"Uyanmak için erken, ölmek için geç, kahve için tam zamanı." – Franz Kafka (kurgusal)"

Çocuğa Evlilik Hak mı?

yazı resim

Elif'in elleri titriyordu. On dört yaşındaydı ve elindeki kâğıt, geleceğini ikiye katlayıp bir zarfın içine sıkıştırıyordu. Babası masanın karşısında oturmuş, "Bu senin için en iyisi" diyordu. Sesi yumuşaktı ama gözleri kapalıydı, sanki bakışları başka bir yere kaçmış gibiydi. Annesi mutfakta sessizce ağlıyordu. Ağlamanın sesi yoktu; yalnızca omuzların titremesinden anlaşılıyordu. Elif masanın üzerindeki kâğıda baktı. Nikâh sözleşmesiydi. Damadın adı Abdulkadir'di. Otuz iki yaşındaydı. Köy küçüktü. Her şey küçüktü burada; evler, hayaller, zamanın akışı bile sanki daha yavaştı. Ama İmam Hoca Efendi'nin sesi her zaman büyük çıkardı. Cuma hutbelerinde tavanlar titrerdi. O gün de oturma odasında aynı sesle konuşuyordu, çayını yudumlarken: "Kur'an bize ne buyuruyor biliyor musun Şükrü abi? Yeter ki nikâh kıyılsın. Geri kalanı Allah'a havale." Elif'in babası Şükrü, başını sallıyordu. Hafifçe, yorgun bir şekilde. Sanki her baş sallayışında omuzlarından bir yük düşüyor ama aynı anda başka bir yük biniyordu. Elif kapının arkasında duruyordu. Dinliyordu. Okul müdürü Nermin Hanım onu iki gün önce yanına çağırmıştı. Sınıfın en iyi öğrencisiydi Elif. Türkçe kompozisyon yarışmasında il ikincisi olmuştu. Nermin Hanım masanın üzerindeki ödül belgesine dokunmuştu parmak uçlarıyla, sanki kırılacakmış gibi. "Seni burs programına önereceğim," demişti. "Şehirde devlet yurdunda kalırsın. Lisenin ardından üniversite. Sen bu köyde kalacak biri değilsin Elif." Elif o gece rüyasında şehri görmüştü. Işıkları, kalabalığı, kitap kokusu yüklü bir kütüphaneyi. Sabah uyandığında babasının oturma odasında biriyle alçak sesle konuştuğunu duymuştu. Abdulkadir'in adını o sabah ilk kez işitmişti. Hoca Efendi çayını bitirip fincanı tabağa koydu. "Ayşe validemiz dokuz yaşında evlendi," dedi. "Bunu kimse inkâr edemez." Elif o an kapıdan içeri girdi. Bunu planlamış değildi. Elleri titriyordu, dizleri de. Ama bacakları onu içeri taşımıştı sanki kendi kendilerine. "Giysene kızım," dedi babası sert bir sesle. "Dur Şükrü abi," dedi Hoca Efendi, gülümseyerek. "Bırak, çocuk ne diyor bakalım." Çocuk. Kelime havada asılı kaldı. Elif onu tuttu, içine çekti. "Ben bir şey öğrendim hocam," dedi Elif. Sesi düzdü, beklediğinden daha düzdü. "Tarihçiler Ayşe validemizin evlilik yaşını sorguluyor. Ablası Esma'nın o dönemde 27 yaşında olduğu biliniyor. Aralarında 10 yaş fark var. O hesaba göre Ayşe validemiz evlendiğinde 17-18 yaşındaydı." Oda sessizleşti. Babası kaşlarını çatmıştı. Hoca Efendi'nin gülümsemesi yerinde donmuştu. "Ayrıca," diye devam etti Elif, "Nisa suresi altıncı ayet diyor ki: Onlarda bir olgunluk görürseniz. Rüşd. Yani sadece büyümek değil. Aklın, ruhun, sorumluluğun olgunlaşması." "Kız çocuğu yorum mu yapıyor?" dedi Hoca Efendi. Sesi artık gülümser değildi. "Kur'an okuyorum," dedi Elif. "Siz de okuyorsunuz. Ama aynı şeyi görmüyoruz." Babası o gece uzun süre konuşmadı. Elif odasında oturmuş, dizüstü bilgisayarın ekranına bakıyordu. Ekranda aylardır takip ettiği bir makale vardı; beyin gelişimi, frontal korteks, karar verme mekanizmaları. Yirmi üç yaşına kadar tam olarak olgunlaşmıyor, yazıyordu. Yirmi üç. O on dördündeydi. Kapı vuruldu. Annesi girdi. Gözleri hâlâ kırmızıydı ama bu sefer farklı bir şey vardı yüzünde. Yorgunluktan mı, pişmanlıktan mı, bilemedi Elif. Annesi yatağın kenarına oturdu. Uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonra, fısıltıyla: "Ben on altımda evlendim," dedi. "Hiç sormadılar bana." Elif annesinin eline baktı. İşlenmiş, yorgun, yıllardan şikâyetçi bir el. "İsteseydin ne olurdun?" diye sordu Elif. Annesi gözlerini kapadı. "Hemşire," dedi. Tek kelime. Ama içinde otuz yıl vardı. Şükrü sabah erkenden kalktı. Namaz kıldı. Uzun süre seccadede oturdu, alnı yere değer gibi eğik, ama secdeye gitmiyordu. Düşünüyordu. Kur'an'ı aldı raftan. Nisa suresini açtı. Altıncı ayeti okudu. Sonra tekrar okudu. Rüşd. Kelime dilinde döndü. Rüşd. Olgunluk. Akıl. Sorumluluk. Sonra Talak suresini açtı. Dördüncü ayeti. Onu da okudu. Sonra bir daha. Hoca Efendi'nin dün ne dediğini hatırladı. Sonra kızının ne dediğini. Pencereye gitti. Dışarısı henüz ağarmamıştı. Karanlık ve sessizdi köy. Ama uzakta, dağların ardında bir yerde sabah başlıyordu. Nermin Hanım'ın telefonu sabahın sekizinde çaldı. Açtı. Karşısında Şükrü'nün sesi vardı. Çatallı, yorgun, ama kararlı bir ses. "Hanım," dedi. "Burs meselesini konuşalım mı? Kızım için." Nermin Hanım bir an için elindeki fincanı bıraktı. "Sizi dinliyorum," dedi. Elif o sabah okula giderken köy yolunda yürüdü. Her zamanki yol, her zamanki taşlar, her zamanki koku. Ama bir şey farklıydı. Belki ışık, belki adımları, belki omuzlarındaki ağırlık. Cebinde Nermin Hanım'ın daha önce verdiği burs formu vardı. Babası dün gece masanın üzerine koymuştu. Yanına tek bir not iliştirilmişti, babasının el yazısıyla: "Doldur." Elif kâğıdı çıkardı. Baktı. Sonra yürümeye devam etti. Adımları biraz daha hızlıydı şimdi.

KİTAP İZLERİ

Mai ve Siyah

Halid Ziya Uşaklıgil

Bir Neslin Gözyaşı: Halit Ziya'dan "Mai ve Siyah" Bir klasiği, üzerinden geçen bir asırdan fazla zamana rağmen canlı kılan nedir? Sadece türünün ilk örneği olması
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön