"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Hiçbir Yere Ait Olamamak

yazı resim

Davulun ilk vuruşunda spor salonunun zemini ayaklarımın altında titredi. Eğitmen, renkli mendilleri bir sandalyenin üzerine bırakıp herkesten memleketine göre gruplara ayrılmasını istedi. Karadenizliler sağa, Egeliler ortaya, İç Anadolu’dan gelenler duvar tarafına geçti. İnsanlar gülerek birbirini çağırıyor, daha önce tanışmamış olanlar birkaç saniye içinde ortak bir şehir adıyla yakınlaşıyordu. Ben salonun ortasında kaldım. Doğduğum yeri söylesem büyüdüğüm şehir dışarıda kalacak, büyüdüğüm yeri seçsem ailemin geldiği toprağı inkâr etmiş gibi hissedecektim. Eğitmen bana bakıp “Sen nerelisin?” diye sordu. Uzun zamandır bildiğimi sandığım bir soruya cevap veremedim.

Sonunda ailemin nüfusa kayıtlı olduğu şehrin adını söyledim ve o grubun yanına geçtim. Yanımdaki adam hemen hangi ilçeden olduğumu sordu. İlçeyi biliyordum, fakat köyün yolunu tarif edemezdim. Oranın yemeklerini evde yemiş, türkülerini büyüklerimden duymuş, yaz tatillerinde birkaç kez gitmiştim; yine de konuşmalarındaki bazı kelimeleri anlamıyor, çocukluk hatıralarına ortak olamıyordum. Adam, “Bizim oralı olduğun belli değil,” diyerek güldü. Şaka kötü niyetli değildi. Buna rağmen yüzümdeki kasların nasıl hızla düzenlendiğini, benim de gülerek ortamdaki küçük yarığı kapatmaya çalıştığımı fark ettim. Ait olmadığını düşünen kişi önce kendisini değil, başkalarının yüzünü okumaya başlıyor.

Bir yere ait olmak yalnızca orada doğmakla, yaşamakla ya da aynı soyadı taşımakla oluşmuyor. Ortak işaretleri zahmetsizce anlayabilmek gerekiyor; hangi söze gülüneceğini, hangi acının uzun anlatılmadan bilineceğini, nerede susmanın saygı, nerede kabalık sayıldığını sezmek gerekiyor. Bunları bilmediğimizde konuşmaların içine birkaç saniye geç giriyor, başkalarının doğal biçimde yaptığı hareketleri zihnimizde hesaplıyoruz. Dışarıdan küçük görünen bu gecikme bedeni yoruyor. Omuzlarımızı nasıl tutacağımızı, sesimizi ne kadar yükselteceğimizi, hangi kelimenin bizi ele vereceğini kontrol ediyoruz. Bir topluluğun içinde sürekli kendini denetlemek zorunda kalan kişi, kalabalık tarafından reddedilmese bile misafir gibi yaşayabiliyor.

Eğitmen temel adımları gösterirken grubun geri kalanı ritmi benden daha kolay yakaladı. Çoğunun çocukken düğünlerde gördüğü bir oyundu. Ben sağ ayağımı yanlış zamanda kaldırıyor, yanımdakilerin hareketine bakıp gecikerek tamamlıyordum. Birkaç denemeden sonra dizlerim sertleşti; yanlış yapmamak için daha dikkatli oldukça ritimden daha çok koptum. Ait olma isteği bazen insanı topluluğa yaklaştırmıyor, kendi hareketini yabancılaştırıyor. Başkalarına uyum sağlamak için bedenini fazlasıyla izleyen biri, sonunda ne onların hızına yetişebiliyor ne de kendi dengesini koruyabiliyor.

Bu hâli yalnızca memleket meselesinde yaşamadım. Bazı iş yerlerinde konuşulan başarı diline, kimi arkadaşlıkların alaycı yakınlığına, aile toplantılarında üzerime bırakılan role tam olarak yerleşemedim. Girdiğim her çevrede kısa sürede kabul görecek bir yanımı öne çıkardım. Çalışkanların arasında yorulmaz, neşelilerin arasında kaygısız, ağırbaşlıların yanında ölçülü göründüm. Bunu yalnızca korkudan yapmadım; uyum sağlamanın incelikli bir tarafı da vardı, insanlarla ilişki kurmayı kolaylaştırıyordu. Fakat her çevrede başka bir parçayla bulununca, eve döndüğümde bütün parçaların kime ait olduğunu ayırt etmek zorlaşıyordu. Hiçbir yere ait olamamak bazen her yerde biraz kabul görmek için kendini fazla bölüştürmekten doğuyor.

Geçmişe bakıp bunun bütün nedenini çocukluğumda aramak cazip geliyor. Sık taşınan, farklı çevrelerde büyüyen ya da evindeki kültürle dışarıdaki hayat arasında kalan çocukların daha erken uyum göstermeyi öğrendiğini biliyorum. Yine de kendimi yalnızca şartların biçimlendirdiği masum biri olarak anlatamam. Bazı yerlere yaklaşmadım, çünkü beni gerçekten tanırlarsa seçmeyebileceklerinden korktum. Bir topluluğu uzaktan küçümsemek, onun içinde yetersiz hissetmekten daha güvenliydi. “Ben zaten hiçbir yere ait değilim” cümlesini özgürlük gibi taşıdığım dönemler oldu. Oysa bu cümle beni yalnızca dışarıda bırakmıyor, kimseye karşı sorumluluk duymayacağım rahat bir yere de yerleştiriyordu.

Toplum, aidiyeti çoğu kez temiz ve tek parçalı kimliklerle seviyor. Bir şehirden, bir sınıftan, bir görüşten, bir yaşam biçiminden gelmemiz; bunların işaretlerini çelişkisiz taşımamız bekleniyor. Birden fazla yere bağlı olan, hiçbirinin bütün özelliklerini göstermeyen kişi kolay tanımlanamıyor. Konuşmasındaki vurgu başka, alışkanlıkları başka, özlediği yemek başka bir coğrafyadan gelebiliyor. Bu karışıklık kusur değil, hayatın hareketinden doğan sıradan bir sonuç; yine de çevreler çoğu zaman belirsizliği güvenle karşılamıyor. İnsanları tanımak yerine sınıflandırmak daha az emek istiyor. Bir kutuya tam sığmayan kişi de kendi fazlalığını sorun sanmaya başlıyor.

Derste ara verildiğinde duvar kenarına oturup ayakkabımın bağını çözdüm. Yanıma, benden daha çok hata yapan genç bir kadın geldi. Eğitmenin hangi gruba geçmesini söylediğini duymadığını, zaten ailesinin iki tarafının farklı şehirlerden olduğunu anlattı. “Ben düğünlerde herkes oynarken masayı bekleyenlerdenim,” dedi. Güldüm. O kısa konuşmada ortak bir kök bulmadık; ortak bir beceriksizlik bulduk. İnsanların birbirine bağlanması için aynı geçmişe sahip olması gerekmiyor. Kimi yakınlıklar, aynı şeye yabancı kaldığını fark eden iki kişinin birbirini utandırmamasından doğuyor.

Derse döndüğümüzde kadınla yan yana geçtik. Adımları yine karıştırdık, fakat bu kez birbirimizi yakalamaya çalışırken gülmek ritmi bozmadı. Eğitmen hareketleri küçültmemizi, önce ağırlığımızı hangi ayağa verdiğimizi hissetmemizi söyledi. O ana kadar yalnızca gruba yetişmeye çalışmış, kendi basışımı neredeyse hiç fark etmemiştim. Ayağımı zemine daha yavaş bastığımda müzik kolaylaşmadı; sadece nerede olduğumu bildim. Aidiyetin her zaman dışarıdan verilen bir yer olmadığını ilk kez orada düşündüm. İnsan bazen bir topluluğa katılmadan önce, kendi bedeninin içinde nasıl durduğunu öğrenmek zorunda kalıyor.

Dersin sonunda gruplar ortak bir halka kurdu. Memleket ayrımları dağıldı, fakat herkes aynı adımı atmadı; kimi öne geçti, kimi geride kaldı, birinin mendili düştü, diğeri eğilip aldı. Ortaya kusursuz bir uyum çıkmadı. Buna rağmen hareket sürdü. Ben hâlâ hangi yörenin çizgisinde durduğumu bilmiyordum ve bu bilgisizlik ilk baştaki kadar utandırıcı gelmedi. Yine de kendime yeni bir teselli hazırlamak istemedim; hiçbir yere ait olamamak romantik bir ayrıcalık değil, uzun süre taşındığında insanı ilişkilerin kıyısında tutan gerçek bir yorgunluktu.

Salon boşalırken renkli mendiller yeniden aynı sandalyenin üzerine bırakıldı. Başta herkes onlardan birini seçerken ben yanlış rengi almaktan çekinmiştim. Çıkışta yerde unutulmuş bir mendili eğitmene uzattım; hangi gruba ait olduğunu sormadan diğerlerinin yanına koydu. O küçücük hareketi gereğinden uzun düşündüm. Belki bir yere ait olmak, bütün geçmişinin orada doğrulanması ya da kimsenin seni yabancı bulmaması değildir. Bazen yalnızca, eksik bildiğin adımla halkanın hareketini bütünüyle bozmadığını görmek ve kaçmadan orada kalabilmektir. Ben hâlâ “Nerelisin?” sorusuna tek kelimelik bir cevap veremiyorum. Fakat artık cevabımın dağınıklığını, hiçbir yere kabul edilmeyeceğimin kanıtı saymanın beni ait olabileceğim her yerden önce kendi elimle çıkardığını biliyorum.

Yorumlar

Başa Dön