"Uyanmak için erken, ölmek için geç, kahve için tam zamanı." – Franz Kafka (kurgusal)"

Bilinen Ayların Yolcusu

Kırk yedi yaşındaki Endonezyalı Meryem, bir sabah köyün bilge imamı Ustaz Harun'a içini kemiren soruyu sormaya karar verir. Hac ibadetini yerine getiremeyen Meryem, dini vecibelerin zorluğu karşısında yaşadığı iç çatışmayı ve sorgulamayı imamla paylaşmaya başlar. İnanç ve modern hayatın gerçekleri arasında sıkışan bir kadının samimi hikâyesi.

yazı resim

Sabahın ilk ışıkları henüz ufukta belirirken Meryem, küçük odasının penceresinden gökyüzüne baktı. Hava soğuktu. Endonezyalı bir köyde doğmuş, kırk yedi yılını orada geçirmişti. Ama bu sabah farklıydı. Bu sabah, yıllarca içinde taşıdığı bir soruyu nihayet sormaya karar vermişti. Köyün yaşlı imamı Ustaz Harun, her sabah caminin avlusundaki incir ağacının altında otururdu. Kitapları eskimiş, sakalı uzamış, gözleri ise hâlâ keskin ve derin bakışlıydı. Meryem yanına oturdu. Bir süre sessiz kaldı. Sonra konuştu: "Ustaz, kocam geçen yıl hac için gitmek istedi. Para biriktirmiştik. Ama dediler ki, tam zamanında yetişemezsiniz. Zilhicce'nin sekizine kadar Mekke'de olmanız lazım. Yol çok uzun, vize geç çıktı, uçak bileti bulamadık. Gidemedik." Harun bir şey söylemedi. Meryem devam etti. "Bu Allah'ın emri buysa, neden bu kadar zor? Neden milyonlarca insan aynı anda aynı yere sığmaya çalışıyor? Neden insanlar o kalabalıkta ezilip ölüyor? Kur'an bunu mu söylüyor gerçekten?" Harun gözlerini kaldırdı. Ona baktı. Uzun bir sessizliğin ardından konuştu: "Kızım, sana bir şey okuyayım." Eski bir Kur'an aldı. Sayfaları çevirdi. Bakara Suresi'nin 197. ayetine geldi. "Hacc bilinen aylardadır..." Parmağını ayetin üzerinde gezdirdi. "Bak," dedi. "Kur'an ne diyor? 'Bilinen ayda' değil. 'Bilinen aylarda.' Çoğul. Birden fazla ay." Meryem öne eğildi. Sanki o küçük harfin içinde saklı büyük bir sır varmış gibi baktı sayfaya. "Peki neden bize hep tek bir tarih söyleniyor?" diye sordu. "Çünkü," dedi Harun yavaşça, "asırlar içinde çok şey eklendi. Kur'an'dan değil, başka yerlerden gelen şeyler. Ve zamanla o eklemeler, asılmış gibi göründü." O gün Meryem eve döndü. Kocası Yusuf bahçede ağaçları suluyordu. Durdu. Ona anlattı. Harun'un söylediklerini, ayeti, o tek harfin farkını. Yusuf dinledi. Sonra güldü, ama acı bir gülüşle. "Hatırlıyor musun," dedi, "babam anlattıydı. Büyükbabasının zamanında, burada bir alim varmış. Hac'a gitmek istemiş. Aylarca yürümüş. Gemiye binmiş. Aylarca denizde kalmış. Mekke'ye ulaştığında Zilhicce geçmişti. Ama o yine de kalmış. Yine de tavaf etmiş, Safa ile Merve arasında yürümüş, dua etmiş." "Ve?" Meryem dedi. "Ve kimse ona 'haccın olmadı' dememiş. Çünkü o zaman insanlar biliyordu. Yolculuk zaman ister. Allah da bunu bilir." Aradan bir yıl geçti. Meryem ve Yusuf bu sefer erken hazırlandılar. Belgeleri aylar öncesinden çıkardılar. Yola çıktılar. Mekke'ye vardıklarında şehir kalabalıktı ama o korkunç izdihamın zirvesi geçmişti. Daha sakin bir vakitti. Meryem ilk kez Kâbe'yi gördüğünde durdu. Adım atamadı. Kocası koluna girdi. Meryem'in gözünden sessizce bir yaş indi. İçinden bir ses geçti; Kur'an'ın o ayeti: "...Allah sizin için kolaylık ister, sizin için güçlük istemez..." "İşte bu," diye düşündü. "Bu duygu. Bu huzur. Bu kolaylık. Allah bunu istiyordu." Tavaf ederken etrafına baktı. Yanında yaşlı bir adam vardı. Yavaş yürüyordu, bacağı aksıyordu. Öte yanda ağlayan bir genç kadın. Yanında küçük çocukları. Uzaktan gelen, koyu tenli, yorgun yüzlü bir grup. Hepsi farklı zamanlarda gelmiş olabilirdi. Farklı yollardan. Farklı mevsimlerden. Ama hepsi aynı merkeze dönüyordu. Meryem o anda anladı. Hac bir tarih değildi. Bir yolculuktu. İçsel, dışsal, uzun, zaman alan, insanı olgunlaştıran bir yolculuk. Kur'an bunu "bilinen aylar" diyerek zaten söylemişti. Eve döndüklerinde Harun'u ziyaret ettiler. Yaşlı adam onları görünce ayağa kalktı. Sanki bekliyormuş gibi. "Nasıldı?" diye sordu. Meryem bir süre düşündü. "Sorularım vardı gitmeden önce," dedi sonunda. "Döndüm, cevaplar değil ama huzur buldum. Sanki sorular hâlâ duruyor ama artık beni sıkmıyor. Çünkü Allah'ın kitabını biraz daha gözümü açarak okudum." Harun başını salladı. "İşte," dedi alçak sesle, "hac bu demek. Taş öpmek değil, gün saymak değil. İçindeki katmanları soyarak Allah'a yaklaşmak." O akşam Meryem yine penceresinden baktı gökyüzüne. Hilal yeni doğmuştu. İnce, nazik, sessiz. Bakara Suresi'nin 189. ayeti aklına geldi: "Sana hilaller hakkında sorarlar. De: O insanlar ve hacc için vakitlerdir..." Hilal sadece takvim değildi. Bir işaretti. "Vakit geliyor," diyen bir işaret. Ve o vakit, düşünüldüğünden çok daha geniş, çok daha insaflı, çok daha merhametliydi.

KİTAP İZLERİ

ZEYTİNDAĞI

Falih Rıfkı Atay

Bir İmparatorluğun Veda Mektubu: Falih Rıfkı Atay'dan Zeytindağı Her milletin tarihinde, hatırlamaktan kaçındığı, üzerine bir sessizlik perdesi çekmeyi yeğlediği dönemler vardır. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu'nun
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön