"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Kum ve Kitap Arasında

yazı resim

Uzak bir çöl kasabasında, kireç sıvalı duvarların gölgesine sığınmış küçük bir medresede, Şeyh Halid her sabah aynı ritüelle güne başlardı: önce abdest, sonra kahve, sonra kitap. Ama bu sabah kitap kapandı. Daha ilk sayfada. Karşısında oturan genç adam, Tarık, ona alışılmadık bir soru sormuştu. "Hocam," demişti Tarık, sesi hem saygılı hem de gergin, "geçen hafta vaazda imam efendi deve idrarının şifalı olduğunu söyledi. Hadis kitaplarında da varmış. Ben bunu... anlayamadım. Ama itiraz edemezdim. Herkes başını salladı." Şeyh Halid bardağını yavaşça masaya koydu. Uzun yıllar boyunca bu soruyu kaç öğrenciden duymuştu? Farklı kelimelerle, farklı yüzlerle, ama hep aynı çaresizlikle gelen bir soru. Ben bir şey hissediyorum ama ifade edemiyorum. Hissettiklerim yanlış mı, yoksa söylenenler mi? "Tarık," dedi, "sana bir şey sorayım önce. Kur'an'da açıkça haram sayılan şeyleri biliyor musun?" Genç adam saydı: leş, akan kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen hayvan. "Peki deve idrarı bu listede var mı?" "Hayır." "O zaman ikinci soruya geç. Bakara'nın 168. ayetini hatırlıyor musun?" Tarık gözlerini kıstı. "Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helal ve temiz şeylerden yiyin..." "Temiz," dedi Şeyh Halid, parmağını kaldırarak. "Arapçası tayyib. Yalnızca dinen serbest olmak yetmiyor. Temiz de olacak. Sağlığa uygun da. Fıtrata aykırı olmayan da." Dışarıdan bir eşek anırması geldi. İkisi de güldü. Sonra yeniden ciddileştiler. "Peki hadis?" dedi Tarık. "Buharî'de geçiyor. Sahih sayılıyor." Şeyh Halid ayağa kalktı, raflardan sararmış ciltli bir kitap çekti. Sayfaları dikkatle çevirdi. "Ureyne ya da Ukl kabilesinden bir grup gelmiş Medine'ye. Hasta, zayıf. Nebimiz onlara deve sütü içmelerini söylemiş. Bir rivayette sütün yanına idrar da eklenmiş. İyileşmişler." Kitabı kapattı. "Bu rivayetin Buharî'de geçmesi, onu tartışılamaz kılmaz. Bunu sana ben söylemiyorum. Sana bizzat Kur'an söylüyor." Tarık şaşırdı. "Kur'an mı?" "En'am 145. ayeti oku. Allah şöyle diyor: 'Bana vahyedilende, yiyen kimse için leş, akıtılmış kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir şey bulamıyorum.' Dikkat et, Allah burada 'ben şunları saydım, gerisini siz bulun' demiyor. Nebimiz Muhammed'ten 'Bana vahyedilende bunların dışında haram bulamıyorum' demesini istiyor. Bu bir kapanış cümlesidir. Maide 3'te de 'bugün dininizi tamamladım' diyor." Tarık yavaşça öne eğildi. "Yani Nebimiz bu rivayette Kur'an'a aykırı mı davranmış?" Şeyh Halid uzun bir nefes aldı. "Rivayet uydurulmuştur. Kur'an'ın kendisiyle çelişen bir rivayet reddetmemize yeterli gerekçedir." Öğleden sonra kasabanın tek eczacısı, ihtiyar Selim de katıldı sohbete. Yıllarını ilaç kimyasına vermiş, ama ömrünün son çeyreğini teoloji okuyarak geçiriyordu. Biraz eğri yürüyor, çok düz konuşuyordu. Sandalyeye yerleşirken Tarık'a "sana bilim ne diyor söyleyeyim," dedi. "Deve idrarının içinde ne var? Üre. Kreatinin. Amonyak. Tuzlar. Toksinler. Bunların tümü vücudun böbrekler aracılığıyla dışarı attığı atık maddeler. Yani böbrek, bu maddeleri süzerek uzaklaştırıyor. Siz onu alıp tekrar içeri sokuyorsunuz." Tarık yüzünü buruşturdu. "Bir de şunu düşün," diye devam etti Selim. "Deve sütüyle karıştırınca ne olur? Amonyak sütün pH'ını bozar. Kazein pıhtılaşır. Besin değeri düşer. Yani idrar, şifa kaynağı olduğu iddia edilen sütün bile faydalı bileşenlerini tahrip ediyor." "Peki bazı çalışmalar yok mu?" diye sordu Tarık. "Şifalı olduğunu gösteren?" Selim güldü, ama sert değil, yorgun bir kahkahaydı. "Var. Suudi Arabistan'da, Mısır'da bazı küçük araştırmalar yapılmış. Ama hiçbirinde kontrol grubu yok. Örneklem küçük. Gözlemsel. DSÖ onaylamamış. FDA onaylamamış. Aksine, bu karışımı içen bazı hastalarda bruselloz vakası rapor edilmiş. Ağır enfeksiyon." Şeyh Halid ekledi: "Ve şunu bil: o çalışmalarda tespit edilen bazı olumlu etkiler incelendiğinde, kaynağın üre ve mineral bileşikleri olduğu görülüyor. Aynı bileşikler insan idrarında da var. Yani bu bulgu, deve idrarına özgü bir şifa kaynağı olduğunu kanıtlamıyor." Akşama doğru konuşma başka bir yöne aktı. Tarık, o hafta imamın başka bir şey daha söylediğini hatırladı: Şafi mezhebine göre tilki eti helalmiş; ama Hanefi mezhebine göre yenmez sayılıyormuş. Şii geleneğinde tavşan eti iğrenç kabul ediliyormuş; ama Kur'an bunu yasaklamıyormuş. "Bu nasıl mümkün?" dedi Tarık. "Aynı Allah'ın hükmü, ama birbirine zıt fetvalar." Şeyh Halid masaya hafifçe vurdu. "İşte meselenin özü bu. Eğer iki imam aynı konuda birbirine zıt hüküm veriyorsa, ikisinden biri zorunlu olarak Allah'ın hükmünün dışına çıkmıştır. Her ikisi de haklı olamaz. Peki hangisi Allah adına konuşma yetkisine sahip?" Sessizlik. "Maide 87. ayeti oku. Allah diyor ki: 'Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin ve haddi aşmayın.' Bu ayet, yalnızca sıradan insanlara değil, mezhep imamlarına da hitap ediyor. Allah'ın helal kıldığını haram ilan etmek, O'nun yerine hüküm koymaktır. Ve hüküm yalnızca Allah'a aittir." Selim bardağındaki suyu yudumladı. "Kültürel alışkanlık ile dini hükmü birbirinden ayırt edememek, tarihin en köklü sorunlarından biridir. Arap bedevîsi tilkiden tiksinir; bu onun tercihi. Ama onu dini yasak ilan etmek, başka bir şey." "Tıpkı deve idrarı gibi," dedi Tarık, yavaşça. "Tıpkı deve idrarı gibi," diye tekrarladı Selim. "İslam öncesi Arap bedevî kültüründe deve idrarı cilt hastalıklarına karşı kullanılırdı. Bu bir halk tababeti geleneğiydi. Bir noktada biri çıkmış, bunu hadis formatına dökmüş ve dini meşruiyet kazandırmış. Hindistan'da inek idrarı için aynısı yapılmış. Farklı coğrafya, aynı mekanizma." "Peki kim uydurdu?" diye sordu Tarık. "Belki kimse bilinçli uydurmadı," dedi Şeyh Halid. "Belki bir halk inancı zamanla dini bir kisveye büründü. Belki deve ticareti yapanlar bu rivayeti yaydı; dini meşruiyet talebi artırır, bu her çağda böyledir. Belki de sadece bağlam kayboldu. Ama sonuç aynı: Kur'an'ın 'temiz ve helal olan'dan ye emrine aykırı bir uygulama, kutsal metne yaslanarak meşrulaştırıldı." Gece karanlığı kasabaya inmeye başladığında Tarık ayağa kalktı. Gitmeden önce bir soru daha sordu: "Hocam, peki ben bu hafta cumaya gittiğimde imam yine aynı şeyleri anlatırsa ne yapacağım?" Şeyh Halid uzun süre ona baktı. "Susacak mısın, yoksa düşünecek misin?" "İkisi aynı şey değil mi?" "Hayır. Susmak boyun eğmektir. Düşünmek ise içinde bir soru taşımaktır. O soruyu taşıdığın sürece, hiç kimse senin aklını teslim alamaz." Tarık kapıya yürüdü. Dışarıda yıldızlar açılmıştı. Çöl soğuğu başlamıştı. Döndü, bir kez daha Şeyh Halid'e baktı. "Kur'an'ı doğrudan okusam yeter mi?" İhtiyar adam güldü. Gerçek, içten, uzun zamandır gülmediği türden bir gülüşle. "Kur'an'ı yeterli görüp anlayarak okuduğun sürece yeter."

KİTAP İZLERİ

Tutunamayanlar

Oğuz Atay

Tutunamayanların Edebi Ayaklanışı Oğuz Atay'ın anıtsal eseri "Tutunamayanlar", 1972'de yayımlandığında Türk romanında bir deprem etkisi yaratmıştı. Yarım asır sonra bile, bu sarsıntının artçıları edebiyat dünyasında
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön