Konya'nın dar sokaklarında, eski çarşının köşesinde küçük bir manifatura dükkânı işleten Halil Usta, sabahın erken saatlerinde kepenkleri açarken içini sıkan o ağırlığı bir türlü atamıyordu. Elli yıllık esnaftı. Babasından devraldığı bu dükkânda ter dökmüş, helal kazancıyla üç çocuğunu okutmuştu. Ama şimdi, tam emekliliğini düşünmeye başladığı bu yaşta, hayatının en ağır kararıyla yüzleşmek zorunda kalıyordu. Oğlu Murat, İstanbul'da bir yatırım şirketinde çalışıyordu. Geçen hafta sonu geldiğinde gözleri parlıyordu. "Mutfak masasına oturur oturmaz, baba beni dinlemeni istiyorum. Bir fırsat var, bir daha gelmez." Halil Usta çayını yudumlarken kaşlarını kaldırdı. "Şirket, yatırımcılara yüzde yirmi beş garanti getiri veriyor. Sen de dükkânı sat, o parayı oraya koy. Hem dükkânın yorgunluğundan kurtulursun, hem de her ay evin gelir." "Garanti mi?" dedi Halil Usta. "Garanti. Kâr da zarar da ne olursa olsun, sana her ay ödeme yapıyorlar." Halil Usta bir süre sessiz kaldı. Sonra usulca "Murat," anlat bakalım. Bu şirket bu parayı nereden kazanıyor ki sana garanti veriyor?" dedi. Murat omuz silkti. "Faiz araçlarında değerlendiriyorlar, baba. Modern finans böyle işliyor." Halil Usta kalktı, pencerenin önüne geçti. Dışarıda çarşı yavaş yavaş uyanıyordu. Demircinin çekiç sesi, ekmekçinin fırın kokusu, seyyar satıcının sesi... Elli yıldır bu hayatın içindeydi. " Sonra dönerek oğlum, sen bana riba teklif ediyorsun." dedi. O gece Murat ve babası odada sabaha kadar oturdular. Halil Usta, gençliğinde dedesi Recep Efendi'den duyduğu bir hikâyeyi anlattı. Recep Efendi, 1940'lı yıllarda Konya'nın en büyük tahıl tüccarlarından birinin yanında kâtiplik yapmıştı. Tüccarın adı İbrahim Bey'di. Zengin, saygın, camilerde ön saflarda namaz kılan biriydi. Ama gizli bir işi vardı. Kıtlık yıllarında köylülere buğday borç verirdi. Sonbaharda ise geri alırken şart koşardı: "Yüz kilo verdim, yüz elli kilo isterim." Köylüler başka çareleri olmadığı için kabul ederdi. İbrahim Bey bunu, alenen değil, sessiz sedasız yapardı. Bir gün genç bir köylü, Ahmet, kapısına geldi. Çocuğu hastaydı, ilaca parası yoktu, tarlası henüz mahsul vermemişti. "İbrahim Bey," dedi, "elli kilo buğday ver bana. Ekmeğimi pişireyim, çocuğumu besleyeyim, hasat olunca sana yetmişini getireyim." İbrahim Bey güldü. "Elli kilo vereyim, yetmiş beş kilo isterim." Ahmet kabul etti. Başka ne yapabilirdi ki? Hasat geldi. Ama o yıl kuraklık vardı. Ahmet ellinin yarısını bile çıkaramadı. İbrahim Bey'in kapısına yine geldi, bu sefer titreyen dizlerle. "Veremiyorum bu yıl," dedi, "ama söz veriyorum, gelecek yıl tamamını getiririm." İbrahim Bey soğukkanlıydı. "Söz değil, tarla isterim. Borcunu veremiyorsan, tarlana el koyarım." Recep Efendi, o gün İbrahim Bey'in defterlerini tutarken eli titremiş, kalemi bırakmıştı. "Efendim," demişti yavaşça, "bu riba değil mi?" İbrahim Bey sert bakmıştı. "Hesabını tut, işine bak." Ama Recep Efendi o günden sonra işine bakmamıştı. İstifa etmiş, küçük bir manifatura dükkânı açmıştı. Torununun torunu Halil Usta o dükkânda büyümüştü. Murat sabah kahvaltısında sessizdi. "Peki baba," dedi sonunda, "sen haklısın. Ama dünya böyle işliyor artık. Sen de paranı yastığın altında tutamazsın." Halil Usta güldü. "Kim dedi yastığın altında tutacağımı?" Cebinden küçük, yıpranmış bir defter çıkardı. İçinde isimler, rakamlar, tarihler vardı. "Mahallemizdeki Kerem var ya, fırıncı. Geçen yıl fırınını genişletmek istedi, bankadan faizli kredi almak zorunda kaldı. Ben ona o krediyi faizsiz verdim. O da bana her ay fırından ekmek getiriyor, yılda bir de anlaşmamızı tazeleriz. Borcu bittiğinde bu ekmekler kesilecek. Ama şu an hem o kazanıyor, hem ben huzur içindeyim." Murat şaşırmıştı. "Bu nasıl yatırım?" "Halil usta sade bir şekilde ahiret yatırımı," dedi. "Ama dünyada da karşılığı var. Kerem şimdi fırınını büyüttü, iki çırak aldı, mahallede istihdam oluşturdu. Ben de o fırından her sabah sıcak ekmek yiyorum. Riske girdim mi? Evet, Kerem batabilirdi. Emek var mı? Var, ikimizin de. Garanti var mı? Hayır. Ama sömürü var mı? Hayır." Birkaç hafta sonra İstanbul'da Murat'ın başı belaya girdi. Parasını koyduğu o "garanti yüzde yirmi beş" şirketi battı. Çünkü aslında şirket, yeni yatırımcıların parasıyla eski yatırımcılara ödeme yapıyordu. Klasik bir saadet zinciriydi. Yüzlerce insan birikimlerini kaybetti. Murat aradığında sesi titriyordu. "Baba, neyse ki senin paranı koymadım. Kendi paramın yarısını kaybettim." Halil Usta uzun süre sükût etti. Kızmadı. Azarlamadı. "Gel," dedi sadece. "Gel, konuşalım." Murat iki gün sonra Konya'ya geldi. Bu sefer gözlerinde kibir yoktu, parlaklık yoktu. Sadece yorgunluk ve utanç vardı. Baba oğul çarşıda yürüdüler. Halil Usta, yıllarca bir arada çalıştığı esnafı tek tek gösterdi. "Şu Ahmet Abi'yi görüyor musun? Otuz yıl önce dükkânını açarken ben ona ortak oldum. İlk iki yıl zarar ettik. Ama risk paylaştık. Şimdi o dükkân ikimizin de çocuklarını okuttu." "Şu Fatma Hanım'ı görüyor musun? Kocası vefat edince borç batağına düştü. Ben o borcu sildim. Karşılık mı istedim? Hayır. Ama o kadın her Ramadan bana hediye getirir, dualarını esirgemiyor. Bunu hiçbir faiz veremez." Murat babasına baktı. "Peki ya sen? Sen nasıl geçindin bütün bunları yaparken?" Halil Usta durdu. Dükkânının önüne gelmişlerdi. "Emek verdim, oğlum. Her sabah kalktım, mal aldım, mal sattım. Piyasa bazen düşürdü, bazen kaldırdı. İyi yıllar oldu, kötü yıllar oldu. Ama hiçbir zaman başkasının çaresizliğinden kazanmaya kalkmadım. Hiçbir zaman oturduğum yerden para üretmeye çalışmadım. Çünkü para, emekten ve riskten doğar. Yoksa başkasının sırtından doğar ki, bu riba olur." O akşam eve dönerken Murat uzun süre sessiz yürüdü. Şehrin ışıkları yanmaya başlamıştı. Her köşede bir banka şubesi, her ekranda bir kredi reklamı vardı. "Baba," dedi sonunda, "bu sistem böyle kurulu. Sen nasıl bu sistemin içinde temiz kalabildın?" Halil Usta güldü. Derin, yorgun ama huzurlu bir gülüşle. "Oğlum, sistem suya benziyor. Su her kaba girer. Ama sen kabı seçersin. Ben elli yıl önce kabımı seçtim. Küçük bir dükkân, helal bir ticaret, karz-ı hasen ile verilen borçlar, risk paylaşılan ortaklıklar... Bu sistem büyük servetler getirmedi. Ama içim rahat oldu. Geceleri uyudum. Ve sabah işe giderken 'bugün kimin sırtından kazandım?' diye sormak zorunda kalmadım." Murat bir şey demedi. Ama o gece, odasında defterini açtı ve babasının ona yıllardır söylediği şeyleri ilk kez gerçekten anlamak isteyerek yazmaya başladı. Yıllar sonra Murat, İstanbul'da küçük bir ticaret şirketi kurdu. Ortağıyla kârı da zararı da paylaşıyorlar, kredi değil ortaklık arıyorlardı. Büyük servet yoktu. Ama bir sabah, babası Halil Usta'yı aradığında sesi o eski parlak, kibirli tonunu kaybetmişti. Yerine farklı bir şey geçmişti. Olgunluk. Huzur. Ve biraz da babasının sesindeki o derin sükûnet. "Baba," dedi, "bugün bir müşteri benden garantili getiri istedi. Ben de 'garanti veremem, ama birlikte çalışabiliriz' dedim. Kabul etmedi. Başka birine gitti." Halil Usta telefonda güldü. "Sen nasıl hissettin?" Murat düşündü. "Hafif," dedi. "Hiç beklemediğim kadar hafif." Halil Usta hiçbir şey söylemedi. Söylemesine gerek yoktu. O hâfiflik, dedesi Recep Efendi'nin yıllarca taşıdığı şeydi. Babasının elli yıl koruduğu şeydi. Ve şimdi, nihayet, Murat'ın da anlamaya başladığı şeydi. Adalet, büyük nutuklar değil, her sabah esnafın tezgahını açarken verilen küçük kararlarda yaşıyordu.
KİTAP İZLERİ
Kendi Işığına Yürü
M. Kemal Sayar
Karanlığın Ortasında Bir Işık: Kemal Sayar'dan Toplumsal Travmaya Edebî Bir İlk Yardım Türkiye'nin kolektif bilincinin pandemi, ekonomik krizler ve depremlerin derin yaralarıyla gölgelendiği bir çağda,
İncelemeyi Oku