımasız bir sözü hafif bulabiliyor, otoriteye yakınken daha sert, dışlanma ihtimali varken daha uysal davranabiliyoruz. Sonra eve dönüp “Ben böyle biri değilim” diyoruz. Belki gerçekten her zaman öyle biri değilizdir; ama o anda öyle davranabilen kişi de bütünüyle başkası değildir. Kötülüğü yalnızca kötü insanlara, cesareti yalnızca kahramanlara bıraktığımızda kendi imkânlarımızı yanlış tanırız. İçimizdeki yabancı, ahlakımızdan bağımsız gizli bir yaratık değil; şartlarla, seçimlerle ve tekrarlarla güçlenen ihtimaller toplamıdır.

Bu düşünce insanı huzursuz ediyor. Kendimizi iyi biri saymak, her yeni durumda yeniden seçim yapmaktan daha kolay. “Ben asla yapmam” cümlesi davranışlarımızı güvenceye almıyor; yalnızca o ihtimali incelememizi engelleyebiliyor. Aynı şekilde, “Ben zaten korkağım” demek de korkunun dışına çıkabilecek yanımızı görünmez kılıyor. Kimliğe çevirdiğimiz her özellik, gelecekteki davranışlarımız için dar bir koridor açıyor. Sonra kendi cümlelerimizin içinde yürüyüp bunu karakter sanıyoruz. Tanıdık benliğimiz güven veriyor, fakat bazen bizi geçmişte verdiğimiz kararların görevlisi hâline getiriyor.

Hemşire kolumdaki iğneyi çıkarıp pamuğu bastırmamı istedi. Torbanın üzerine adımın, kan grubumun ve tarihin yazılı olduğu bir etiket yapıştırdı. Birkaç dakika önce içimde dolaşan şey şimdi metal askıda, ölçülmüş ve sınıflandırılmış biçimde duruyordu. Ona bakınca kendimi daha iyi tanımış olmadım. Yalnızca bana ait olan her şeyin, ben fark etmeden çalışabildiğini gördüm. Kalbim atıyor, bedenim tehlike hesabı yapıyor, zihnim bazı anıları öne çıkarıp bazılarını geriye itiyordu. “Ben” dediğim kişi, bütün bunların yöneticisi olmaktan çok, çoğunu sonradan öğrenen bir tanık gibiydi.

Araçtan inerken meydanın sesi yeniden belirginleşti. Başım hâlâ hafifti; görevlinin verdiği meyve suyunu basamakta oturup içtim. İnsan kendisini tanımaya başladığında içindeki yabancının kaybolacağını sanıyor, fakat ben o gün tersini düşündüm. Tanıdıkça çoğalıyor, daha önce tek bir kişilik sandığımız yerde farklı korkular, niyetler, savunmalar ve imkânlar beliriyor. Bu, kendimize güvenemeyeceğimiz anlamına gelmiyor; güvenin artık kör bir kesinlikten değil, neye dönüşebileceğimizi bilmenin dikkatinden doğması gerektiğini gösteriyor. Torbanın üzerinde benim adım vardı, ama içindeki kan artık başka bir bedende bambaşka bir hikâyeye karışacaktı. Belki içimizdeki yabancı da yok edilmesi gereken biri değildir. Asıl mesele, bir gün ortaya çıktığında ona “Bu ben değilim” diyerek kapıyı kapatmak yerine, hangi hayatın onu sessizce büyüttüğünü sorabilecek kadar kendimize yakın durabilmektir.

Yorumlar

Başa Dön