"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Özgür Bir Kalbin Sığınağı

yazı resim

Şehrin en kalabalık çarşısının tam ortasında, eski bir kitapçının raflarının arasında kaybolup giden Kemal, yıllar önce verdiği bir kararın ağırlığını hâlâ taşıyordu. Otuz dört yaşındaydı. Saçlarının yanlarında beliren birkaç ak tel, yaşadıklarının değil, düşündüklerinin iziydi. Kitapçı, onun için yalnızca bir dükkân değildi. Sığınaktı. Kemal'in babası, köyün en sert seslerinden biriydi. Namaz vakitleri değil, kontrol vakitleri belirlerdi evlerinin ritmini. "Sen ne düşünüyorsun?" sorusu o evde hiç sorulmamıştı. Sorulmaya gerek yoktu çünkü cevap zaten hazırdı, duvarların içine işlenmişti. İman, onların dilinde bir şükran değil, bir zincirdi. Kemal on yedi yaşında ilk kez şüphe ettiğinde, bunu kimseye söyleyemedi. Söyleseydi ne olurdu? Bunu düşünmek bile yeterliydi sustururdu onu. Ağabeyi Selim bir gün mahallede bir gence bağırmıştı: "Dininden dönen köpek gibi yaşar!" Adam o sözü bir öğüt gibi söylüyordu, ama Kemal o sözde bir tehdit duymuştu. İçi bir anda soğudu. Sorularını daha derine gömdü, üstüne toprak örttü ve sustukça susmayı öğrendi. Üniversite yılları bir nefes gibiydi. Orada Zeynep'i tanıdı. İlahiyat okuyan, sakin ama keskin bakışlı, sözcüklerini tartarak kullanan biri. İlk sohbetlerinde Kemal, dikkatli konuştu. Sanki her cümlesinde bir kapan vardı. Ama Zeynep bir gün ona, hiç beklenmediği bir anda şunu sordu: "Peki sen gerçekten ne düşünüyorsun?" O sorudan sonra bir şeyler çözüldü içinde. Yavaş yavaş, parça parça. Kemal ona her şeyi anlattı. Şüphelerini, korkularını, babasının sesini, ağabeyinin o cümlesini. Zeynep sustuktan sonra masanın üzerindeki Kur'an'ı açtı. Bakara Suresi, 256. ayet. Sesi titremiyordu: "Dinde zorlama yoktur." Sonra kapattı kitabı ve ekledi: "Bunu Allah söylüyor. Nebimiz Muhammed'e bile 'İnsanları iman edinceye kadar sen mi zorlayacaksın?' diye soruyor. Senin şüphen, sana değil, sana bu şüpheyi yasak eden anlayışa aittir." O gece Kemal uyuyamadı. Gözlerini tavana dikmiş, zihninde iki ses çarpınıyordu. Biri babasının sesiydi: Katı, ölçülü, korkutucu. Diğeri yeni duyduğu bir şeydi; tanıdık ama bastırılmış, kendi içinin sesi. Şunu düşündü: Eğer zorlamayla elde edilen iman, Allah'ın istediği iman değilse, o zaman yıllarca taşıdığı şey ne olmuştu? Gerçek bir teslim oluş muydu, yoksa korkunun şekillendirdiği bir maskenin altında ne olduğu belirsiz bir şey miydi? Bu soru onu paramparça etti. Ama parçalanmanın içinde tuhaf bir ferahlık da vardı. Sanki yıllardır kapalı duran bir pencere aralandı. Zeynep ilerleyen günlerde ona hadis tartışmalarından bahsetti. "Dinini değiştireni öldürün" rivayetini anlattı. Kemal bu rivayeti zaten biliyordu. Ama hiç sorgulayanı görememişti. "Bu Kur'an'la nasıl bağdaşıyor?" diye sordu. "Bağdaşmıyor," dedi Zeynep. "Ve bağdaşmadığı için sorgulanması gerekiyor. Kur'an, dinden dönenin hesabını ahirete bırakıyor. Hiçbir dünyevi cezadan söz etmiyor. Maide'nin 32. ayeti ise haksız yere bir insanı öldürmeyi tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak tanımlıyor. Bu iki gerçeği bir arada düşündüğünde, salt inancını değiştirdiği için bir insanı öldürmeyi nasıl meşrulaştırabilirsin?" Kemal uzun süre sustu. "O zaman insanlar neden sustukça sustular?" dedi sonunda. " Zeynep çünkü korku çok güçlü bir susturucu. Ve korku üzerine inşa edilen bir dini yapı, gerçek imandan değil, reaktanstan beslenir. İnsana 'çıkarsan ölürsün' dediğinde, kalplerini değil, davranışlarını kontrol etmiş olursun. İman kaybolur. Maske kalır. dedi." Kemal'in zihninde bu konuşmadan sonra eski bir tablo netleşmeye başladı. Çocukken tanıdığı bir komşu vardı. Dinin en görünür yüzüydü o adamda. Camide ilk safta, mahallenin sorduğu her soruya dini cevabı hazır. Ama perde arkası başkaydı. Ailesine yaptıkları, ticaretteki hileleri, insanlara davranışı. Yıllar sonra bu adam hakkında çıkan dedikodular, Kemal'i şaşırtmamıştı. Sadece doğrulamıştı. İşte o an, Zeynep'in anlattığı o kavramı anladı. Baskıyla üretilen sahte iman. Dışarıdan kusursuz, içeriden boş. Belki de o adam hiç gerçekten inanmamıştı. Ama inanır görünmek, onu güvende tutuyordu. Ve bu görüntünün arkasında ne kadar kolay zarar verebilmişti insanlara. Yıllar geçti. Kemal sonunda dinle kendi arasında bir köprü kurdu. Bu köprü ne babasınınki gibiydi ne de gençliğinde reddettiği şekilciliğe benziyordu. Daha sessiz, daha kişisel, daha dürüsttü. Namazını kılarken ne biri onu izliyordu ne de kimseye kanıtlamak zorundaydı. Kıldığında bir hafiflik hissediyordu. Kılmadığında ise vicdan azabı değil, eksiklik. İkisi birbirinden farklıydı. Birincisi korkudan gelirdi, ikincisi özden. Zeynep onunla o farkı konuştuğunda bir kez daha gülümsedi. "İşte bu," dedi. "Allah'ın aradığı bu. Özgür bir kalpten doğan teslimiyet. Zorlamayla elde edilen ise imandan değil, korkudan ibarettir." Kitapçıda o gün Kemal, eline aldığı kitabı rafına geri koydu. Dışarıya çıktığında hava serindi. Yürürken aklında o ayet döndü. "Ve eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi topluca iman ederdi. İnsanları mümin oluncaya kadar sen mi zorlayacaksın?" Allah bile zorlamıyordu. O zaman kim zorlayabilirdi. Ve zorlamayla elde edilen bir şey, gerçekten sahip olunan bir şey sayılabilir miydi? Kemal bu soruları artık korkuyla değil, huzurla taşıyordu. Çünkü nihayet anlamıştı: İmanın değeri, özgür bir iradenin ürünü olmasından kaynaklanır. Kaybedilme korkusuyla tutulansa iman değil, kafestir. Ve o kafesten çıkmak, dinden çıkmak değildi. Belki de tam tersiydi.

KİTAP İZLERİ

Kendi Işığına Yürü

M. Kemal Sayar

Karanlığın Ortasında Bir Işık: Kemal Sayar'dan Toplumsal Travmaya Edebî Bir İlk Yardım Türkiye'nin kolektif bilincinin pandemi, ekonomik krizler ve depremlerin derin yaralarıyla gölgelendiği bir çağda,
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön