"En iyi edebiyat, okuyucunun 'Bunu ben de yazabilirdim!' diye düşündüğü, ama asla yazamadığı edebiyattır." - Oscar Wilde"

Kalbin Efendisi

Cam kulesinde başarılı bir finans uzmanı olan Murat, zenginlik ve statünün içinde boşluk hisseder. Anne-babasının "para" ve "güç" öğütleriyle şekillenen hayatı, babasının kalp kriziyle sarsılır. Hastane koridorunda beklerken tüm başarıları anlamsızlaşırken, huzur dolu yaşlı bir adamla karşılaşması, hayatın gerçek değerlerini sorgulamasına neden olur.

yazı resim

Murat, şehrin en işlek caddesindeki cam kulede her sabah aynı ritüeli tekrarlardı. Masasına oturur, bilgisayarını açar, portföy rakamlarına bakardı. Rakamlar büyüdükçe içi daralır, küçüldükçe midesi sıkışırdı. Otuz sekiz yaşındaydı. Zengin, yakışıklı, başarılıydı. Ve tamamen boştu. Annesinin sesi hâlâ kulaklarındaydı: "Oğlum, para insanı adam eder." Babasının sesi de: "Güçlü ol. Kimseye muhtaç olma." İkisini de dinlemişti. İkisini de gerçekleştirmişti. Ama adam olmak bu kadar ağır bir şey miydi, bilmiyordu. O sabah telefonu çaldı:
— Baban kalp krizi geçirdi. Hastaneye kaldırdık.
Koridorda beklerken, beyaz duvarlar ona geri döndü. Bütün o rakamlar, bütün o toplantılar, bütün o "başarı" anları. Hepsi o koridorda eriyip gitti. Karşısındaki bankta yaşlı bir adam oturuyordu. Elinde Kur'an, dudaklarında sessiz bir şeyler. Yüzünde garip bir şey vardı. Huzur. Acı çektiği belliydi, gözleri kırmızıydı. Ama çökmemişti. Sanki içinden bir şey onu tutuyordu. Murat ona baktı. Adam fark etti.
— Zor mu beklemek? diye sordu adam, sesi kırık ama sıcaktı.
— Zor, dedi Murat. Hem de... Hem de neden bu kadar zor bilmiyorum. Para kazandım. Her şeyi yaptım. Yine de şu an hiçbir şeyim.
Adam Kur'an okumayı bıraktı.
— Sen de mi bunu yaşıyorsun? Biz hep bunu yaşarız. Kalp, asıl evini kaybedince böyle olur.
— Asıl evi mi?
— Allah'tan başkasına bağlanan kalp, her kapıyı ev sanır. Ama hiçbiri ev değildir. Soğuktur, geçicidir. Girersen çıkmak istersin, çıkarsan giremezsin. Ne içerisi seni tutar ne dışarısı seni bırakır.
Babası ameliyata alındı. Saatler geçti. Murat o gece koridorda tek başına kaldığında, hayatında ilk defa düşünmeden dua etti. Kelimeler bozuktu, Arapçası yoktu, sesi titredi. Ama içinden bir şeyler kırıldı o kırılışla. Yıllarca inşa ettiği o cam duvarlar.
"Ya Rabbi... Bilmiyorum. Bilmiyorum nasıl konuşacağımı. Ama varsan, duy beni." Basitti. Çocukçaydı belki. Ama o an içindeki daralma, ilk defa biraz gevşedi. Babası kurtuldu. Murat, taburculuk günü babasının elini tuttu. Adamın elleri eskimişti, damarları çıkmış, avuçları sertleşmişti. Ömrü bu ellerdeydi. Murat bir şey fark etti: Bu elleri hiç tutmamıştı. Yıllarca "meşguldüm" demişti. Yıllarca "büyüdüm" demişti. Yıllarca babasını, annesini, her şeyi öteleyen bir şeyi kucaklamıştı: Başarı. Para. Rakamlar.
— Sessizce baba, seni çok az ziyaret ettim dedi.
Babası güldü. Gözleri doldu ama güldü.
— Oğlum, sen gelince eve güneş girdi. Ama güneş az doğdu.
Hastaneden çıkışta o yaşlı adamla tekrar karşılaştı. Adam kapıda durmuş, gökyüzüne bakıyordu.
— İyi haber mi? diye sordu.
— Murat İyi haber, babam kurtuldu dedi.
— Adam Şükür, dedi. Sonra ekledi: Şükür edebilmek, en büyük nimete kavuşmaktır. Çünkü çoğu insan nimeti görür ama Allah'ı görmez. Oysa nimette O vardır.
Murat durdu.
— Siz... hep böyle mi düşündünüz?
Adam biraz düşündü.
— Hayır. Ben de senin gibiydim bir zamanlar. Dükkânım vardı. Büyüttüm, büyüttüm. Sonra yandı. Her şeyimi kaybettim. O gece ağladım. Ama o ağlayış içimde bir şeyi temizledi. Sanki yılların kirleri aktı. Ve o geceden sonra anladım: Ben dükkânı değil, Allah'ı kaybetmiş olsaydım, asıl o zaman her şeyimi kaybetmiştim. Dükkânı kaybedince sadece dükkânı kaybettim. Allah'ı bulmak, kaybettiğimden daha değerliydi.
Murat o gün ofisine dönmedi. Yürüdü. Şehrin sokaklarında yürüdü. İlk defa gözlerini açarak yürüdü. İnsanları gördü. Koşturanları, telefona gömülenleri, vitrinlere bakanları. Hepsinde bir şey vardı: Arayış. Kimisi bunu kabul ediyordu, kimisi etmiyordu. Ama hepsi bir şey arıyordu. Kalp, asıl evini kaybedince böyle olur. Haftalar geçti. Murat yavaş yavaş değişti. Hızlıca değil. Büyük bir aydınlanmayla değil. Küçük küçük, sessiz sessiz. Sabah erkenden kalkmaya başladı. Önce alışkanlıkla telefona uzandı, sonra bıraktı. Sadece oturdu. Düşündü. Sonra dua etmeye çalıştı. Tutuk, bozuk, acemi dualarla. Hadisleri terk edip Kur'an'ı yeterli gördü. Cumaları camiye gitmeye başladı. İlk gün kapıda duraksadı. İçeri girmek için kendini zorlaması gerekti. Sanki uzun süre ayrı kaldığı bir evdi. Tanıdık ama yabancı. Hutbeyi dinledi. Kelimeler içine işledi: "Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." Içinden bir şey sızladı. Bu cümleyi daha önce duymuştu. Ama hiç işitmemişti. Bir gün annesi aradı.
— Oğlum, sen değiştin. Ne oldu sana?
— Bilmiyorum anne. Sanki uzun süre yanlış kapı çaldım. Yoruldum. Döndüm.
— Nereye döndün?
Murat düşündü.
— İçime. Ve içimde bulduğum şeye.
Annesinin sesi titredi.
— Senin deden, yatmadan önce hep şunu derdi: "Oğlum, insanın kalbi bir kaptır. Ya Allah dolar ya başkası. Boş kalmaz hiç." Ben bunu sana anlatmayı unuttum. Affet beni.
Murat ağladı. Uzun zaman sonra, gerçekten ağladı. O yılın sonunda aslında Murat çok şey yapmadı. Şirketi bırakmadı. Ama artık rakamlardan değil, insanlardan başlıyordu. Çalışanlarına farklı baktı. Onların yorgunluğunu fark etti. Babasını her hafta ziyaret etti. Annesinin elinden çay içti. Eskiden "vakit yok" dediği şeyler için vakit buldu. Ve her gece, yatmadan önce, o bozuk acemi duaları yaptı. Kelimeler zamanla düzeldi. Ama asıl düzelen şey kelimeler değildi. Kalbiydi. Bir sabah işe giderken o yaşlı adamla yine karşılaştı. Adam simitçinin önünde durmuş, çay içiyordu. Murat yanına gitti.
— Sizi uzun zamandır aramak istedim, dedi. O gün bana söyledikleriniz...
— Ben sana hiçbir şey söylemedim, dedi adam gülerek. Sen zaten biliyordun. Ben sadece seni dinledim.
Murat durdu.
— Peki neden değişti her şey?
Adam simitini kırdı, bir parçasını uzattı.
— Çünkü sen doğru soruyu sormaya başladın. Yıllarca "ne kazanacağım" diye soruyordun. O gece koridorda ilk defa "ne kaybettim" diye sordun. Ve kaybettiğini bulunca, artık gerisi kolaydı.
Kalp, bir kaptır. Ya Allah dolar ya başkası. Boş kalmaz hiç. Ve insan, bu tercihin tam ortasında durur. Her sabah, her gece, her nefeste. Farkında olmadan da olsa, bu tercih yapılır. Kalp bir yere yönelir. Ya gerçek evine, ya da kapı kapı dolaşmaya. Murat, uzun yıllar kapı kapı dolaştı. Sonunda eve döndü. Ve o kapı, hiç kapanmadı.

KİTAP İZLERİ

Engereğin Gözü

Zülfü Livaneli

İktidarın Göz Kamaştıran Işığı ve Bir Hadımın Gözünden Saray Zülfü Livaneli’nin, okurunu XVII. yüzyıl Topkapı Sarayı'nın loş ve entrika dolu koridorlarına davet eden romanı "Engereğin
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön