Bazen kendime neden bu kadar acele ettiğimi soruyorum. Gerçekten yetişmem gereken bir yer mi var, yoksa ben yalnızca olduğum yerde kalmaya mı dayanamıyorum? Gün daha yeni başlamışken içimde çoktan geç kalmışlık duygusu beliriyor. Yapacaklarımı düşünüyorum, henüz yapmadıklarımı büyütüyorum, bir sonraki saate ulaşınca rahatlayacağımı sanıyorum. Sonra o saat geliyor ve ben bu kez daha sonrasına bakıyorum. Sanki hayat, bulunduğum yerde değil de hep birkaç adım önümde yaşanıyormuş gibi.
Belki de acele etmek, zamandan tasarruf etmekten çok zamanı geçersiz kılma çabasıdır. İçinde bulunduğum anı yeterli bulmuyorum. Kahvaltı ederken çalışmayı, çalışırken akşamı, akşam olduğunda ertesi günü düşünüyorum. Bir anı yaşamak yerine onu tüketiyorum. Geçsin, bitsin, sıradaki gelsin istiyorum. Sonra günlerin nasıl bu kadar hızlı kaybolduğuna şaşırıyorum. Oysa onları hızlandıran bendim.
Kendime sık sık “Şunu da bitireyim, sonra rahatlayacağım,” diyorum. Ne kadar masum bir cümle gibi görünüyor. Ama o “sonra”nın gelmediğini artık biliyorum. Bir iş bitiyor, yenisi çıkıyor. Bir sorumluluk azalıyor, başka bir endişe beliriyor. Ben huzuru hep yapılacaklar listesinin altına saklıyorum. Liste ise asla bitmiyor. Belki huzur sona bırakıldığı için değil, sürekli ertelendiği için ulaşılmaz oluyor.
Acele etmenin beni önemli gösterdiğine de bazen inanıyorum. Bir yere yetişiyorsam, birileri beni bekliyorsa, zihnim doluysa, hayatımın anlamlı olduğunu sanıyorum. Boş kalmak ise bana tuhaf bir suçluluk veriyor. Birkaç dakika hiçbir şey yapmadığımda, sanki dünyaya karşı görevimi ihmal etmişim gibi hissediyorum. Oysa dünya benim birkaç dakika durmamla bozulmuyor. Bunu bilmek biraz can sıkıcı. İnsan kendini vazgeçilmez sanmayı seviyor.
Belki de acelemin altında yalnızca iş yükü yok. Sessizlikten duyduğum tedirginlik de var. Durduğumda zihnim konuşmaya başlıyor. Ertelediğim sorular, görmezden geldiğim duygular, yarım bıraktığım düşünceler karşıma çıkıyor. Hareket hâlindeyken onları duymuyorum. Böyle bakınca acele, verimlilikten çok bir kaçış biçimine benziyor. İnsan bazen işlerinden değil, kendisinden kaçmak için meşgul olur.
Bir konuşmada bile bunu fark ediyorum. Karşımdaki insan cümlesini bitirmeden cevabımı hazırlıyorum. Dinliyormuş gibi yaparken aslında sıramı bekliyorum. Bir kitabı okurken sonuna ulaşmayı, bir filmi izlerken ne olacağını öğrenmeyi, bir yolculukta varacağım yeri düşünüyorum. Sürecin kendisi sabrımı zorluyor. Sonuca öyle alışmışım ki, oluş hâlindeki şeyleri eksik sanıyorum.
Oysa hayatın çoğu sonuçlardan değil, süreçlerden oluşuyor. Bir dostluk bir anda kurulmaz. Bir düşünce tek cümlede olgunlaşmaz. Bir yara, ona “geç artık” dediğim için kapanmaz. Bazı şeylerin yavaşlığı, onların kusuru değildir. Belki de ben, her şeyi kendi telaşıma uyduramadığım için dünyaya haksızlık ediyorum.
Çocukken zamanın böyle olmadığını hatırlıyorum. Bir yere giderken yolun uzaması canımı sıkmazdı. Bir taş, bir böcek, bir gölge bütün dikkatim için yeterliydi. Şimdi aynı şeylere bakıyorum ama onları görmüyorum. Çünkü gözüm sürekli varacağım yerde. Büyüdükçe daha hızlı hareket etmeyi öğrendim ama bulunduğum yerde kalma yeteneğimi kaybettim. İnsan olgunlaşırken bazı beceriler kazanıyor, bazılarını da fark etmeden terk ediyor.
Belki acele etmemin bir nedeni de kendimi başkalarının hayatıyla ölçmem. Kim nerede, hangi yaşta ne yaptı, ne kadar ilerledi, neyi başardı diye bakıyorum. Sonra kendi yoluma dönüp geç kaldığımı düşünüyorum. Ama aslında hangi çizgide yarıştığımı bile bilmiyorum. Başlangıçlarımız farklı, yüklerimiz farklı, isteklerimiz farklı. Buna rağmen sanki hepimiz aynı saatin altında koşuyormuşuz gibi davranıyorum.
Başkasının hızını ölçü aldığımda, kendi ritmim bana yetersiz geliyor.
Belki insanın aceleyle kurduğu en büyük yanılgı bu: Hızlanınca hayatı daha çok yaşayacağını sanmak. Oysa çoğu zaman tam tersi oluyor. Daha hızlı yiyorum ama tadı daha az kalıyor. Daha çok yere gidiyorum ama daha az yerde bulunuyorum. Daha çok insanla konuşuyorum ama daha azını gerçekten duyuyorum. Hayatı genişletmeye çalışırken onu inceltiyorum.
Doğaya baktığımda kendimdeki telaş daha da tuhaf görünüyor. Bir ağaç, meyvesini neden daha önce vermediği için utanmıyor. Bir nehir, denize geç kaldığını düşünmüyor. Mevsimler birbirinin sırasını çalmıyor. Her şey kendi zamanında oluyor. Yalnızca insan, kendi hayatını sürekli gecikmiş bir proje gibi görüyor.
Belki mesele yavaşlamak değildir. Bazı günler koşmak gerekir, bazı kararlar beklemez. Ama hızın ihtiyaç olmaktan çıkıp alışkanlığa dönüşmesi başka bir şeydir. O zaman acele artık beni bir yere götürmez; yalnızca olduğum yerden uzaklaştırır. Hareket ederim, fakat yönümü kaybederim.
Kendime şu soruyu sormayı öğrenmem gerekiyor: Şu anda gerçekten yetişmem gereken bir yer mi var, yoksa durursam duyacağım şeylerden mi kaçıyorum?
Çünkü bazen insan, hayat kısa olduğu için acele etmez.
Hayatı nasıl yaşayacağını bilmediği için acele eder.