"Okumak, zihnin kanatlarını açmaktır. — Helen Hayes"

İstedi̇ği̇m Gi̇bi̇ Yaşarim !

yazı resim

İnsan, kendi göğünün tek yıldızı olduğunu sandığı o ilk karanlık anda fısıldar dünyaya: “İstediğim gibi yaşarım.” Bu Cümle, ham bir arzunun, kendi kozasını yırtmaya çalışan sabırsız bir kelebeğin ilk çırpınışıdır. Varoluşun geniş ve ıssız koridorlarında çınlayan bu ses, hem bir özgürlük çığlığı hem de sınırları belirsiz bir mülkiyet iddiasıdır.

“İstediğim gibi yaşarım” düşüncesi, insanın kendi içindeki kapıyı açıp gökyüzüne doğru yürümesi gibidir. Bazen bir kuşun kanadında, bazen de zincirlerini kıran bir nehrin coşkusunda belirir.

Kendi hayatının direksiyonuna geçmek, başkasının yazdığı hikâyede figüran olmaktan vazgeçmektir. Çünkü insanın içinde, sürekli olarak “Ben kimim ve nasıl yaşamak istiyorum?” diye soran sessiz bir yankı vardır. İnsan, başkalarının çizdiği sınırların arasında kendi sesini kaybettiğinde bu bir kurtuluş çığlığına dönüşür.

Bu düşüncenin en aydınlık tarafı, bireye kendi varlığının sorumluluğunu verebilmesidir. İnsan, toplumun beklentilerinden sıyrılıp kendi arzularını, yeteneklerini ve değerlerini tanımaya başladığında ruhunun üzerindeki tozu silker.

Başkalarının alkışına ihtiyaç duymadan yürümeyi öğrenmek, kişinin kendi gölgesine bile yabancılaşmasını engeller. Kendi hayatını seçebilmek, bazen karanlık bir odada ilk kez pencereyi açmak ve içeriye kendi ışığını davet etmektir.

Fakat her özgürlük düşüncesinin içinde görünmeyen bir uçurum da vardır. “İstediğim gibi yaşarım” sözü, eğer yalnızca arzuların buyruğuna dönüşürse insanı özgürleştirmek yerine kendi isteklerinin tutsağı yapabilir.

Her istediğimizi yapabilmek ile istediğimiz her şeyin doğru olması aynı şey değildir. Dürtüler, öfke, haz, hırs ve anlık hevesler bazen zihnimizin direksiyonuna geçer, biz de bunu özgürlük zannederiz. Oysa özgürlük, yalnızca zincirlerden kurtulmak değil, hangi yöne gideceğini bilebilmektir.

İnsan tek başına kurulmuş bir ada değildir. Hayatımızın kıyılarına başkalarının tekneleri sürekli yanaşır: ailemiz, dostlarımız, sevgililerimiz, çalışma arkadaşlarımız, hatta hiç tanımadığımız insanlar... Bu nedenle bireysel özgürlük, toplumsal sorumlulukla karşılaştığında sınanır.

“Ben böyle yaşarım” diyerek attığımız her adımın bir başkasının hayatında bıraktığı iz olabilir. Kendi yolumuzu seçme hakkımız olduğu kadar, başkasının yolunu taşlarla doldurmama sorumluluğumuz da vardır. Özgürlüğün sınırı, çoğu zaman başka bir insanın kalbinin başladığı yerde görünür.

Üstelik insanın istediği şey her zaman gerçekten kendisine ait olmayabilir. Bazen “Ben bunu istiyorum” dediğimizde konuşan biz değil, içimize yerleşmiş toplum sesleridir. Daha güzel görünmek, daha çok kazanmak, daha güçlü görünmek, daha çok beğenilmek...

İnsan, başkalarının gözlerinde kendisine bir ev kurarken kendi içindeki evi terk edebilir. Sosyal medya çağında bu durum daha da görünür hâle gelmiştir; kişi kendi hayatını yaşamak yerine, yaşadığı hayatın başkalarına nasıl göründüğünü düşünmeye başlayabilir. Böylece “istediğim gibi yaşarım” cümlesi bile başkalarının bakışları tarafından biçimlendirilmiş bir maskeye dönüşebilir.

Bununla birlikte insanın kendi arzularını bastırması da ruh için sağlıklı bir yol değildir. Sürekli “el âlem ne der?” korkusuyla yaşamak, insanın iç dünyasında görünmez odalar oluşturur. Söylenemeyen sözler, ertelenen düşler ve yaşanamayan ihtimaller zamanla zihnin duvarlarına siner.

Kişi başkalarını memnun etmek uğruna kendisini ihmal ettiğinde, dışarıdan düzenli görünen hayatının içinde sessiz bir yabancılık büyüyebilir. Bazen en ağır yük, omuzlarda taşınan değil, insanın kendi benliğinden vazgeçerek taşıdığı yüktür.

Asıl mesele “İstediğim gibi yaşayabilir miyim?” sorusundan çok, “Ne istediğimi gerçekten biliyor muyum?” sorusudur. İnsanın kendisini tanıması, özgürlüğün pusulasıdır. Arzu ile ihtiyaç, heves ile değer, kaçış ile seçim birbirinden ayrılmadıkça özgürlük yalnızca savrulmaya dönüşebilir.

Kendini tanıyan insan, her kapıyı açmak zorunda olmadığını da bilir. Bazen özgürlük bir şeyi yapmakta değil, yapmamayı seçebilmekte saklıdır. İnsanın kendi iradesiyle “hayır” diyebilmesi, “evet” demesi kadar güçlü bir özgürlük göstergesidir.

Belki de sağlıklı olan, “İstediğim gibi yaşarım” ile “Başkalarının istediği gibi yaşarım” arasında bir yerde değil; ikisinin ötesinde bir denge kurabilmektir. Ne toplumun alkışına tamamen teslim olmak ne de kendi arzularının etrafına aşılmaz duvarlar örmek...

İnsan hem kendisi olmalı hem de başkalarıyla birlikte yaşamanın inceliğini öğrenmelidir. Özgürlük, başkalarının hayatına sırtını dönmek değil; kendi hayatının sorumluluğunu üstlenirken başkalarının varlığını da görebilmektir. Belki gerçek olgunluk, “Ben ne istersem o” demekten “Ben neyi, neden istiyorum ve bunun bedelini kim ödüyor?” sorusuna geçebilmektir.

“İstediğim gibi yaşarım” düşüncesi, iki yüzü olan bir aynaya benzer. Bir yüzünde kanatlarını açmış, kendi göğüne uçan insan vardır, diğer yüzünde ise özgürlüğünü sınırsızlık sanıp kendi arzularının labirentinde kaybolan insan. İkisi de bizim içimizdedir. Hayat, bu iki insan arasında kurulan uzun bir pazarlık gibidir.

İnsanın her istediğini yapabilmesi değil, gerçekten neyi istemesi gerektiğini bilmesi ve istemediği şeylere “hayır” diyebilmesi erdemdir. Gerçek özgürlük ise, istediğimiz her şeyi yapmak değil, kendimizi, başkalarını ve hayatın sonuçlarını göze alarak bilinçli seçimler yapabilmektir. Çünkü insan ancak kendi sesini duyduğu, fakat o sesin yankısında başkalarının sesini de unutmadığı zaman gerçekten kendi hayatını yaşamaya başlar.

Yorumlar

Başa Dön