Leyla
Sonra gözlerinde yaşlarla hiç kendini göstermeden sessizce geldiği gibi çıkıp gitti hastaneden. Yüreğinde taş gibi bir ağırlık, içinde ciğerini yakan bir vicdan muhasebesi ve kalbini yakan derin bir AŞKLA
"“Büyük servetlerin ardında her zaman bir suç vardır; bu suç yalnızca unutulmuştur.” — Honoré de Balzac"
"“Büyük servetlerin ardında her zaman bir suç vardır; bu suç yalnızca unutulmuştur.” — Honoré de Balzac"
Sonra gözlerinde yaşlarla hiç kendini göstermeden sessizce geldiği gibi çıkıp gitti hastaneden. Yüreğinde taş gibi bir ağırlık, içinde ciğerini yakan bir vicdan muhasebesi ve kalbini yakan derin bir AŞKLA
Dikenleri kuyruğunun ucuna kadar devam ediyormuş. İpincecik pençeleri, yeşil bir derisi ve kafasında bir o yana bir bu yana dağılmış on onbeş tane dikeniyle dişi bir ejderhaymış bu... Ejder de gözlerini bu güzellikten bir türlü alamıyormuş yani..!
İste o görkemli gizemli bana kâbuslar yaşatan ya da rüyamda yaşatmış olan ya da neyse işte o mağaranın sonunda ki ışık görünüyordu. Hızlandım ekip arkamdaydı.
‘’hadi patron az kaldı ‘’dedi Johns
Az kalmıştı evet, ilk adımımı attım dışarı, saatlerin ardından günışığı harikaydı. Dağın bütün
Vakitler aşındırıyor kıvrımlarını eteklerimin. Buklelerim çözülüyor. Şalımın rengi siyahtan yeşile dönüyor yağmurlar altında. İnatçıyım ben de bir o kadar. Dönecek,
dönecek…
"Konu kızı Mavi Şahinel." Faruk Şahinel duraksadı. Bu adı duymayalı o kadar çok olmuştu ki. Kalbine yıllar önce gömdüğü acısı yeniden alevlendi, gözyaşları halinde gösterdi kendini...
“ Babanı değiştiremeyeceğimi anladığımda gerçekten onu sevmeye başladım” demişti annesi.
Gülru’nun da kendini sevmesi, hatta hayatını devam ettirebilmesi için öncelikle kendini olduğu gibi kabul etmeye başlaması gerekiyordu. Ama birtürlü başaramamıştı, gerekli de görmemişti.
Hemen üçbuçuk asırdır üzerinde oturduğu tahtaları, menteşeleri, çivileri ve kilidi çürümüş hazine sandığından kalkmış ejder... Bilgisayarının başına geçmeden önce kendine bir kahve koymaya gitmiş. Sonra da bilgisayarından ICQ’sunu açmış...
Güneş, kızıl boya küpünden çıkarılmış top gibi geniş boşluğun ötesindeki şatonun ardına süzülüyordu. Kavrulmuş toprağın orasında burasında lav hâlinde nehirler akıyor ve tek tük sivri kuleli yapılar ihtişamla dikiliyordu. Terkedilmişliğin kasvetli loşluğunda, siyah duvarlar kızıl güneşin son ışıkları altında âdeta yanıyordu. Ve dahası
Ötziyi Kim, Neden Öldürdü?
Bu isim, Türk dili ve Müslüman belleğine yabancı olmasına rağmen insanlık tarihine ve bilim literatürüne çok yakındır Ötzi.
Günümüz insanı onunla 1991 yılında Avusturya Alplerinde yolunu kaybeden iki Alman turist aracılığıyla tanıştı. İsmini de bilim insanları verdi bu yaşlı Avrupalıya.
Güneş parlıyor. Çok güzelim. Renkli, dolgun ve diriyim. Kopardılar beni dalımdan. Yediler. Çekirdeğimi denize attılar.
Rüyasında Oğuz ile beraber uzak gezegenlere gidip maceralar yaşıyorlardı. Sonra ansızın uyandı. Dolunayın ışığı aydınlatıyordu odayı.
Morgun kuytu bir köşesinde bir kedi ortaya çıktı birden. Gri tüylü, parlak gözlü bir kedi…
Çevremizde gördüğümüz her şey, bir ressamın kesin çizgiler konulamadan bırakılmış yaşam tasvirinin eskizi gibidir. Çünkü burada gün ışığı yoktur. Her taraf gündüz aldatmacası için lambalarla aydınlatılır ve gece aldatmacası için bir düğmeye basmak yeterlidir.
“Beni buraya gönderdiler ki, adaletli olduklarını bilin! Kaholi Orduları Batıya iniyor… "
Gecenin karanlığını yüreğinize alırsanız takılacağınız çok engel olabilir ! Korku, inancın yitimidir .
ben havadan bir kuşum bokumla telleri boyayan, sudan balığım hafızamla cinsimi şaşırtan, bilememekten varlık, körelmekten göz ...