Semt pazarı dağılırken geriye, kalabalığın biraz önce gerçekten orada bulunduğuna inanmak için yeterli iz kalmıştı: ezilmiş maydanoz sapları, tekerlek izlerinin içinde biriken bulanık su, yere düşmüş iki mandalina ve rüzgârın sürüklediği ince poşetler. Tezgâhların demirleri sökülüyor, satıcılar kasaları kamyonetlere yüklüyor, akşamın serinliği bütün o bağırışların üzerine ağır ağır oturuyordu. Elimde, ihtiyacım olmadığı hâlde aldığım bir saksı fesleğenle yürürken kendime kızmıyordum; daha tuhafı, onu neden aldığımı da biliyordum. Eve dönerken elim boş görünmesin istemiştim.
Bunu söylemek, olduğundan daha küçük bir meseleye fazla anlam yüklemek gibi gelebilir. Bir insan pazardan fesleğen alır, hepsi bu. Fakat son zamanlarda bazı davranışların kendilerinden daha uzun bir gölgesi olduğunu fark ediyorum. Dolabımda giymediğim gömlekler, telefonda bir daha açmadığım konuşmalar, sırf akşam hızlı geçsin diye izlediğim programlar var. Hiçbiri tek başına önemli değil. Yine de yan yana geldiklerinde, günlerimin bir bölümünü gerçekten yaşamak için değil, içeride büyüyen belirsiz bir eksikliği oyalamak için kullandığımı düşündürüyorlar. Boşluğu doldurmakla meşgul oldukça onun neye benzediğini görmüyorum.
Eksiklik her zaman bir şeyin yokluğundan doğmuyor. Bazen hayat dolu görünüyor; iş var, konuşmalar var, gidilecek yerler, cevaplanacak mesajlar, alınacak eşyalar var. Takvimde boş gün bulunmuyor, fakat insan yine de kendi hayatına temas edemiyor. Bu hâli nankörlük diye açıklamak kolay. Elindekilerin değerini bilmediğini, fazla düşündüğünü, herkes kadar yorulduğunu söyleyip meseleyi kapatabilir. Ben de bunu kendime defalarca söyledim. Ne var ki bazı hayatlar yetersiz oldukları için değil, onları yaşayan kişiye ulaşamadıkları için içeride boşluk bırakıyor.
Beden bunu zihinden önce fark ediyor olabilir. Gün bitmesine rağmen dinlenememek, sevilen insanların yanında bile içten içe uzaklaşmak, hiçbir acil durum yokken göğüste tutulan o hafif sıkılık... Bunlar tek bir anlama gelmez; beden yanılmaz bir bilge değildir. Yine de sürekli susturulan işaretler, başka yollar bulup geri döner. Yaşanmayan öfke isteksizliğe, adı konmayan üzüntü uyuşukluğa, uzun süre ertelenen ihtiyaç anlamsız bir huzursuzluğa karışabilir. Sonra kişi, hayatında belirgin bir sorun bulamadığı için kendisini sorun ilan eder.
Pazarın çıkışında, boş kasaların üzerine oturmuş yaşlı bir satıcı ayakkabısındaki çamuru tahta parçasıyla kazıyordu. Yanında duran çocuk, satılmayan elmalardan birini seçip ısırdı. Adam hiçbir şey demedi; yalnızca kasaları bağladığı ipin düğümünü yeniden sıkılaştırdı. Bu görüntü neden aklımda kaldı, tam açıklayamıyorum. Belki de gün boyu satılmak için dizilmiş elmalardan birinin sonunda yalnızca yenmesi bana tuhaf bir rahatlık verdi. Bir şeyin değerinin, başkalarının ona biçtiği karşılıkla sınırlı olmadığını görmek fazla basit bir düşünce olabilir. Yine de bazı basit düşünceler, uzun süredir karmaşıklaştırdığımız yerden içeri giriyor.
İçimizdeki boşluğun bir kısmı, kendimizi sürekli işe yarar hâlde tutmaktan büyüyor olabilir. Sevildiğimizden emin olmak için yardım ediyor, gerekli olduğumuzu hissetmek için herkese yetişiyor, değerimizi kaybetmemek için dinlenirken bile bir şey üretmeye çalışıyoruz. Fayda sağladığımız sürece yerimizin korunacağına dair eski bir inanç, çalışkanlıkla öylesine iç içe geçiyor ki hangisinin istek, hangisinin korku olduğunu ayırmak zorlaşıyor. Bir gün yapılacak işler bittiğinde yalnızca sessizlik kalmıyor; kendimizi hangi ölçüyle değerlendireceğimizi de bilemiyoruz. Meşguliyet çekildiğinde ortaya çıkan şey boşluk değil belki, yıllardır ertelenmiş bir karşılaşma.
Fakat her şeyi çocuklukta eksik kalmış bir sevgiye bağlamak da gerçeği fazla düzgün hâle getirir. İçimizde oluşan oyukların bazılarını bugünkü hayatımız büyütüyor. Çalışma düzeni zamanı parçalıyor, geçim kaygısı arzuları lükse çeviriyor, sürekli görünen başkalarının hayatı kendi günlerimizi değersizleştiriyor. Ekranlarda herkes bir yere yetişiyor, bir şey başarıyor, kendisini yeniden kuruyor. Biz yorgun bir akşamda mutfakta ayakta ekmek yerken, hayatımızın yanlış kurulmuş olduğuna inanmak kolaylaşıyor. Toplum yalnızca eksik olduğumuzu söylemiyor; eksikliğin hangi ürünle, hangi başarıyla, hangi görüntüyle kapatılacağını da önceden hazırlıyor.
Ben de bu hazır cevapların çoğunu denedim. Daha çok çalışmanın, daha düzenli olmanın, yeni bir eşya almanın, başka bir yere gitmenin içerideki o açıklığı küçülteceğini düşündüm. Bazıları kısa süre işe yaradı. Yeni olan şey dikkati üzerine çekti, başarı birkaç gün boyunca içimde sıcak bir alan açtı, yolculuk başka bir hayat ihtimalini gösterdi. Sonra etki çekildi. Geriye kalan duyguyu başarısızlık sandım; oysa belki yanlış kapıya doğru anahtarla yükleniyordum. Her eksiklik doldurulmak istemez. Bazıları, neyin yanlış yerde durduğunu göstermek için boş kalır.
Boşluk ilişkilerin içinde de tuhaf biçimde büyüyebiliyor. Yanımızda insanlar olduğu hâlde yalnız hissetmemizin nedeni her zaman anlaşılmamak değil; kimi zaman yalnızca anlaşılabilecek hâlimizi hiç göstermemiş olmamız. Herkes bizden güçlü olanı, neşeli olanı, sorun çıkarmayanı tanıyorsa, sevildiğimiz yerde bile tanınmadığımız duygusuna kapılabiliriz. Burada suçu bütünüyle başkalarına vermek de kolay geliyor bana. Bizi görmediler, diyebiliriz; fakat kimi anlarda görülmemek için ışığı kendimiz kıstık. Kabul edilmek uğruna sakladığımız taraflarımız, sonra kimsenin kapısını çalmadığı odalar gibi içimizde kaldı. Yakınlık azalınca boşluk büyümedi yalnızca; o boşluğu büyüten rol, dışarıdan bakıldığında gayet başarılı görünmeye devam etti.
Buna rağmen boşluğu yüceltmek istemiyorum. Acı çekmenin insanı kendiliğinden derinleştirdiğine, eksik kalmanın özel bir asalet taşıdığına inanmıyorum. Uzun süren içsel yoksunluk insanı daraltabilir, öfkelendirebilir, başkalarının sevincine tahammülsüz kılabilir. Kendimize ait bir yer bulamadığımızda, başkalarının yerini küçümseyerek rahatlamaya çalışabiliriz. Kıskançlık, alay ve ilgisizlik bazen sahip olmadığımız şeye bakmamak için kurduğumuz perdeler olur. Boşluk yalnızca sessizce büyümez; kimi zaman dili sertleştirir, yakınlığı bozar, kişiyi kendisine hiç benzemeyen davranışlara sürükler.
Eve vardığımda fesleğeni mutfak tezgâhına koydum. Toprağı kuruydu; musluktan biraz su verdim, sonra onu nereye yerleştireceğimi düşünürken durdum. Evde güneş alan uygun bir köşe yoktu. Satın alırken bunu hiç hesaba katmamıştım. İhtiyacım olan şey bitki değildi; pazardan çıkarken taşıyabileceğim küçük bir canlılık duygusuydu. Bunu fark etmek fesleğeni anlamsızlaştırmadı, beni de gülünç duruma düşürmedi. Yalnızca bazı alışverişlerin eşya için değil, o anda taşımakta zorlandığımız duygu için yapıldığını gösterdi.
Belki içimizde büyüyen boşluk, kaybettiğimiz şeylerin toplamı değildir. Söylemediğimiz isteklerle, kendimize ayırmadığımız zamanla, sırf kabul görmek için sürdürdüğümüz rollerle de genişler. Fakat onu fark ettiğimiz an hemen kapanmaz; hatta ilk kez bakıldığında daha büyük görünür. Pazardan sonra kalan alan gibi, kalabalık çekilince gerçek ölçüsü ortaya çıkar. Ben hâlâ o alanın ne kadarının eksiklikten, ne kadarının bana ait olmayan şeylerle fazla doldurulmuş olmaktan doğduğunu bilmiyorum. Fesleğeni ertesi sabah apartmanın girişindeki güneşli basamağa bıraktım. Kimin alacağını düşünmedim. Eve elim boş çıktım ve ilk kez, boş ellerimin içimdeki boşluğu büyütmediğini fark ettim; yalnızca artık neyi taşımadığımı saklayacak bir şey kalmamıştı.