Adnan, küçük bir Anadolu kasabasında büyümüştü. Babası caminin imamıydı, annesi ise her akşam yatsı namazından sonra çocuklarına hadis kitaplarından hikâyeler okurdu. Adnan, bu düzeni hiç sorgulamadan büyüdü. Ta ki üniversiteye başlayana kadar. Bilgisayar mühendisliği bölümüne kaydolduğu ilk gün, yanına Kerem adında biri oturdu. Kerem sakin, düşünceli bir adamdı. Konuşmaları ders aralarında başladı, zamanla öğleden sonralara, sonra gecelere uzadı. Bir gün Kerem ona garip bir şey söyledi: "Sana bir şey soracağım, alınma. Din kültürü dersinde bize Nebimiz Muhammed'in 20 Nisan 571 Pazartesi doğduğunu öğrettiler. Peki sen hiç Python'la o tarihin hangi güne denk geldiğini hesapladın mı?" Adnan güldü. "Ne alaka?" "Dene. O gece Adnan kodu yazdı. Basit birkaç satır. import datetime
Verilen tarihi oluştur
date = datetime.datetime(571, 4, 20)
Haftanın gününü al
day_of_week = date.strftime("%A") print(day_of_week) Sonuç ekrana düştü: Cumartesi. Adnan bir süre monitöre baktı kaldı. Google'a girdi. Google da "Pazartesi" diyordu. Ders kitapları da. Hocalar da. Herkes. Ama kod yalan söylemiyordu. Bu küçük çatlak, içinde bir şeyleri kırmaya başladı. Ertesi hafta Kerem ona yeni bir soru yöneltti: "Mezhep imamları hatasız mıydı sence?" Adnan refleks olarak cevapladı: "Hatasız değildiler tabii, ama büyük âlimlerdi." "Peki büyük âlim olmak, her konuda doğruyu söylemek anlamına gelir mi? Yapay zekâ düşün. Milyonlarca veriden öğreniyor. Yine de yüzde yüz doğru değil. Peki birkaç yüzyıl önce yaşayan, astronomiyi, tıbbı, oşinografiyi bilmeyen bir insan, din dahil her konuda nasıl yanılmaz olabilir?" Adnan cevap veremedi. Günler geçtikçe Adnan'ın aklındaki sorular büyüdü. Ama en çok rahatsız eden şey şuydu: Bu soruları kimseye soramıyordu. Babasına sormayı denedi bir akşam, yemek masasında. "Baba, Ebu Hanife ile İmam Şafi birbirinden farklı şeyler söylüyor. Birinin helal dediğine diğeri haram diyor. İkisi de büyük âlim. Peki ikisi de aynı anda doğru olamaz. Biri yanılıyor. O zaman birinin görüşüne uymak, yanılana uymak riski taşımıyor mu?" Babası kaşlarını çattı. "Bu soruları sana kim aşıladı?" "Kimse. Kendim düşündüm." "Fazla düşünmek insanı şüpheye götürür." "Ama şüphe etmemek de insanı körlüğe götürmez mi?" Masa sessizleşti. Adnan o gece odasına çekildi. Aylarca okuyup araştırdı. Hadis kitaplarının tarihini, nasıl derlendiğini, hangi süzgeçlerden geçtiğini öğrendi. Buhari'nin iki milyon hadisi inceleyip altı binine yakınını sahih bulduğunu, geri kalanları reddettiğini gördü. Durdu. Vahiy mi aldı ki kabul ettiklerini kabul etti, reddettiklerini reddetti? Sonra şunu fark etti: Hadis imamlarının kendileri de birbirinden farklı hadisleri kabul etmişti. Yani ortada birden fazla "doğru" vardı. Ve bu "doğrular" çelişiyordu. Bir gün kütüphanede eski bir kitap buldu. Mezheplerin tarihini anlatan akademik bir çalışmaydı. Sayfaları çevirirken şunu gördü: Hanefilik, Malikilik, Şafiilik ve Hanbelilik, Nebimiz Muhammed zamanında yoktu. Dört Halife döneminde de yoktu. Yüzyıllar sonra kurumlaşmıştı. Ve aynı dönemde Zahirilik denen bir ekol de vardı; bu ekol "Kur'an yeterlidir" diyenlere daha yakın duruyordu ama zamanla öteki mezhepler kadar yaygınlaşamamıştı. Peki yaygınlık, doğruluğun ölçüsü müdür? Aklına jeoloji mühendisleri geldi. Deprem tahminleri yapıyorlar, yüzü yanlış çıkıyor, biri tutunca "Bildik!" diyorlar. Medya da onları kullanıyor çünkü reytinglerini artırıyor. İnsanlar da inanıyor çünkü ekrana çıkmışlar. Din tüccarları için de aynı mekanizma işliyor olamaz mı? Bir Cuma günü camiye gitti. İmam hutbede konuşuyordu. Sözleri güzeldi, sesi etkileyici. Ama Adnan bu kez farklı bir gözle dinledi. İmam bir hadis aktardı. Sonra mezhep görüşünü aktardı. Sonra "İslam böyle emreder" dedi. Adnan içinden sordu: Kur'an mı böyle diyor, yoksa mezhep mi? Fark büyüktü. O akşam Kerem'le uzun uzun konuştular. "Bak," dedi Kerem, "sormak istediğim şey şu: Bir insan Allah'ın kitabını kabul ediyorum deyip aynı zamanda o kitabın yetmediğini söylüyorsa, gerçekte neyi kabul ediyor?" Adnan bir süre düşündü. "Kendi liderini mi?" "Veya kendi alışkanlığını. Veya kendi korkusunu. Çünkü insanlar bazen değişmekten o kadar korkar ki, mucize görseler bile büyü diyebilirler." Yıllar geçti. Adnan ne dinden çıktı ne de soruları bıraktı. Ama artık farklı bir yerde duruyordu. Namaz kılıyordu; ama vakitlerini güneşin konumuna göre Süleymaniye Vskfı Takvimi'nden belirliyordu. Kur'an okuyordu; ama kendi dilinde anlayarak. Kimseye "sen yanlışsın" demiyordu; ama kimse de ona "şunu yapmalısın" diyemiyordu. Bir gün babası onu ziyarete geldi. Yaşlanmıştı. Oğlunun rafına baktı. Fıkıh kitapları yoktu artık. Sadece Kur'an vardı. Birkaç dilde. Ve üstünde not kâğıtları. "Ne arıyorsun oğlum?" diye sordu. Adnan güldü. "Aslında şunu arıyorum baba: Allah'ın söylediğiyle kulların söylediğini birbirinden ayırt etmeyi." İhtiyar imam uzun süre baktı oğluna. "Bu kolay değil." "Kolay baba şeytan zor gösterir hele sen Kur'an'ın yeterli olduğunu kabul et kolaylığı göreceksin," dedi Adnan. Pencereden güneş batıyordu. Güneşe baktı. Ve namaza kalktı.