Fi̇n Eri̇c, "eri̇k Dali" Di̇nli̇yor!
Finlandiya'da yaşayan lise öğrencisi Eric ve kız kardeşi Jesse'nin günlük yaşamını anlatan bu kısa öykü iki ülkede olup bitenleri karşılaştırarak ortaya sermektedir.
"“Ben derinlikli bir sığ insanım.” — Andy Warhol"
"“Ben derinlikli bir sığ insanım.” — Andy Warhol"
Finlandiya'da yaşayan lise öğrencisi Eric ve kız kardeşi Jesse'nin günlük yaşamını anlatan bu kısa öykü iki ülkede olup bitenleri karşılaştırarak ortaya sermektedir.
Ne diyorsun sen demek için uğraştı Ayten, ama sesi çıkmıyordu, derinden hırıldıyordu gırtlağı. Dehşete kapılmıştı Ayten, ne diyeceğini bilemeden bakakaldı, ne sorması gerektiğini de bilmiyordu. Ağzı açık kalmıştı, yüzü dehşetten kıpkırmızıydı. Midesinin bulandığını hissetti.
"herşey çok doludur ama alabildiğine boştur."
Otelin, karşı caddesi üzerinde bulunan yaklaşık yüz-yüzelli metre mesafede ki fırına normal günlerde iki dakikada gelirdim. Bu gün yol bitmiyordu bir türlü.Koşar adımlarla yürüyordum ama mesafe inadına direniyordu...
" Yahya Kemâl,Yahya Kemâllll!"
Senin güzel dudaklarının her yerinin tadını alacak kadar da esnek. diye geçirdim içimden, o içle bir sigara çektim ama, nasıl öksürük bastı anlatamam. İlk aşkımla ilk karşılaşmamız ve ilk rezalet. Tüm şükürlerimi geri aldım;
Şükrüm geri!
Sensiz gecelerde eserdi acı rüzgar
Arsız sancıların kol gezdiği duvarlarda saklıydı resmin
İki dudak arsında lal dilimden düşmezdi ismin
Siğneme saplı iki yaylı ok gibi apansız
Kükreyerek kinayelerin sitemlerin inerdi
"orson welles söylüyordu "ı know what it to be young" dönerken bir kediye benziyordum."
Her Çocuğa Bir Laptop adlı uluslararası yardım organizasyonunun bende yarattığı yazı yazma isteğinin meyvesi. Hadi yiyin!
Dikkat!
Söylediğim gibi, burası ciddi insanların ülkesi.
Bu bilgiyi size yazdıklarımla beraber vermek istiyorum, kulak verin lütfen.
Eğitim, hoşgörü, insanlık ve zeka düzeyi düşük toplumlarda, komedinin zirvede olduğu bir noktada olaylar hiç beklenmedik bir şekilde,
bir faciaya ve büyük bir
Tören başlamak üzereydi. Bayrak göndere çekilmişti. İstiklal Marşı okumaya başladık. İşte ne olduysa o anda olmuştu. Bacaklarımın kasığa yakın kısmında bir kaşıntı, bir karıncalanma başlamıştı, o anda ani bir içtepiyle hazırol halimden vazgeçip, iki baladırımı birbirine sürttüm.
Şah damarındaki kanım, azar azar boşalıyor. İncecik bir boruyla… Birkaç metre ötemde duran kovaya akıyor. Yavaş yavaş ölüyorum. Beni bağlamış bu sandalyeye. Boynuma bir boru geçirmiş. Son satırlarımı yazabilmem için de, bilgisayarı kucağıma sabitlemiş. Bedenimi hareketsiz, bir tek ellerimi aktif kılmış. Yaza yaza öleyim... Yavaşça öleyim istemiş. Yazdıklarımı
Fehmi Bey, bir ara yalnız kaldığında “Hoş geldin arkadaş.” sözünü işitince etrafına bakındı, kimseyi göremedi. Gaipten sesler işittiğini düşündü. “Yoksa sekreter olayından sonra kafayı mı yedim?” diye, kendisini sorguladı. “Arkadaş, sen beni şu anda göremezsin, yatağın altına bak, oradayım.” dediğinde, Fehmi Bey şaşırdı. Bir insanın yatağın altına gireceğine
Soğan acı acı konuştu.
“Biliyorsunuz ben her evin mutfaklardaki vazgeçilmeziyim. Bensiz yemek yapmaya başlamazlar. Beni soyarlarken gözyaşı dökerler ama geleceklerini tayin eden oylarını verirlerken aynı duyarlılığı göstermezler!
Peygamberler başarısız olunca Tanrı şaşırdı... En yakın dostunu çağırdı. Sordu: "Ey Şeytan neler oluyor . Bu insanları nasıl kurtaracağız. Musa, İsa, Muhammed nerede yanlış yaptı? Bana onu söyle" derken Şeytan ağlıyordu: " İnsandan peygamber yaparsan, olacağı budur. Sana o kadar yalvardım. Beni onların arasına gönderme diye..."
Mencilisli bir peri, çalılıktan ay ışığına yükselen kanatsız kuş. Uçtu. Kirişi kırıyor tazı, periler terk-i gölgelere,