"Yarınki gazeteyi okumak için bugün ölmenin ne anlamı var ki?" *Mark Twain*"

Kanadını Ger

Yetmiş üç yaşındaki Kemal Bey'in sabah ezanıyla uyanıp, dizlerinin tutmamasıyla başlayan günü... Oğlu Tarık'tan yardım istemesiyle ortaya çıkan kuşaklararası ilişki, yaşlılığın getirdiği zorluklar ve aile dinamikleri... Yaşlı bir babanın gözünden, sabahın erken saatlerinde bir evde yaşanan sıradan ama derin anların dokunaklı portresi.

yazı resim

Sabah ezanı okunurken Kemal Bey gözlerini açtı. Yetmiş üç yaşındaydı ama bu sabah kendini çok daha yaşlı hissediyordu. Ayağa kalkmaya çalıştı. Dizleri tutmadı. "Oğlum!" diye seslendi. Sesi beklediğinden kısık çıktı. Kapı açılmadı. Yeniden denedi. "Tarık!" Bu sefer ayak sesleri duyuldu. Kapı arallandı. Otuz altı yaşındaki oğlu Tarık, gözlerinin altında halkalarla göründü. Üstünde dün geceden kalma tişört vardı. "Ne var baba?" "Ayağa kalkamıyorum. Elini ver." Tarık bir an durdu. Gözlerinde çok kısa, çok küçük bir şey belirdi. Bıkkınlık mıydı, acıma mıydı, yoksa sabah uykusuzluğunun ağırlığı mıydı — tam olarak anlaşılmıyordu. Ama babasının gözü o anı yakalamıştı. Yaşlıların gözleri böyledir; her şeyi görür, çoğunu görmezden gelir. "Gel baba, tut." Mutfakta Tarık'ın eşi Selin kahvaltı hazırlıyordu. İki çocuk — yedi ve dokuz yaşında — okula gitmek için telaş içindeydi. Ev gürültülüydü, hareketliydi. Kemal Bey masaya oturdu. Kendini bu gürültünün içinde sessiz bir nesne gibi hissetti. "Haplarını aldın mı?" diye sordu Selin, ona bakmadan. "Almadım henüz." "Tarık, babanın haplarını çıkarır mısın?" Tarık buzdolabından bir şeyler çıkarırken omuz silkti. "Nerede?" "Üst rafta, sarı kutu." Küçük oğlan koşarak geçti, masanın köşesine çarptı, Kemal Bey'in çay bardağı sallandı. Kimse özür dilemedi. Kimsenin buna vakti yoktu. Kemal Bey eliyle bardağı tuttu. Haplarını yuttu. Dışarıda kuşlar ötüyordu. O gün öğleden sonra Tarık çalışma odasındaydı. Kapısı kapalıydı. İçeriden klavye sesi geliyordu. Kemal Bey koridorda bir süre bekledi. Kapıyı açmaya cesaret edemedi. Sonra yavaşça döndü, odasına gitti, pencereye oturdu. Bahçeye baktı. Otuz yıl önce bu bahçede Tarık'a bisiklet öğretmişti. Çocuk düşmüştü, dizleri kanamıştı, ağlamıştı. Kemal Bey onu kaldırmış, dizlerini temizlemiş, "Bak bana, korku yok" demişti. Ve çocuk yeniden binmişti. O gün ne kadar basit görünmüştü her şey. Akşam yemeğinde Tarık konuştu. "Baba, seninle bir şey konuşmam lazım." Selin çocukları odaya gönderdi. Masada üç kişi kaldılar. "Söyle." Tarık bardağını çevirdi parmakları arasında. "Bakım evleri hakkında biraz araştırdım. İyi yerler var, çok iyi hizmet veriyorlar. Sen de yalnız olmamış olursun, biz de..." "Biz de rahat ederiz" cümlesini tamamlamadı. Ama havada asılı kaldı. Kemal Bey bir şey söylemedi. Uzun süre sustu. Tarık devam etti. "Yanlış anlaşılmasın. Seni sevmiyorum anlamına gelmiyor. Ama iş var, çocuklar var, Selin'in de kendi yorgunluğu var. Sabahları sen de güçlük çekiyorsun, biz de..." "Tamam" dedi Kemal Bey. "Tamam mı?" "Tamam." Yemeğin geri kalanında kimse konuşmadı. O gece Kemal Bey uyuyamadı. Yatağının tavanına baktı. Karısı Hatice'yi düşündü. Dört yıl önce gitmişti. Gitmeden önce "Tarık iyi bir çocuk, merak etme" demişti. Bunu neden söylediğini o zaman tam anlamamıştı. Şimdi anlıyordu. Sonra başka şeyler düşündü. Tarık'ın ilk kelimesini. "Baba" demişti, net ve kararlı, sanki bunu söylemeye uzun süredir hazırlanmış gibi. O anki sevinç, hâlâ bedeninde bir yerde duruyordu, küçük ve sıcak. Tarık'ın ilk yılında, Kemal Bey fabrikada gece mesaisine kalmış, sabah eve döndüğünde doğruca beşiğe gitmişti. Çocuğun uyku kokusunu içine çekmişti. Hiçbir yorgunluk o kokuya bedel değildi. Tarık hastalanınca hastanede üç gece uyumadan beklemiş, sabah ezanlarında koridorda dua etmişti. Duasında kendisineyse şöyle beddua etmişti: "Rabbim, benden al, ona ver" demişti. Ve bunu söylerken içten hiç düşünmeden söylemişti. Şimdi o çocuk büyümüştü. Ve büyüyen çocuk onu bir yere göndermeyi düşünüyordu. Kemal Bey ağlamadı. Sadece uzun süre tavana baktı. Sonra yavaşça, içinden bir şeyler mırıldandı. Dua gibiydi, hesap gibiydi, teslimiyet gibiydi. "Rabbim, küçükken beni yetiştirdiği gibi Sen de ona merhamet et." Sabah oldu. Tarık erken kalkmıştı. Mutfakta tek başına oturuyordu. Önünde soğumuş bir kahve vardı. Kemal Bey içeri girdi. Tarık başını kaldırdı. İki adam birbirine baktı. "Baba, ben..." "Otur" dedi Kemal Bey. Sesi düzdü, ne öfkeli ne de kırıktı. "Ben de oturayım." Oturdu. "Sana bir şey soracağım. Dürüst cevap ver." "Sor." "Bu evde kalmamı istiyor musun, yoksa gerçekten gitmemi mi?" Tarık uzun süre cevap vermedi. Bu sessizlik, içindeki kavganın sessizliğiydi. "İstemiyorum" dedi sonunda. Sesi düşüktü. "Gitmeni istemiyorum. Ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. Her şey çok karışık, her gün koşturuyorum, geceleri uyuyamıyorum, Selin yorgun, ben yorgunum, ve sen de..." "Ve ben de yük oluyorum." "Öyle demedim." "Ama öyle hissettiriyorum." Tarık cevap vermedi. Kemal Bey elini masaya koydu. Yaşlı, damarlı, çalışmış bir eldi. "Bak bana oğlum. Ben sana bunu söylemek için oturdum: Haklısın. Gerçekten zor. Ben de biliyorum bunun zor olduğunu." Durdu. "Ama sana bir şey de söyleyeyim: Ben otuz altı yılında hiç 'bu çocuk bana yük' demedim. Söylemek aklımdan bile geçmedi. Neden geçmedi, biliyor musun?" Tarık başını kaldırdı. "Çünkü sen benim çocuğumdun. Ve ben seni benim için yetiştirmedim. Seni dünyaya sağlam bir insan olarak bırakmak için yetiştirdim. Yaptığım her şey, uyumadığım her gece, harcadığım her kuruş... bunların hiçbirinin karşılığını senden beklemedim. Bekleyemezdim zaten." "Baba..." "Beklemedim" dedi Kemal Bey, sözünü kesmeden. "Ama şunu da biliyor musun? Bir insan kanatlarının altında büyütülmüşse, zamanı gelince o kanatları açmasını bilmesi gerekiyor. Bu benim sana öğretmem gereken son şeydi. Öğretemedim galiba." Mutfakta uzun bir sessizlik oldu. Dışarıdan çocukların sesi geliyordu. Uyandıklarını, koştuklarını, güldüklerini duyuyorlardı. Tarık gözlerini kapadı. Bir şeyler kırılıyordu içinde. Ya da kırılmıyordu da, yıllardır orada duran bir şey nihayet yerinden oynuyordu. "Gitmeyeceksin" dedi. Sesi titredi. "Hiçbir yere gitmeyeceksin." Aylar geçti. Kolay olmadı. Kimse masallar gibi değişmedi. Tarık zaman zaman yine yoruldu, zaman zaman kapıyı sert kapattı, zaman zaman sesi yükseldi. Selin'le gergin anlar oldu. Sabahlar hâlâ karmaşıktı. Ama bir şey değişmişti. Tarık artık babasının odasına girmeden önce bir an duruyordu. Sadece bir an. Nefes alıyordu. Sonra açıyordu kapıyı. Ve Kemal Bey bunu fark ediyordu. Yaşlıların gözleri böyledir; her şeyi görür. Ve zamanı gelince, en küçük şeyi bile yeterli sayar. Bir akşam büyük torun — dokuz yaşındaki Mert — büyükbabasının yanına geldi. Elinde bir okul ödevi vardı. "Büyükbaba, 'merhamet' ne demek? Ödevde soruyor." Kemal Bey çocuğa baktı. Uzun uzun baktı. "Gel otur yanıma." Çocuk oturdu. "Merhamet" dedi Kemal Bey yavaşça, "bir insana güçlüyken bile nazikçe davranmaktır. Onu küçümsemeden, yorulmadan, karşılık beklemeden..." "Neden karşılık beklenmez?" "Çünkü gerçek iyilik hesap kitap yapmaz." Mert bunu not defterine yazdı. Sonra düşündü. "Sen büyükanne gidince çok üzüldün mü?" "Çok." "Babam da üzüldü mü?" "Çok." "Peki siz nasıl dayandınız?" Kemal Bey pencereye baktı. Bahçede hava kararmaya başlamıştı. "Birbirimize kanadımızı gerdik" dedi. Çocuk anlamadı tam olarak. Ama not defterine onu da yazdı. O gece Tarık, babasının odasının önünden geçerken durdu. İçeriden Kur'an sesi geliyordu. Alçak, usul usul. Tarık kapıya yaslandı. Dinledi. Çok uzun zamandır duymadığı bir şey vardı o seste. Huzur değildi tam olarak. Teslimiyetti. Ama öfkesiz, kırıksız, temiz bir teslimiyet. Tarık orada, kapıya yaslanmış, gözlerini kapatarak dinledi. Ve ilk defa, yıllardır taşıdığı o ağırlığın bir kısmı omuzlarından kaydı. Nereye gittiğini bilmiyordu. Belki hiçbir yere gitmiyordu. Belki sadece yerini buluyordu.

KİTAP İZLERİ

Tarihi Hoşça Kal Lokantası

Şermin Yaşar

Şermin Yaşar’dan Kaybetmenin ve Kalanların Anatomisi Tarihi Hoşça Kal Lokantası, Şermin Yaşar’ın kaleminden dökülen, "kaybetmek bizim işimizdir" diyenlerin sessiz ve derinden işleyen öykülerini bir araya
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön