"Hayatta iki şeyden kesinlikle kaçınmalısın: kötü kahve ve iyi bir hikayeyi mahveden editörler." — Mark Twain (kurgusal)"

İlahiyat Eğitimi: Din Öğretimi mi, Din Felsefesi mi?

yazı resim

Modern dünyada din eğitimi, özellikle İslam coğrafyalarında köklü bir kurumsal yapıya kavuşmuştur. Üniversitelerin ilahiyat fakülteleri, medreseler ve dini eğitim kurumları, yüzyıllar içinde şekillenmiş müfredatlarıyla nesillerin beynini yıkamaktadırlar ancak bu kurumların sunduğu eğitimin gerçekte ne olduğu sorusu, nadiren sorulmaktadır. Burada ilahiyat eğitiminin iddia ettiği gibi "dini eğitim" olmadığını özünde bir "din felsefesi" olduğunu ortaya koyacağız. Normatif Dil ile Betimleyici Dil Arasındaki Fark Bir eğitim sisteminin niteliğini anlamanın en temel yollarından biri, kullandığı dili incelemektir. Betimleyici (tasvir edici) bir eğitim, "falan coğrafyada, filan dönemde, belirli bir kişi veya topluluk İslam'ı şu şekilde anlamıştır" der. Normatif (kural koyucu) bir eğitim ise "İslam budur, bu böyledir, bu hükümdür" der. Mevcut ilahiyat fakülteleri gençlerin beynini yıkamakta normatif bir dil kullanmaktadır. Öğrenciye sunulan bilgi, tarihsel ve coğrafi bağlamından koparılarak evrensel bir gerçeklik olarak takdim edilir. Oysa fıkıh görüşleri, kelam tartışmaları ve hadis yorumları; belirli bir coğrafyada, belirli bir siyasi atmosfer içinde, belirli kaygılarla uydurulmuş insan ürünü metinlerdir. Ortaya çıkan ürünse kültürel kodlamadır. Coğrafyaya Göre Değişen "Dini Eğitim" İslam'ın bölgeden bölgeye değişen yorumları, dini eğitim iddiasının en büyük iç çelişkisidir. İran örneğinde eğitimin merkezi; Caferî fıkhı ve Şii kelamıdır. İmamet anlayışı, on iki imamın otoritesi ve Velâyet-i Fakîh doktrini, müfredatın temel eksenini oluşturur. Bu eğitim, İran sınırları içinde "İslami eğitim" olarak sunulur. Türkiye örneğinde ise Hanefî fıkhı ve Maturidî/Eş'arî kelamı ana akım kabul edilir. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurumsal çerçevesi bu eksen üzerine inşa edilmiştir. Türkiye'deki ilahiyat fakülteleri de bu parametreler dahilinde eğitim verir. Soru şudur: Aynı dinin iki farklı ülkede iki farklı biçimde öğretilmesi ve her ikisinin de "dini eğitim" olarak adlandırılması nasıl mümkündür? Eğer din tekse ve evrensel ilkelere dayanıyorsa, coğrafi sınırlar değiştiğinde içeriği de değişen bir eğitim, evrensel bir dini anlatıyor olamaz. Değişen şey dinin kendisi değil, insanların ona yüklediği yorumlardır. Öyleyse öğretilen şey din değil, o coğrafyanın din yorumudur; yani bir tür bölgesel din felsefesidir. İslami İlimler: İnsan Ürünü Uydurulmuş Bir Birikim İlahiyat müfredatının temel sütunlarını oluşturan tefsir, hadis, fıkıh ve kelam disiplinleri incelendiğinde, hepsinin insan aklının ve tarihsel koşulların ürünü olduğu görülür. Hadis ilmi, rivayetlerin derlenmesi, sınıflandırılması ve değerlendirilmesi sürecinde Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebu Dâvûd gibi muhaddislerin metodolojik tercihlerine dayanır. Hangi hadisin sahih, hangi hadisin zayıf olduğuna dair kriterler, bunların kendi dönemlerinde uydurduğu epistemolojik çerçevelerdir. Buhârî'nin sahih kabul ettiğini başka bir muhaddis reddetmiştir. Bu durum, hadis ilminin ilahi bir kesinliğe değil, insan muhakemesine dayandığını açıkça ortaya koymaktadır. Fıkıh, benzer bir tabloyu sunar. Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri; aynı kaynaklardan hareketle zaman zaman birbirine taban tabana zıt hükümlere ulaşmıştır. Bu farklılıklar, fıkhın ilahi bir tekelden değil insan aklının devreye girdiği yöntemlerden beslendiğini göstermektedir. Kelam ilmi, İslam'ın ilk yüzyıllarından itibaren Mu'tezile, Eş'arilik ve Maturidilik gibi birbirleriyle tartışan ekollere sahne olmuştur. Bu tartışmaların büyük bölümü, dönemin Yunan felsefesiyle ve siyasi iktidar çatışmalarıyla doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla kelam felsefi ve siyasi dinamiklerin şekillendirdiği bir disiplindir. Tüm bu disiplinler, İslam'ın kendisini değil; İslam'ın tarih içindeki insani yorumlarını içermektedir. Bu yorumlar uydurulmuştur din için hiçbir bağlayıcılığı yoktur ancak din olarak olmasa da, din felsefesi olarak kabul edilip hataları gösterilip gençlerin o hatalara düşmemesi sağlanabilir. Kültür Aktarımı ile Rasyonel Sorgulama Bir bilginin "eğitim" olarak nitelendirilebilmesi için, o bilginin eleştirel sorgulamaya açık olması beklenir. Bilimsel eğitimde bir teori, verilerle çeliştiğinde revize edilir ya da terk edilir. Felsefi eğitimde argümanlar karşı argümanlarla dengelenir. Peki ilahiyat eğitiminde durum nasıldır? Şu şekildedir: Hâkim mezhep görüşleri, tartışmasız "din" olarak sunulur; bu görüşlere yönelik köklü itirazlar ya periferik bırakılır ya da sapkınlık olarak etiketlenir. Bu yapı, bilginin üretildiği bir ortam değil, bilginin aktarıldığı bir ortamdır. Rasyonel sorgulamadan değil, otorite kabulünden beslenen bir süreçtir. Bu sürecin adı eğitimden çok kültürel aktarım, hatta doktriner kodlamadır. Buradaki en büyük paradoks şudur: Eğer bir görüşün doğruluğu yalnızca "geleneksel otoritenin benimsemiş olmasına" dayandırılıyorsa, bu bir epistemolojik gerekçe değildir. "Büyük âlimler böyle dedi" argümanı, kendi içinde bir döngüsel doğrulama (circular reasoning) barındırır ve bilimsel açıdan yeterli bir gerekçe teşkil etmez. Nebimiz Muhammed'in Otoritesi ve Kurumsal Eğitim İddiası Konunun belki de en çarpıcı boyutu şudur: İlahiyat fakülteleri, kendi mezunlarına içkin bir dini otorite atfetmektedir. "İlahiyat okudu mu?" sorusu, bir kişinin İslam hakkında konuşma meşruiyetini ölçen bir kriter olarak kullanılmaktadır. Oysa Nebimiz Muhammed, bugünkü anlamda ne bir ilahiyat fakültesine gitmiş ne de bu kurumların belirlediği müfredatı tamamlamıştır. Vahiy, kurumsal bir akreditasyonla değil, doğrudan bir ilahi temas olarak gelmiştir. Sahabenin dini anlayışı da herhangi bir mezhebin metodolojisine değil, Kur'an'a ve Nebi'nin bizzat öğrettiği pratiklere dayanıyordu. Dolayısıyla birinin "İlahiyat okudun mu?" diye sorması, özünde şunu söylemektedir: "Belirli bir dönemde, belirli bir coğrafyada, belirli bir mezhep çerçevesinde uydurulmuş insan görüşlerini öğrendin mi?" Bu soru, dini bilginin kriteri olamaz. Çünkü sorunun işaret ettiği müfredat, dinin kendisi değildir. Tahrifat Meselesi ve Kurumsal Meşruiyet Kur'an'ın anlam tahrifatı, lafzî tahrifattan çok daha sinsi ve yaygın bir biçimde gerçekleşmiştir. İnsan görüşleri, din adına öğretilmiş; tarihsel yorum, ilahi hüküm olarak sunulmuş; yerel kabul, evrensel gerçek olarak takdim edilmiş böylelikle anlam düzeyinde bir tahrifat oluşmuştur. Bu tahrifat kasıtlı olmak zorunda değildir. Yüzyıllar içinde uydurulmuş kurumsal yapılar, kendi işleyiş mantıklarını üretir ve bu mantık içinde kendini dinden ayırt edemez hale gelir. Bir ilahiyat hocası, öğrettiği Hanefî görüşünün insani bir yorum olduğunu bilse de bunu her derste vurgulamıyorsa; yapısal olarak bu ayrımı silmekte ve yorumu dinin kendisiyle özdeşleştirmektedir. İlahiyat fakülteleri, sundukları eğitimin adını yanlış koymaktadır. Öğrettikleri şey İslam değil; İslam'ın belirli mezhepsel çerçeveler içinde nasıl anlaşıldığıdır. Bu ayrımı görmezden gelmek, hem entelektüel dürüstlükten uzaklaşmak hem de öğrenciye haksızlık etmektir; çünkü öğrenci kendisine gerçek dini bilgi verildiğini sanırken aslında tarihsel bir yorumlar bütünü olan din felsefesini devralmaktadır. Tefsir, hadis, fıkıh ve kelamın doğru adı din felsefesi ve İslam düşünce tarihidir; dinin kendisi değil. Bir mezunun "ilahiyat okudum" demesi, "dini eğitim aldım" anlamına gelmez; "İslam'ın insani yorumlarını sistematik olarak inceledim" anlamına gelir. Bu farkı kabul etmek, hem akademik dürüstlüğün hem de gerçek anlamda dini bir sorumluluğun gereğidir.

KİTAP İZLERİ

Öyle miymiş?

Şule Gürbüz

Şule Gürbüz’ün Zaman ve Anlam Arasındaki Yankısı Bir kitabı roman yapan nedir? Belirli bir olay örgüsü, gelişen karakterler, diyaloglar mı? Şule Gürbüz’ün “Öyle miymiş?” adlı
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön