"Yazmak, aslında hiçbir şey yapmamak için harika bir bahanedir." — Franz Kafka"

Bir Ruhun Dipnotları 24

yazı resim

Hava değiştiğinde yalnızca üzerimdeki kıyafet değişmiyor. Dünyayla kurduğum temasın biçimi de değişiyor. Işığın süresi, havanın sıcaklığı, sokakların hareketi, evde geçirdiğim zaman; hepsi düşüncelerimin hızına, insanlara yaklaşma biçimime ve kendi içimde ne kadar kaldığıma karışıyor.

Bunu artık geçici bir ruh hâli gibi görmüyorum.

İnsan, içinde yaşadığı iklimden bağımsız bir varlık değildir.

Yine de mevsimlerin beni bambaşka birine dönüştürdüğünü söylemek fazla kolay olurdu. Ben değişmiyorum belki; fakat içimdeki bazı taraflar öne çıkarken bazıları geri çekiliyor. Yazın daha görünür olan yanım, kışın sessizleşiyor. Sonbaharda güçlenen düşünceler, ilkbaharda etkisini kaybediyor. Aynı benliğin içinde farklı ağırlık merkezleri oluşuyor.

Karakter dediğim şey, sandığım kadar donmuş değil.

Daha çok, koşullar değişirken biçimini korumaya çalışan canlı bir yapı.

Uzun süre kendimi birkaç sıfatla tanımladım. Sakinim, mesafeliyim, dayanıklıyım, içe dönüğüm. Bu kelimeler işimi kolaylaştırıyordu. Kim olduğumu biliyormuşum hissi veriyordu. Fakat kendimi yeterince dikkatli izleyince, bu özelliklerin her durumda aynı biçimde ortaya çıkmadığını gördüm.

Bazı günler sessizliğim güçten geliyor.

Bazı günler ise kaçınmaktan.

Bazı dönemlerde insanlardan uzak durmam seçtiğim bir yalnızlık oluyor. Başka dönemlerde aynı uzaklık, temas etmekten duyduğum korkunun kibar adı hâline geliyor. Dışarıdan bakıldığında davranış aynı. İçerideki neden ise bütünüyle farklı.

İnsan davranışını değiştirmeden, davranışının anlamını değiştirebilir.

Mevsimler bana bunu açıkça gösteriyor.

Yaz geldiğinde bedenim dışarıya yöneliyor. Günün uzaması, sokakların geç saatlere kadar canlı kalması, hareket etmenin kolaylaşması beni insanlara yaklaştırıyor. Daha fazla konuşuyor, daha çabuk karar veriyor, bir planı hayata geçirmek için daha az hazırlığa ihtiyaç duyuyorum.

Bu hâlimi yıllarca gerçek kişiliğim sandım.

Canlı, sosyal, girişken.

Oysa dış dünyanın beni desteklediği zamanlarda ortaya çıkan rahatlığımı, bütünüyle karakterime yazmışım. İnsan bazen uygun koşullarda gösterdiği gücü, koşullardan bağımsız bir meziyet sanıyor.

Kışın aynı kolaylığı bulamadığımda ise bu kez kendimi yetersiz sayıyordum.

Daha az dışarı çıkmak istiyor, daha geç harekete geçiyor, yalnız kalmaya daha çok ihtiyaç duyuyordum. İçimdeki hız azalınca bunu gerileme olarak yorumluyordum. Sanki iyi olan ben yazın ortaya çıkıyor, kışın ise bozuluyordu.

Artık böyle düşünmüyorum.

Yavaşlamak bozulmak değildir.

Her geri çekiliş de güç kaybı anlamına gelmez.

Bedenin ritmi değiştiğinde zihnin ürettiği yorumlar da değişiyor. Uykusuzken hayatı daha karanlık, dinlenmişken daha taşınabilir görmem bunun en açık örneği. Duygularım çoğu zaman yaşadığım dünyanın aynası değil; o dünyaya hangi hâlde baktığımın sonucudur.

Yorgun bir beden, sıradan bir güçlüğü çıkmaz sokak gibi gösterebilir.

Huzursuz bir zihin, belirsizliği felaket haberi sanabilir.

Bu yüzden artık kötü hissettiğim her anda hayatım hakkında büyük hükümler vermiyorum. İçim karardı diye dünyanın karardığına inanmıyorum. O anki duygumu küçümsemiyorum ama onu gerçeğin tamamı yerine de koymuyorum.

Duygu değerlidir.

Fakat tek başına hüküm vermeye yetmez.

Bunu kendimde geç öğrendim. Birkaç ağır gün yaşadığımda bütün hayatımın yönünü sorgulardım. İnsanlardan uzaklaştığım bir dönemde artık kimseyle yakınlık kuramayacağıma inanırdım. Geçici bir isteksizliği karakter kusuruna, mevsimsel bir ağırlığı kalıcı bir başarısızlığa dönüştürürdüm.

Zihin, içinde bulunduğu hâli sonsuz sanmaya eğilimlidir.

Ben artık bu eğilimi tanıyorum.

Bir mevsimi bütün iklimim sanmıyorum.

Kışın içime çekildiğimde kendime daha dikkatli bakıyorum. Bu sessizlik bana iyi mi geliyor, yoksa dünyadan saklanmamı mı sağlıyor? Dinleniyor muyum, yoksa ertelediğim şeylerle karşılaşmamak için mi duruyorum? Her yalnızlığın aynı olmadığını biliyorum.

Bazı yalnızlıklar insanı toplar.

Bazılarıysa yavaşça kendisinden uzaklaştırır.

Aralarındaki farkı dışarıdan kimse anlayamaz. Aynı odada, aynı sessizliğin içinde iki ayrı ruh hâli yaşayabilirim. Birinde kendime yaklaşırım. Diğerinde düşüncelerimin arasında kaybolurum.

Bunu ayırt etmek için kendime yalan söylememem gerekiyor.

İnsan kendi kaçışlarını estetik cümlelerle süslemekte ustadır.

Ben de yaptım.

“Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var,” dediğim zamanların bazılarında gerçekten dinlenmek istemiyordum. Görülmekten, cevap vermekten, yetersiz bulunmaktan kaçıyordum. Uzaklaşmayı seçim gibi anlatıyordum çünkü korktuğumu kabul etmek daha ağır geliyordu.

Kendine karşı dürüstlük, insanın kurabileceği en sessiz otoritedir.

Bağırmaz.

Ama bahaneye de yer bırakmaz.

Yazın hareketlendiğim dönemlerde de kendime aynı açıklıkla bakıyorum. Çok insan görmek, çok konuşmak, sürekli bir yerlere gitmek her zaman canlı olduğum anlamına gelmiyor. Bazen hareketin içinde kendimle karşılaşmamayı başarıyorum.

İnsan yalnızca odasına kapanarak kaçmaz.

Kalabalığa karışarak da kendinden uzaklaşabilir.

Dışarıdan enerjik göründüğüm zamanlarda içimdeki boşluğu kimse fark etmeyebilir. Hatta ben bile fark etmeyebilirim. Çünkü hareket, insana ilerlediği hissini kolayca verir. Oysa yönü olmayan hız, yalnızca daha geniş bir daire çizmek olabilir.

Neşe de her zaman huzurun kanıtı değildir.

Bazen yalnızca acının iyi giyinmiş hâlidir.

Sonbahar geldiğinde hafızamın tonu değişiyor. Havada beliren serinlik, ışığın erken çekilmesi, sokaklardaki yavaşlama bende eski zamanların kapısını açıyor. Bazı anıları özellikle çağırmıyorum. Onlar bir kokuya, belli bir gökyüzüne, akşamın geliş biçimine tutunarak geri dönüyor.

Hafıza yalnızca olayları saklamaz.

Onların ışığını, sıcaklığını ve sessizliğini de saklar.

Bu yüzden bazı dönemlerde neden ağırlaştığımı düşünerek bulamıyorum. Çünkü hatırlayan her zaman zihnim değil. Bazen önce bedenim tanıyor. Göğsümde eski bir sıkışma beliriyor, omuzlarım fark etmeden geriliyor, içimde açıklayamadığım bir bekleyiş oluşuyor.

Beden, zihnin unuttuğu tarihleri başka bir takvimde taşır.

Bunu bilmek beni güçsüz hissettirmiyor.

Aksine, kendime daha doğru yaklaşmamı sağlıyor. İçimde beliren her ağırlığı bir karakter zayıflığı gibi yorumlamıyorum. Bazen bugünkü hâlimin, geçmişte yaşanmış bir döneme verdiği eski bir cevap olduğunu anlayabiliyorum.

Geçmiş tekrarlanmasa bile, ona verdiğim tepki tekrarlanabilir.

İşte asıl dikkat etmem gereken yer burası.

Çünkü insan çoğu zaman aynı olayı yaşamaz; aynı savunmayı yaşar.

Biri uzaklaştığında susmak, belirsizlik karşısında kontrolü artırmak, yakınlık oluştuğunda mesafe koymak… Bunlar zamanla kişiliğimin doğal parçaları gibi görünebilir. Oysa bazıları bir zamanlar beni korumuş, sonra gereksizleşmesine rağmen içimde kalmış tepkilerdir.

Her eski savunma, bugünkü hayatımda hâlâ haklı değildir.

Bir davranışın beni geçmişte korumuş olması, bugün de bana hizmet ettiği anlamına gelmez.

Mevsimlerin değişmesi, bu tekrarları daha görünür kılıyor. Bazı dönemlerde daha hassas, bazı dönemlerde daha mesafeli oluşumu izlediğimde, içimde hangi koşullarda hangi savunmanın öne çıktığını görebiliyorum. Kendimi yargılamadan ama kendime mazeret de üretmeden.

Çünkü anlayış ile kendini kandırmak aynı şey değildir.

Kendime şefkat göstermek, her davranışımı haklı bulmak demek değildir. Asıl şefkat, kendimi cezalandırmadan gerçeği görebilmektir. Neyi neden yaptığımı açıkça söyleyebilmek, fakat bunu kendimi küçültmek için kullanmamak.

Kendimi anlamak beni zayıflatmıyor.

Kendim üzerindeki hâkimiyetimi artırıyor.

İlkbaharda ise içimde başka bir hareket başlıyor. Düzenlemek, ayırmak, yenilemek, uzun süredir bekleyen şeylere dönmek istiyorum. Dışarıdaki canlanma, bende de başlangıç duygusu uyandırıyor. Fakat artık bu coşkuyu da sorgulamadan kutsamıyorum.

Başlamak istemek her zaman hazır olmak değildir.

Bazen yeni bir başlangıç arzusu, eski bir meseleyi çözmeden geride bırakma isteğidir.

İnsan yenilenme fikrini sever çünkü yenilik, geçmişin hesabını bir süreliğine erteleyebilir. Yeni bir plan, yeni bir düzen, yeni bir hedef… Hepsi bana başka biri olabileceğimi fısıldar. Fakat içimdeki eski örüntüleri görmeden değiştirdiğim yalnızca sahne olur.

Dekor değişir.

Aynı oyun devam eder.

Bu nedenle artık başlangıçları yalnızca heyecanla değil, dikkatle karşılıyorum. Ne yapmak istediğimi kadar neden şimdi yapmak istediğimi de soruyorum. Gerçekten büyümek mi istiyorum, yoksa kendimle ilgili rahatsız edici bir gerçekle karşılaşmamak için mi harekete geçiyorum?

Kendine doğru soruyu sormak, çoğu cevaptan daha dönüştürücüdür.

Mevsimlerin üzerimdeki etkisini kabul etmek irademi küçültmüyor. Tam tersine, irademin hangi koşullarda güçlendiğini ve hangi koşullarda zorlandığını görmemi sağlıyor. Kendimi yalnızca kararlarımla açıklamak eksik olur. Uyku, ışık, sıcaklık, yalnızlık, temas, hareket ve içinde bulunduğum çevre de benimle birlikte karar veriyor.

Ben koşullarımın esiri değilim.

Ama onlardan bağımsız da değilim.

Bu ayrımı bilmek bana güç veriyor. Çünkü kontrol edemediğim etkileri inkâr etmek yerine, onların içimde ne yaptığını görebiliyorum. Kışın daha çok dinlenmeye ihtiyaç duyduğumu biliyor, fakat geri çekilişin beni dünyadan koparmasına izin vermiyorum. Yazın hareketleniyorum, fakat hızın içimdeki boşluğu örtmesine razı olmuyorum.

Kendini yönetmek, kendine emir vermek değildir.

İçindeki değişimleri zamanında fark edebilmektir.

Belki karakter tam da burada ortaya çıkıyor. Her mevsimde aynı hissetmekte değil, farklı hissettiğimde kim olduğumu unutmamakta. İçimdeki hava değişirken kararlarımın sorumluluğunu taşıyabilmekte.

Karakter, hiç değişmemek değildir.

Değişimin içinde merkezini kaybetmemektir.

Mevsimler beni başka biri yapmıyor.

Beni kendimin farklı taraflarıyla karşılaştırıyor.

Kış, hangi sessizliğimin huzur, hangisinin korku olduğunu gösteriyor. Yaz, hangi hareketimin canlılık, hangisinin kaçış olduğunu açığa çıkarıyor. Sonbahar, geçmişin içimde hâlâ nerede yaşadığını hatırlatıyor. İlkbahar ise gerçekten neyi yenileyebileceğimi, neyi yalnızca yeni bir adla sürdürdüğümü sorgulatıyor.

Her mevsim içimde başka bir kapıyı açıyor.

O kapıdan kimin çıkacağını bütünüyle seçemem.

Fakat çıkan kişiyle ne yapacağıma ben karar veririm.

Sanırım insanın asıl gücü de burada başlıyor.

İçindeki havayı yönetemeyebilir.

Ama fırtına çıktığında kim olacağını seçebilir.

Yorumlar

Başa Dön