Okucava, Arbat'ın Yalnız Şövalyesi
Çoğumuzun tanımadığı şair Bulat Okucava'yı Arbat sokağı ve Puşkin ile harmanlayarak yazdım.
"Bir kitabı açmak, dünyaya açılan bir pencereyi aralamaktır. — Mary Schmich"
"Bir kitabı açmak, dünyaya açılan bir pencereyi aralamaktır. — Mary Schmich"
Çoğumuzun tanımadığı şair Bulat Okucava'yı Arbat sokağı ve Puşkin ile harmanlayarak yazdım.
Bilinmelidir ki, kader yayı ne kadar kuvvetle geri çekerse oku da o kadar ileri fırlatacaktır.
Okumanın ve yazmanın sabır gerektiren bir eylem olduğu gün gibi aşikar. Her gün, evet evet her gün değişirsiniz okuyunca... Bir saat önce ki, bir dakika önce ki, bir gün önce ki siz, siz değilsinizdir artık... Hayata dair daha anlamlı cümleler kurarsınız... Dolgun başakların, başı da eğik olur. Bilgi
“Tirşikci gazeteci” ne demek?
“Tirşikci gazeteciler” kim?
Tirşikci gazeteci; hep sağda solda karın doyurma peşinde koşuşturanlardır.
Tirşikci gazeteciler; açlığını birilerinin uzattığı ekmekle giderip, kendisini doyuranların yanında kuyruksallayanlardır.
Bu nedenle Tirşikci gazeteciler; dış mihraklı beslenip kendi öz değerlerine saldırırlar hep…
Anlı şanlı poetikaları bulup okumak olası. Ben sizlere internette şiirleriyle tanıştığım iki ozan/şairin, güzelduyu yaratıcılığı sürecini, bunalımını, sancısını nasıl yaşadıklarını kendi dillerinden aktarmak istiyorum. İşte adeta poetika. Birlikte izleyelim:
Yazarlık ve para birbirini pek sevmezler. Birbirine zıttırlar. Bir araya gelemezler mi gelirler. Bir alanda uzmanlaşmak ve söz sahibi olmak çok kazançta getirebilir. Hemen olmaz bu. Uzmanlaştığında eline kimse su dökmediği zaman çok paralar kazanabilirsin.
Meşgalemiz Edebiyat ise eğer sevgiyi ötelemek mümkün müdür?
Aksine eşitlikçi ve bizcil sevgi dolu bir selam, paylaşmaya dair nice nice güzellikler doğurur. Edebiyat da böyledir işte
bambaşka dünyalarla buluşturur.
Edebiyat insanlığa çok önemli bir misyon da yüklüyor peki bunun farkında mıyız? Bu
Malatya Ulusal Kitap Fuarı’nı gezdim.
28 Şubat sürecinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş hariç, yazarlar kitap imzalamaktan yorulmuş, kalem tutan parmaklarında derman kalmamıştı.
Bir tek Vural Savaş abdest ibriği gibi dikilmiş beklemedeydi.
Kim bilir Malatyalılar tarafından cezalandırılıyordu.
Bir yazar için,
Şu fani dünyaya ısmarlama bir insan olarak gelen Evliya Çelebi'nin daha ana rahmine düşmeden ne olacağı hakkında meydana gelen hadiselere baktığımızda böyle bir insan olacağını hemen sezebiliriz aslında..
İnternet her şeyde olduğu gibi yazarlık konusunda da bir çığır açtı. Daha düne kadar ülke genelinde irili ufaklı yüzlerce gazetede köşe yazarlığı yapanların sayısı 700 kadar iken bugün bu sayı internet gazeteciliği sayesinde nereye ulaştığı kestirilemiyor.
Mistik Doğu coğrafyasından cımbızla çekerek Karsı ve Karsın kültürel şahsiyetinde bizi, özümüzü, özümüzün kültür devlerinden birini mukayese yoluyla anlatmaya çalışacağım dilimin döndüğünce, edebî gücümün yettiğince...
Birilerinden bir anı dinlerken hep, "Ben ...ken " diye başlayan ve sürüp giden cümleler... Ne güzel olurdu bir şairden bir yazardan anı dinlemek...
Ben de aynını kullanacağım. Ben ilkokula başladığımda ilk kez İstiklal Marşıyla tanıştım. Herkes kıpırdamadan duruyordu. Sanki ufukta bir zaferi görüyormuşçasına başlar dik ve
Öykü yazıldıkça karakterler belirginleşmeye başlar. Bir el onları düşüncenin karanlık, dipsiz derinliğinde uyuklarken bulmuş çekip çıkarıyordur yüzeye. Direnirler mi? Sanmam, barınacak beden bulmuşlardır çünkü. Yazarın boyun eğilecek iradesi üstelik o yaşlanıp giderken kendilerini ilk günkü canlılıkla ölümsüz kılacak sürece götürmektedir.
Ömer Akşahan gazeteciliğini, felsefesini, edebiyat dilini belirlerken insandan yana oluşun ölçütlerini yazılarına da yansıtıyor.
Sanat, hele de edebiyat ve şiir bizi alıp götürmeli, geniş ufuklar açmalı ruhumuzda, benliğimizde... Bunu başaramıyorsa, okunan bir şiir ya da nesir, sıkılırız hemen, hem yazıdan, hem de yazarından... Hatta ufak böbürlenmelerimize bile yol açar ''Pöh! Bu da neymiş ki ben bundan daha iyilerini yazarım bir kere.'' diye
Türk milleti anasından şâir doğar. Hiç anlamayanımızın bile mutlaka bir dörtlük karalamışlığı vardır.
Yavuz Bülent Bâkiler’in o tuğla kalınlığındaki kitabını özümseyerek ve sentezleyerek okudum, bitirdim.
Kitap, bana benim “Büyük Doğu’nun Son Kalesi: Said Çekmegil”i hatırlattı.
Lakin vahim olan; merhumun mirasçı torunun işletmesine kitaptan bir miktar bırakmıştım satılsın ya da yakınlarına hediye edilsin, diye. Aradan kaç gün geçtikten
Bütün gün kırlarda, deniz kenarlarında dolaştık. Güneş, hayale müsaade etmeyecek tarzda her şeyi vazıh ve berrak gösterdiği için yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik.
Zor biliyorum, çok zor, olmaz gibiyiz, kısmetim değilsin.
Yakarız be sanki yangınlarda küllerimizi, hı, ne dersin?
Eski aşktan kalma bir acı,
Şimdi sen eski aşk mı oldun? Ya bu taze ateş de ne içimdeki?
Nazım Hikmet – Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar
Nazım Hikmet’in 1940 yılından 1950 yılına kadar kaldığı Bursa Hapishanesinden Kemal Tahir’e yazdığı mektupları okuyunca onun ne kadar değerli bir sanatçı olduğu çok iyi anlaşılıyor.