"Yazmak, aslında hiçbir şey yapmamak için harika bir bahanedir." — Franz Kafka"

Bir Ruhun Dipnotları 20

yazı resim

Bir işin ne zaman biteceğini bilmek çoğu zaman rahatlatıcıdır. Başlangıcı belirsiz olan şeyler kadar, sonu belirsiz olanlar da zihni yorar. Bu yüzden bir tarihin belirlenmesi ilk anda bana düzen hissi verir. Şu güne kadar tamamlanacak, derim. Sanki işin çevresine bir sınır çizilmiş, dağınıklığı biraz olsun toparlanmış gibi olur.

Fakat tarih yaklaştıkça o sınır, giderek daralan bir duvara dönüşür.

Başlangıçta takvimde duran küçük bir işarettir yalnızca. Günler ilerledikçe zihnimde büyür. Henüz çalışmadığım anlarda bile benimle birlikte dolaşır. Yemek yerken, biriyle konuşurken, dinlenmeye çalışırken varlığını hatırlatır. Masanın üzerinde durmayan ama bütün odayı kaplayan bir eşya gibidir.

Son tarihler zamanı ölçmez yalnızca.

Zamanın içine suçluluk yerleştirir.

Bir işe yetişmem gerektiğinde, yaptığım diğer şeylerin tadı değişiyor. Dinlenmek, gerçekten dinlenmek olmaktan çıkıyor. İçimde sessiz bir ses, şu anda başka bir şey yapmam gerektiğini söylüyor. Bir arkadaşımın yanında otururken aklım yarım kalan işte kalıyor. Yürüyüşe çıktığımda adımlarım hafiflemiyor. Bedensel olarak bulunduğum yerdeyim ama zihinsel olarak tarihin gölgesindeyim.

İnsan bazen çalışmadığı için değil, çalışması gerektiğini düşündüğü için yoruluyor.

Bu baskının tuhaf tarafı, kimsenin başımda durmasına gerek olmaması. Dışarıda bir denetçi yokken bile kendimi denetliyorum. Takvimdeki tarihi içime alıyor, sonra onun adına kendime baskı kuruyorum. Böylece dışarıdan gelen beklenti, içeride yaşayan bir sese dönüşüyor.

Belki de en etkili otoriteler, görünmez hâle gelenlerdir.

Çünkü açık bir baskıya direnmek daha kolaydır. Biri acele etmemi söylediğinde içimden itiraz edebilirim. Fakat aynı cümleyi kendime söylediğimde, onun bana ait olduğunu sanırım. “Daha hızlı olmalısın”, “çok geç kaldın”, “başkaları senden ileride”, “bu kadar sürede bitmiş olması gerekirdi.” Bu cümlelerin gerçekten bana mı ait olduğunu, yoksa yıllar boyunca işittiğim beklentilerin içimde kalan yankıları mı olduğunu çoğu zaman ayırt edemem.

Sosyal hayat zamanı yalnızca bölmüyor, ona değer de biçiyor. Hızlı çalışan insan disiplinli, geciken insan yetersiz, her şeyi vaktinde tamamlayan insan güvenilir sayılıyor. Elbette birlikte yaşayabilmek için tarihlere ihtiyacımız var. Fakat bir noktadan sonra işin niteliğinden çok, belirtilen zamana uyup uymadığına bakıyoruz.

Zamanında biten her iş iyi değildir.

Geç kalan her şey de değersiz değildir.

Yine de bu ayrımı unutmak kolay. Çünkü ölçülebilir olan, her zaman daha ikna edici görünüyor. Bir işin derinliğini, düşüncenin olgunlaşmasını, insanın içinden geçtiği güçlüğü ölçmek zor. Ama tarih açık: yetişti ya da yetişmedi. Hayatın karmaşık taraflarını iki seçeneğe indirmek, kurumların da insanların da işine geliyor. Zihin belirsizliği sevmediği için buna gönüllü oluyor.

Sonra kendimi yalnızca sonuca göre değerlendirmeye başlıyorum.

Yetiştirdiysem iyi, yetiştiremediysem yetersiz hissediyorum. O işe ne kadar emek verdiğim, hangi koşullarda çalıştığım, neden zorlandığım arka planda kalıyor. Tarih, bir anda karakter ölçüsüne dönüşüyor. Bir işi geciktirmiyorum yalnızca; sanki kendi değerimi de geciktirmiş oluyorum.

İnsanın yaptığı işle kendisini birbirine karıştırması ne kadar kolay.

Psikoterapide insanın işleviyle kimliğini ayırması bazen uzun sürüyor. “Başarısız oldum” demekle “başarısız biriyim” demek arasındaki mesafe kısa görünüyor ama aslında bütün bir hayatı değiştirebilir. Son tarihlerin baskısı çoğu zaman bu mesafeyi silikleştiriyor. Yapılan iş geciktiğinde, insanın kendisi eksilmiş gibi hissedebiliyor.

Oysa gecikmenin bazen isteksizlikten değil, korkudan kaynaklandığını biliyorum.

Bir işe başlayamadığım anlarda kendimi tembel diye suçlamam kolay. Fakat biraz daha dürüst baktığımda, altında başka duygular görüyorum. Yeterince iyi yapamama korkusu, eleştirilme ihtimali, başladığım işi bitirememe kaygısı… Bazen son tarih yaklaştıkça çalışmak yerine daha çok kaçıyorum. Çünkü tarih yalnızca işin biteceğini değil, değerlendirileceğini de haber veriyor.

Tamamlamak, görünür hâle gelmektir.

Yarım kalan iş hâlâ ihtimaller taşır. Bitmiş olan ise artık olduğu şeydir. Üzerinde hayal kuramam, “istersem daha iyi yapardım” diyemem. Belki ertelemek bazen zamanı yönetememek değil, kendimi yargıdan korumaya çalışmaktır.

İnsan kimi zaman başarısız olmaktan değil, sonucunun kesinleşmesinden korkar.

Son tarih yaklaştığında bedenimin de bu baskıya katıldığını fark ediyorum. Omuzlarım sertleşiyor, nefesim sığlaşıyor, küçük şeylere tahammülüm azalıyor. Zihnim sürekli gelecekteki saate gidiyor. Daha olmamış bir gecikmenin utancını şimdiden yaşıyorum. Tehdit gerçek olmasa bile beden onu gerçekmiş gibi karşılıyor.

Kaygı, gelecekte olacak bir şeyi bugünün bedenine taşır.

Böyle zamanlarda kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Daha vakit var, diyorum. Fakat zihnin matematiğiyle duyguların matematiği aynı değil. Takvimde üç gün olabilir, içimde ise yalnızca birkaç saat kalmış gibi hissedebilirim. Çünkü kaygı zamanı doğru ölçmez; yaklaşan şeyi büyütür.

Son tarihler sosyal karşılaştırmayı da keskinleştiriyor. Başkalarının ne kadar hızlı ilerlediğine bakıyorum. Biri işini benden önce bitirdiğinde, onun şartlarını değil kendi eksikliğimi görüyorum. İnsanlar aynı tarihe yetişmeye çalışırken bile aynı yükü taşımıyor. Kiminin zamanı geniş, kiminin dikkati dağınık, kiminin hayatında görünmeyen başka mücadeleler var.

Ama takvim bunların hiçbirini göstermez.

Takvim adil görünür çünkü herkese aynı günü verir. Oysa herkes o güne aynı yerden başlamaz.

Bunu hatırlamak, kendime daha yumuşak davranmamı sağlıyor. Yumuşaklık sorumluluktan kaçmak değildir. Bazen tam tersine, sorumluluğu sürdürülebilir hâle getirir. Kendime hakaret ederek çalıştığımda daha disiplinli olduğumu sanıyorum. Oysa korkuyla yapılan iş, insanı harekete geçirse bile içten içe tüketiyor.

İçimdeki zalim sesi verimlilik sanmak istemiyorum artık.

Bir işi zamanında tamamlamanın huzurunu biliyorum. Yetişmiş olmanın verdiği ferahlık küçümsenecek bir şey değil. Fakat bu ferahlığın büyük kısmı işi bitirmekten değil, baskının sona ermesinden geliyor olabilir. Son tarih geçtiğinde omuzlarımdan yük kalkıyor. Sonra kısa bir boşluk oluşuyor ve çok geçmeden başka bir tarih beliriyor.

Demek ki mesele yalnızca tek bir işe yetişmek değil.

Hayatın sürekli yetişilmesi gereken bir yere dönüşmesi.

Bir tarihten ötekine koşarken, zamanın tamamını hazırlık alanı gibi yaşamaya başlıyorum. Şimdi, hep sonra için kullanılıyor. Bu hafta gelecek haftaya, bu ay sonraki aya, bugün yarına hizmet ediyor. Sonra bir gün geriye bakıp hayatımın büyük bölümünü henüz gelmemiş tarihlere hazırlık yaparak geçirdiğimi fark edebilirim.

Geleceği düzenlemek isterken bugünü rehin almak mümkün.

Belki son tarihlerden kurtulmak değil, onları gerçek boyutlarına döndürmek gerekiyor. Bir tarih, yapılacak işin sınırıdır; benim değerimin değil. Gecikme bir durumdur, kimlik değildir. Hız her zaman beceri, yavaşlık her zaman kusur değildir. Bazı işler aceleyle tamamlanır ama insanda hiçbir şey bırakmaz. Bazılarıysa gecikir, çünkü içeride henüz söze dönüşmemiş bir şey olgunlaşıyordur.

Yine de kendimi kandırmamam gerektiğini biliyorum. Her gecikmenin altında derin bir süreç yok. Bazen kaçıyorum, oyalanıyorum, sorumluluğu erteliyorum. İnsan kendi mazeretlerini anlamlı hikâyelere dönüştürmekte oldukça yetenekli. Fakat kendime dürüst davranmakla kendimi cezalandırmak aynı şey değil.

Anlamak, aklamak değildir.

Ama anlamadan değiştirmek de zordur.

Şimdi bir son tarih yaklaştığında yalnızca ne kadar zaman kaldığını sormak istemiyorum. Bu iş bende neyi harekete geçiriyor, diye de sormak istiyorum. Korkuyu mu, yetersizlik duygusunu mu, görünür olma kaygısını mı? Çünkü bazen beni zorlayan işin kendisi değil, o işle birlikte kendim hakkında vereceğim hükümdür.

Takvim önümde duruyor.

Tarih orada, değişmiyor.

Ama onun sesini içimde ne kadar büyüteceğime ben karar verebilirim.

Belki son tarihlerin asıl baskısı, zamanın azalması değildir.

İnsanın, zaman azalırken kendi değerinin de azaldığını sanmasıdır.

Yorumlar

Başa Dön