Suriye çölünün kızgın kumları üzerinde, güneş tam tepedeyken Ebu Seleme çadırın girişinde oturmuş, elindeki eski deri kılıfı çevirip duruyordu. Yanındaki genç, Tarık, ona sabırla bakıyordu. Henüz on yedi yaşındaydı. Savaşa ilk kez katılacaktı. Ve en çok merak ettiği şey, emirlerin kendisine ne söyleyeceğiydi. "Hoca," dedi Tarık usulca, "bana ayeti bir daha oku. Anlamak istiyorum. Gerçekten anlamak." Ebu Seleme başını kaldırdı. Yüzünde bir yorgunluk çizgisi vardı, ama gözlerinde eski bir ateş yanıyordu. "Hangi kısmını anlamıyorsun?" "Boyunları vurun diyor ya... Sonra esir alın diyor. Bu nasıl olur? Boynu vurulan adam esir mi alınır?" Ebu Seleme uzun süre sustuktan sonra güldü. Sessizce, içten bir gülüştü bu. "İşte," dedi, "sen henüz on yedi yaşındasın ve senin aklın bu soruya takıldı. Onlarca yıl boyunca büyük âlimler takılmadı." Tarık öne eğildi. Çadırın içi sıcak ve hareketsizdi. Dışarıdan deve sesleri geliyordu. "Peki ne demek o zaman?" Ebu Seleme kalktı, çadırın arka köşesinden küçük ve eskimiş bir kitap getirdi. Sayfaları sararmış, kenarları yıpranmıştı. "Otur," dedi. "Sana kökten başlatayım." Arapçada her kelime bir kökten doğar. Üç harf. Bazen iki, nadiren dört. Ama çoğunlukla üç. Bu üç harfin içinde bir tohumun özü gibi saklı duran anlam, türetilen bütün kelimelere sinmiştir. "Rikab kelimesini al," dedi Ebu Seleme. "R, K, B. Rakkabe. Rakib. Rikab." Tarık dudaklarının arasında tekrar etti: "R-K-B." "Allah'ın isimlerinden birini biliyorsun, değil mi? Er-Rakib." Tarık başını salladı. "Her şeyi gözetleyen." "Evet. Her şeyi gözetleyen, denetleyen, izleyen. Boyun mu? Hayır. Boynun bu kökenle ne ilgisi var? Boyun Arapçada 'unuk'tur. Çoğulu 'a'nâk.' Kur'an başka bir ayette meleklere 'a'nakları vurun' diyor, orada anatomik boyun kastediyor. Enfal suresi, on ikinci ayet. Açık, net, tartışmasız." Tarık kaşlarını çattı. "O zaman neden Muhammed suresi dördüncü ayette 'rikab' denilmiş?" Ebu Seleme parmaklarını masanın üzerinde birleştirdi. "İşte asıl soru bu." O gece çadırda ikisi de uyumadı. Ebu Seleme konuştu, Tarık dinledi. Şimdi anlat dedim ya, anlattım. Ama o anlatışı buraya taşımak istiyorum çünkü Ebu Seleme'nin sözleri sadece dilbilim dersi değildi. İçinde bir hayatın ağırlığı vardı. "Ben gençken," dedi Ebu Seleme, "bir şeyh vardı köyümüzde. Kur'an'ı ezbere bilirdi. Güzel bir sesi vardı. Ama bir gün ona bir soru sordum; Musa nebi şehirden çıkarken ne yapıyordu? Kasas suresi yirmi birinci ayet." "Korkuyordu," dedi Tarık. "Evet, korkuyordu. Ve ne yapıyordu?" Tarık düşündü. "Etrafına bakıyordu. Gözetliyordu." "Evet. Yatarassakabu. RKB kökü. Tetikte olarak, etrafını gözetleyerek yürüyordu. Şeyh bunu açıkladığında Tarık şunu sordu: Peki aynı kök Muhammed suresi dördüncü ayette neden boyun anlamına geliyor? Şeyh Tarık'a baktı. Uzun süre baktı. Sonra 'öyle söylenmiş' dedi." Tarık sessizce bekledi. "Öyle söylenmiş," diye tekrarladı Ebu Seleme, ve sesinde bir acı vardı. "Bu cevap Tarık'ı o günden bu yana rahat bırakmadı. Çünkü insanlar bazen yanlışı yüzyıllarca taşır. Sadece öyle söylenmiş olduğu için." Şafak sökerken Tarık dışarı çıktı. Çölün soğuk sabah havasına karşı durdu. Zihninde ayet dönüyordu. Savaşta düşmanla karşılaştığında ne yaparsın? Önce ne vurursun? Gözlerini kıstı. Ufukta hayali bir düşman kuvvetini canlandırdı. Gözetleme kulesi. Tabii ki. Oradan bakıyorlar. Oradan koordine ediyorlar. Oradan sinyal veriyorlar. Gözetleme merkezini çökertirsen düşman kördür. Düşman kör olunca yıpranır, dağılır. Dağıldığında bağları sıkılaştırırsın, esir alırsın. Esir aldıktan sonra ya serbest bırakırsın ya fidye alırsın. Zincirin her halkası yerli yerindeydi. Boynu vurulmuş bir adamı esir alamazsın. Ama gözü çıkarılmış, kulağı sağırlaştırılmış, komuta merkezi çökertilmiş bir orduyu esir alabilirsin. Bu bir strateji zinciriydi. Tutarlı, mantıklı, insancıl bir savaş etiği. Ebu Seleme onun yanına geldi. İkisi birlikte ufka baktı. "Anlıyor musun şimdi?" diye sordu ihtiyar. "Anlıyorum," dedi Tarık. "Ama neden kimse bunu sormadı?" Ebu Seleme omuzlarını silkti. "Sordu. Ama cevap verenler çoktu, soru soranlar azdı. Ve zamanla sorular sustukça, yanlış cevaplar doğruymuş gibi yerleşti. Taklitçilik diyorlar buna. Bir şeyh bir şey der, sonraki şeyh onu tekrar eder, sonraki de. Ta ki kimse köke bakmaz oluncaya kadar." "Peki bu çeviri yüzyıllardır böyle mi aktarılıyor?" "Evet." "Ve kimse..." "Kimse merak etmedi mi demek istiyorsun?" Tarık başını salladı. "Merak edenler oldu," dedi Ebu Seleme. "Ama itiraz etmek zordur. Geleneğe itiraz etmek, sanki mukaddesin kendisine itiraz etmek gibi görünür. Oysa öyle değil. Mukaddes olan metindir. Çeviri mukaddes değil. Çeviri insan işidir. İnsan yanılır." Savaş o gün başlamadı. Belki de hiç başlamayacaktı. Ama Tarık oraya savaşmayı değil, anlamayı öğrenmeye gelmişti. Akşamüstü Ebu Seleme'ye son bir soru sordu. "Hoca, sen bu yorumunu insanlara anlattın mı?" Ebu Seleme güldü. Bu sefer sesli bir gülüştü. "Anlattım. Kimileri 'ilginç' dedi, kimileri 'sapkınlık' dedi, kimileri dinlemedi." "Üzüldün mü?" "Üzüldüm. Ama vazgeçmedim. Çünkü hakikat, insanların ona inanıp inanmamasından bağımsız olarak hakikattir. Güneş doğuya doğar demesen de güneş doğuya doğar. Kök RKB'dir, anlam gözetlemedir, ayet tutarlıdır, savaş etiği insancıldır. Bunlar benim görüşüm değil. Bunlar Arapçanın kendi içinde, Kur'an'ın kendi içinde yazılı olan şeyler." O gece Tarık, tek başına oturmuş, kağıda bir şeyler yazdı. Yazdıkları dilbilim notları değildi. Şunları yazdı: Bir kelime köküne bak. Bak ki anla. Anla ki gör. Gör ki düşün. Düşün ki konuş. Konuş ki soru sor. Soru sor ki cevap bul. Cevap bul ki bir sonraki soruya taşı. Dur ki hayret et. Hayret et ki alçakgönüllüğünü koru. Ve bir gün birileri sana 'öyle söylenmiş' dediğinde sen de sor: Kim söylemiş, ne zaman söylemiş, kökü biliyor muydu, bağlamı incelemiş miydi, iç tutarlılığa bakmış mıydı? Çünkü kutsal olan metin. Çeviri değil. Ve metnin size söylemek istediği, yüzyıllarca yanlış aktarılmış olsa bile, orada, o üç harfin içinde, hâlâ sizi bekliyor. Sabah olduğunda Tarık kalktı. Ebu Seleme uyuyordu. Çölün üzerinde henüz sararmamış bir güneş vardı. Tarık çadırın girişine durdu ve ufka baktı. Uzakta, tepenin üzerinde, eski bir taş kule görünüyordu. Terk edilmiş. Yıkık. Ama hâlâ ayakta. Bir gözetleme kulesi. Gülümsedi.
KİTAP İZLERİ
Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı
İlber Ortaylı
Cumhuriyet'in Mirası ve Geleceği Üzerine Bir Sohbet Milletlerin kurucu yüzyıllarıyla hesaplaşması, kopuş ve devamlılık arasındaki o hassas dengeyi sorgulaması, tarih yazımının en çetrefilli alanlarından biridir.
İncelemeyi Oku