Sabahın ilk ışıkları henüz sokaklara düşmemişti. Merve, oturma odasının köşesindeki koltuğa büzülmüş, ellerini kucağında birleştirmiş, gözlerini karanlığa dikmiş bekliyordu. Telefonu üç saat sustu. Ama o suskunluk, dışarıdaki gürültüden çok daha ağır basıyordu üzerine. Her şey dün öğleden sonra başlamıştı. Merve, otuz iki yaşında bir avukattı. Küçük bir şehirde, büyük bir yalnızlıkla yaşıyordu. Babası iki yıl önce ölmüştü. Annesi Ankara'daydı. Yanında yalnızca işi ve kitapları vardı. Ama bu ona yeterliydi; en azından dün sabaha kadar öyle sanıyordu. Dün öğle saatlerinde telefonu titremeye başladı. Bir mesaj, iki mesaj, on mesaj. Hepsinin kaynağı farklıydı ama hepsinin tonu aynıydı: şaşkınlık kılığına bürünmüş merak, merak kılığına bürünmüş bir zehir. "Merve, sen farkında mısın?" "Duydum, umarım doğru değildir..." "Sana söylemeden geçemezdim, herkes konuşuyor..." Söylenen şey şuydu: Merve, birkaç ay önce aldığı bir davada usulsüzlük yapmıştı. Müvekkiliyle ilişkisi "mesleki" sınırları aşmıştı. Deliller vardı, iddia ediliyordu. Fotoğraflar, mesajlar, tanıklar. Merve'nin elleri titredi. Ekrana baktı. Sonra tekrar baktı. Sanki kelimeleri yeterince uzun süre okursa yanlış anladığını fark edecekmiş gibi. Şehrin öte yakasında, Baroyu Yönetim Kurulu üyesi Selahattin Bey, öğle yemeğinde elindeki çay bardağını yavaşça masaya koydu ve "Yazık" dedi. "Genç bir kadındı." Karşısında oturan meslektaşı, kaşlarını çattı. "Henüz hiçbir şey kanıtlanmadı." Selahattin Bey omuz silkti. "Dumanı çıkmayan ateş..." Aynı saatlerde Merve'nin komşusu Hacer Hanım, apartmanın kapısına yakın bir yerde komşularla konuşuyordu. Sesi alçalmıştı; ama alçaltılmış sesler bazen en gür çığlıklardan daha ileri gider. "Ben zaten ilk günden bir şeyler hissettim," dedi. "Çok bağımsız bir kız. Erkeklerle rahat rahat konuşuyor. Bu kadar rahat olmak..." Cümlesini bitirmedi. Bitirmesine gerek yoktu. Merve, gece on ikiye kadar bekledi. Sonra arkadaşını aradı. Leyla, üniversiteden kalma tek gerçek dostuydu. Hukuk okumuştu o da, sonra farklı bir şehre yerleşmişti. Telefon birkaç kez çaldı. "Merve?" Leyla'nın sesi uykulu ama teyakkuzluydu. "Ben..." Merve ne diyeceğini bilemedi. Leyla bekledi. O bekleyiş, on saniyelik bir sessizlikti. Ama Merve o on saniyede çok şey hissetti: Leyla'nın onu dinlemek için tam anlamıyla orada olduğunu. "Anlat," dedi Leyla. Merve anlattı. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Leyla konuştu. "Sana bir şey soracağım. Cevabın ne olursa olsun bu telefonda seninle olmaya devam edeceğim. Bunların herhangi birinde gerçek payı var mı?" "Hayır." "Tamam." Leyla'nın sesi değişmemişti. "O zaman şimdi bana şunu söyle: Seni kimin suçladığını biliyor musun?" "Hayır." "Peki hangi delilden söz ediyorlar?" "Bilmiyorum." "Sen duydun mu? Bilmiyorlar. Delil yok. İsim yok. Şahit yok. Yalnızca ses var." Ertesi sabah Merve işe gitti. Ofise girdiğinde, sekreter Nilüfer başını kaldırmadan bilgisayara baktı. Bu, her sabah yaptığı "Günaydın" yerine geçiyordu artık. Koridor boyunca yürürken iki meslektaşı sesini alçaltarak konuşmayı kesti. Biri gülümsedi; bu gülümseme, bir şeyden rahatsız olduğunu gizlemenin en kötü biçimiydi. Merve masasına oturdu. Bilgisayarını açtı. Ellerini klavyenin üzerine koydu. Kalkmadı. Bir saat sonra, kapısı çalındı. İçeri giren Tarık'tı. Kırk beş yaşında, deneyimli bir avukattı. Merve onunla beş yıldır aynı büroda çalışıyordu. Masanın karşısına oturdu. Hiçbir şey söylemedi. Sadece masaya bir kahve koydu. Merve baktı. Tarık yavaşça "ben bu tür lafları duyduğumda ilk yaptığım şey şunu sormaktır kendi kendime: Delil nerede? İspat nerede? Kanıtsız lafın hukuki değeri olmadığını bilirsin. Ama bundan daha önemlisi, ahlaki değeri de yoktur." dedi. Merve bir şey söylemedi. "Selahattin Bey dün bir şeyler söyledi," diye devam etti Tarık. "Ben de bir şeyler söyledim. Ben şunu söyledim: Bu kadını tanıyorum. Beş yıldır tanıyorum. Kendi işini bilen, dürüst, ilkeli biri. Kanıtsız bir iddiayla hakkında hüküm kurmak, bana göre zaten o iddiayı atan kişiyle aynı ahlaki seviyeye inmektir." İki hafta geçti. İddia gerçekten boştu. Bir müvekkil, kaybettiği davadan sonra kızgınlığını bu yola dökmüştü. Baro soruşturma açtı; sonuç netti. Ama iki haftada çok şey oldu. Selahattin Bey, özür dilemedi. Hacer Hanım, konuşmaya devam etti. Koridordaki meslektaşlar, bir süre daha gülümseyip baktı. Merve'nin Nilüfer'e güveni kayboldu. Uzun süre geri gelmedi. Bir akşam, Leyla şehre geldi. İkisi parkta yürüdüler. Uzun süre sustular. "Bunun sana bu kadar ağır gelmesinin sebebini anlıyorum," dedi Leyla. "İnsanlar sana ne hissetmen gerektiğini sormadılar. Senin ağzından dinlemediler. Önce karar verdiler, sonra merak ettiler." Merve durdu. "En çok bunu kaldıramadım. Hiç kimse gelip sormadı. Hiç kimse 'Merve, bu doğru mu?' demedi. Sadece duyduklarına inandılar." "Çünkü," dedi Leyla, "bazı toplumlar bir kadın hakkında kötü bir şey duyduğunda, doğrulamak için pek çok neden arar. Yalanlamak için ise çok az." Merve bu cümleyi duyduğunda içinde bir şeyin çözüldüğünü hissetti. Uzun zamandır taşıdığı bir şeyin. Sanki suç kendisinde değil, onu bu kadar kolay suçlayabilecek bir bakış açısındaydı. Ve o bakış açısı, kendiliğinden oluşmamıştı. Çok uzun yıllar boyunca, çok sessiz bir biçimde öğretilmişti. Aradan aylar geçti. Merve, bir gün ofisine yeni bir stajyer geldiğinde onu karşıladı. Genç bir kadındı; heyecanlı, biraz gergin, çantasını koluna sıkıca kavramıştı. "Burada mı çalışacaksınız?" diye sordu Merve. "Evet," dedi stajyer. Adı Selin'di. Merve ona gülümsedi. Gerçek bir gülümsemeydi bu. Tarık'ın ona koyduğu kahve gibi bir şeydi; küçük, ama zamanında. "Otur," dedi. "Sana bu işin nasıl yürüdüğünü anlatayım. Hem hukuki kısmını, hem de... diğer kısmını." Selin masaya oturdu. Merve bir an durdu. Sonra başladı: "Bir şeyi duyduğunda, ilk sorun şu olmalı: Kanıt var mı? Tanık var mı? Yoksa yalnızca ses mi var. Ve yalnızca sesin hiçbir yerde, ne mahkemede ne de vicdanda kıymeti yoktur. Bunu unutursan, hem avukat olarak hem de insan olarak tökezlersin." Selin not aldı. Merve pencereye baktı. Dışarıda şehir, her zamanki gibi gürültülüydü. Ama bazı sesler, doğru kulakla dinlendiğinde, kendini gürültünün içinden çıkarırdı. Merve bunu artık biliyordu. Kanıtsız suçlama, yüksek sesle söylenmiş bir yalandan başka bir şey değildir. Ve yalan, ne kadar çok kişi tekrar ederse etsin, gerçeğe dönüşmez. Yalnızca daha gürültülü olur.
KİTAP İZLERİ
Nasipse Adayız
Ercan Kesal
Ercan Kesal’ın Trajikomik İktidar Oyunu: "Nasipse Adayız" Her siyasi kampanya bir absürtlükler tiyatrosudur, ancak Ercan Kesal, "Nasipse Adayız" ile bu dramanın Türkiye'ye özgü sahnesinin perdesini
İncelemeyi Oku