Sabahın körü, şehrin henüz uyanmadığı o tuhaf sessizlikte, Kerem masasına oturmuş ekrana bakıyordu. Doktora tezinin son bölümü. Üç yıl, yüzlerce makale, binlerce sayfa. Ve şimdi, boş bir Word belgesi. Parmakları klavyenin üzerinde asılı kaldı. Yazmıyordu. Fikir yok değildi. Tam tersine, kafası doluydu. Ama bir şey onu durduruyordu; o tuhaf, tanımsız his. Sanki yazmaya başlamadan önce bir karar vermesi gerekiyordu. Hayati bir karar. Masanın üzerindeki fincan soğumuştu. Kerem, nörobilim doktorası yapıyordu. Tez konusu "Bilinçli Karar Vermenin Zamansal Yanılsamaları"ydı. Libet deneylerini, flash-lag effect'i, cutaneous rabbit illüzyonunu ezbere biliyordu. Beynin geleceği tahmin edip bu tahmini "şimdi" diye sunduğunu, kararların bilinçten önce geldiğini, "ben karar verdim" hissinin eylemin nedeni değil açıklaması olduğunu yüzlerce kez okumuştu. Ama bugün bu bilgiler kafasında farklı bir kapıyı zorlamaya başlamıştı. Eğer ben karar vermiyorsam... ne hissediyorum ben? Telefon titredi. Annesiydi. Açmadı. Annesi Fatma Hanım, sabah namazlarını kaçırmayan biriydi. Kerem küçükken ona sormuştu: "Anne, Allah her şeyi yaratıyorsa neden biz de seçiyoruz?" Annesi o zaman gülmüş, saçlarını okşamış, "Oğlum sen büyüyünce anlarsın," demişti. Kerem büyümüştü. Anlamamıştı. Tersine, büyüdükçe mesele daha çıkılmaz hale gelmişti. Beyin görüntüleme çalışmaları, elektroensefalografi verileri, deneysel psikoloji bulguları, felsefenin yüzyıllık tartışmaları... Hepsini biliyordu. Ve hepsinin ortasında, çocukluğunun o sorusu hâlâ orada duruyordu. Cevapsız. Telefon yeniden titredi. Bu sefer mesajdı. "Oğlum aradım, hastanedeyiz. Babana baktırdım. Doktor konuşmak istiyor. Gel." Trafikte, arabanın camından şehre bakarken Kerem fark etti ki ellerinin titrediğini bilemiyordu. Yani biliyordu ama hissetmiyordu. Beyin, ani stresin motor sinyallerini erteliyordu; el kaslarına gönderilen komut bilinçten önce gitmişti zaten. "Ellerim titriyor" hissi, titremeden birkaç yüz milisaniye sonra geldi. Beyin kayıt etmez, hikâyeleştirir. Tezinden bir cümleydi bu. Şimdi o cümle yaşayan bir şeydi. Hastane otoparkına girerken kendini şöyle buldu: Sol ele direksiyonla dönerken sağ el frene basarken göz aynayı kontrol ederken beyin hesap yapıyor, ama o neredeydi? Hangi bölümü "Kerem"di? Babası, Mustafa Bey, yatakta küçülmüş görünüyordu. Hayatı boyunca büyük bir adam olmuştu. Elli yıl demir çelikte çalışmış, ellerinin nasırı hâlâ duruyordu. Şimdi o eller battaniyenin üzerinde usul usul yatıyordu. Doktor, annesine bir şeyler anlatıyordu. Kerem duydu ama işitmedi. Kalp. Bir kapak. Ameliyat. Risk. Kelimeler geldi ama yerleşmedi. Beyin, ani bilişsel yükü erteledi; işitsel korteks sinyalleri aldı ama prefrontal korteks onları henüz "gerçek" saymadı. Flash-lag effect. Gerçekliği değil tahmini görürsünüz. Kerem yanına gidip babasının elini tuttu. Mustafa Bey gözlerini açtı. Baktı. "Geldin," dedi. O kadar. Gece hastane koridorunda, plastik bir sandalyede, Kerem dizüstü bilgisayarını açtı. Tezini açmak istedi, açamadı. Bunun yerine tarayıcıya bir şey yazdı: İsra Suresi 13. ayet Türkçe meal Bir site açıldı. Okudu. "Her insanın kuşunu boynuna bağladık." Durdu. Yeniden okudu. "Kuşunu boynuna bağladık." Tâir. Kuş. Kişi nereye giderse gitsin kuş oradadır, yazı peşindedir. Başka bir sekme açtı. Başka bir meal. Orada şöyle yazıyordu: "Herkesin kaderini kendi çalışmasına bağlı kıldık." İki farklı Türkçe cümle. İkisi de aynı ayetin tercümesi olduğunu iddia ediyordu. Biri bir kuştan söz ediyordu. Boyna bağlı, takip eden, kaçılmaz. Diğeri bir hak ediş sisteminden söz ediyordu. Çalış, kazan. Kerem gözlüğünü çıkarıp gözlerini ovuşturdu. Bu ikisi aynı şey olamaz. Yarım saat sonra Arapça kök sözlüğüne bakıyordu. Tâir: Kuş. Açık. Net. İki bin yıllık sözlük geleneğinde tartışmasız. Sonra "yeşâ'u"yu aradı. Şîn-yâ-hemze. "O diler." Fail üçüncü şahıs, tekil, eril. Bağlama göre Allah. Kasas 56: "Şüphesiz sen sevdiğini doğru yola iletemezsin; fakat Allah diler, doğru yola iletir." Nebi bile sevdiklerini hidayete erdiremez. Kerem sandalyede öne eğildi. Dizlerinin üzerine dirseklerini koydu, ellerinin içine yüzünü gömdü. Kafasında iki bilgi alanı, yıllarca ayrı koridorlarda yaşamış iki kiracı gibi, şimdi aynı odada karşı karşıya oturuyordu. Nörobilim: Karar bilinçten önce gelir. "Ben karar verdim" hissi, eylemin açıklamasıdır, nedeni değil. Kur'an: Dileyenin faili Allah'tır. Seçim insanın değildir. Ve bu ikisi birbirini iptal etmiyordu. Birbirini tamamlıyordu. Koridorun öteki ucundan annesinin sesi geldi. Dua okuyordu, sessizce, dudakları oynuyordu sadece. Kerem baktı. Fatma Hanım elleri kavuşturulmuş, gözleri kapalı, sanki dünya ona dünyanın geri kalanından farklı görünüyordu. Saatlerce böyle oturabilirdi. Kerem bunu biliyordu. Bir zamanlar buna "çaresizlik" demişti. Şimdi başka bir kelime aradı. Tevekkül. Eylemi yaratanın Allah olduğunu bilerek eylemde bulunmak. Sebeplere sarılmak kaderdendir; sonucun Allah'tan geleceğini bilmek ise tevekküldür. Annesi çaresiz değildi. Annesinin elinde olmayan şeyi bırakmıştı. Gece yarısından sonra doktor geldi. Ameliyat kararı verildi. Sabah erken saatte. Kerem formları imzaladı. İmzalarken elinin titrediğini hissetti. Bu sefer titremeyi fark etmeden önce hissetmişti gibi geldi. Ama bu da bir yanılsamaydı; biliyordu. Beyin önceki deneyimden öğrenmiş, tahmini öne almıştı. Beyin hep tahmin eder. Hiçbir zaman gerçek zamanlı değildir. Formu uzattı. Hemşire aldı. Ve tam o anda, o basit anda, Kerem bir şeyin farkına vardı. İmzayı attığında "ben bunu seçtim" diye düşünmüştü. Ama o seçim hissi, imzadan sonra gelmişti. Kalem kâğıdı terk etmişti, his yeni oluşuyordu. Küçük bir şeydi bu. Ama değildi. Sabahın dördünde, hastane kafeteryasında soğuk bir çay önünde, Kerem dizüstünü açtı. Tezine değil. Boş bir belgeye. Yazmaya başladı. Kendisi için. Kimse okumayacak, yayımlanmayacak, dipnot konulmayacak bir şey. Eğer bilinç eylemin nedeni değil açıklamasıysa; eğer "ben karar verdim" hissi geriye dönük bir etiketlemeyse; eğer hafıza her hatırlamada yeniden yazılıyorsa... ...o zaman "ben" dediğimiz şey nedir? Durdu. Devam etti. Belki de "ben", Allah'ın yarattığı eyleme geriye dönük olarak "ben yaptım" diyen bir seyircidir. Sahnede değil, salonda oturan. Ama salonun da sahnede olduğunu bilmeyen. Durdu yeniden. Kuş boyna bağlı. Nereye gidersen git oradadır. Dışarıdan bir gözlemci verseydi buna "determinizm" derdi ve bunaltıcı bulurdu. Ama Kerem şu an bunaltılmış hissetmiyordu. Tam tersine, tuhaf bir rahatlama vardı içinde. Kontrol etmeye çalıştığı, endişelendiği, uyku kaçırdığı her şeyin ağırlığı... "Allah'ın bizim için yazdığı dışında bize ulaşmaz." Babası ameliyattaydı. Kerem orada değildi. Orada olamazdı. Ve bu, ilk kez, ona zulüm gibi gelmedi. Ameliyat altı saat sürdü. Kerem, annesinin yanında bekledi. Konuşmadılar. Bazen annesinin dua mırıltısı, bazen koridorun uzak bir köşesinden gelen fısıltılar, bazen klimanın uğultusu. Kerem zaman zaman gözlerini kapattı. Tuhaf bir şey oluyordu. Her kapayışta, o 2-3 saniyelik "yanıltıcı şimdi" penceresinde, geçmiş ve gelecek birbirine karışıyordu. Babası ile küçüklükte parka gitmelerini hatırladı; babasının elleri. Sonra, hiç görmediği bir sahneyi "gördü": babası ameliyattan çıkmış, beyaz örtünün altında, yorgun ama nefes alıyor. Beyin, gelecek tahmini yapmıştı. Yoksa başka bir şey miydi? Bilmiyordu. Doktor çıktı. Yüzü nötr. Kerem o yüzü okumaya çalıştı; ama beyin, yüz ifadelerini işlerken de tahminler yapar, bağlama dayalı yorumlar üretir. "Ameliyat iyi geçti," dedi doktor. Annesi ellerini kaldırdı. Dudakları oynadı. Kerem ne dediğini duymadı ama anladı. Şükür. Kerem sandalyeye geri oturdu. Elleri dizlerinin üzerindeydi. Bir şey hissetti; ama o his, duyduğu haberden milisaniyeler sonra geldi. Bilinç, gerçekliği değil gerçekliğe eklenen açıklamayı üretmişti. Ve o açıklama şuydu: Mürekkep kuruydu zaten. Kalem yazmıştı. Ben yalnızca okudum. Birkaç saat sonra babasının odasına girebildi. Mustafa Bey gözlerini açtı. Yorgundu. Ama bakışı netti. "Geçti mi?" diye sordu babası. "Geçti," dedi Kerem. Baba oğla baktı. Oğul babaya baktı. "Korkmuştun," dedi Mustafa Bey. Soru değil tespitti. "Evet." "Ben de." Bir sessizlik. "Ama insan korkuyor da, sonra anlıyor ki zaten yazılmıştı. Korkusu da dahil." Kerem gülümsedi. Korkusu da dahildi. Bekleme saatleri de. Ellerinin titremesi de. Ve şimdi bu gülümseme de. Hepsi yazılmıştı. O gece Kerem arabada, park halindeyken, tezinin son bölümünü telefona sesli not aldı. Sonra dönüp bilgisayara yazdı. Uzun sürmedi; dört saat içinde bitti. Sonuç bölümünün son paragrafı şöyleydi: "Libet'in deneyleri bize şunu gösterdi: 'Karar verme' hissi, kararın kendisinden sonra gelir. Beyin, geleceği tahmin eder ve bu tahmini 'şimdi' olarak sunar. Geçmiş bile her hatırlamada yeniden yazılır. Bu bulgular, özgür iradenin sezgisel anlamıyla var olmadığına işaret eder. Ancak bu bulguların bizi götürdüğü yer, nihilizm değildir. Bilinç, sahneyi yönetmiyor olabilir; ama sahnededir. Eylemi yaratmıyor olabilir; ama eylemin içinde, onunla birlikte akıyor. 'Ben seçtim' hissi bir yanılsama olabilir, ama bu yanılsama da kaderin parçasıdır. Belki özgürlük, yaratan olmakta değil; yaratılanı tam anlamıyla yaşamaktadır." Kaydetti. Kapattı. Dışarıda şafak söküyordu. Şehir uyanmaya başlıyordu. Kerem araba camından baktı. Bir kuş geçti; hızlı, küçük, nereye gittiğini bilir gibi. Gülümsedi. Kuş boyna bağlı. Nereye gidersen git oradadır. Ama bu, artık bir hapishane imgesi gibi gelmiyordu. Daha çok şuna benziyordu: Bir pusula. Her zaman oradadır. Kaçamazsın; ama kaybolmazsın da. Motoru çalıştırdı. Eve döndü.
KİTAP İZLERİ
Olduğu Kadar Güzeldik
Mahir Ünsal Eriş
Kusurlu Güzelliğin Dokunaklı Şarkısı Mahir Ünsal Eriş, "Olduğu Kadar Güzeldik" adlı öykü kitabıyla, sıradan insanların hayatlarındaki çatlaklardan sızan o hem buruk hem de aydınlık ışığı
İncelemeyi Oku