"Hayatta iki şeyden kesinlikle kaçınmalısın: kötü kahve ve iyi bir hikayeyi mahveden editörler." — Mark Twain (kurgusal)"

Seccadenin Sırrı

Tan vakti, Meryem'in iç dünyasına açılan bir pencere. Islak kaldırımlar ve sokak lambaları arasında, genç kadın alışkanlıkla namazını kılarken içindeki boşlukla yüzleşiyor. Gözaltı morluklarında saklı uykusuz geceler, dudaklarından dökülen anlamsız kelimeler... Nesillerdir aktarılan bir ritüelin içinde kaybolan ruh, müziksiz bir şarkı gibi yankılanıyor sabahın sessizliğinde.

yazı resim

Sabahın beşiydi. Şehrin üstüne henüz bir loşluk çökmüştü; sokak lambalarının sarı ışığı ıslak kaldırımlarda titreşiyordu. Meryem, banyonun soğuk fayansına basarak ellerini yıkadı. Aynaya baktı. Gözlerinin altındaki mor halkalar hâlâ oradaydı; dünkü tartışmanın, uykusuzluğun, üç yıldır içinde büyüyen sorunun halkalarıydı bunlar. Seccadeyi serdi. Doğuya döndü. Ve durdu. İçi boştu. Tıpkı her sabah olduğu gibi. Dudakları alışkanlıkla kelimeleri şekillendirdi, eller doğru yerlere geçti, diz doğru anda büküldü. Her şey yerli yerindeydi. Ama bir şey yoktu. Ne olduğunu tam olarak tarif edemiyordu; sanki bir şarkıyı sözlerini bilmeden mırıldanmak gibiydi. Ses çıkıyordu ama müzik yoktu. Meryem, küçüklüğünden bu yana namaz kılıyordu. Annesi öğretmişti. Annesine ninesi. Ninesine onun annesi. Nesiller boyunca devredilen bir şeydi bu; tıpkı çeyiz sandıklarındaki işlemeli örtüler gibi, tıpkı bayram sabahları kolektif olarak yapılan börekler gibi. Kimse sorgulamıyordu. Kimse sorgulamak için bir neden görmüyordu zaten. İlk soru on dört yaşında geldi. Öğle namazından kalkmıştı. O gün okulda bir arkadaşına yalan söylemişti; küçük, zararsız bir yalan, ama yalan. Seccadeyi toplarken durdu. Eğer namaz onu kötülükten alıkoyuyorsa, henüz seccadeden kalkmadan nasıl bu kadar rahat yalan söyleyebilmişti? Bu soruyu kimseye sormadı. Çünkü sormak, sanki bir şeyi yıkmak gibi geliyordu. Ve on dört yaşında yıkmaktan korkuyordu. Yıllar geçti. Soru büyüdü. Yirmi sekizinde İstanbul'a taşındı. Küçük bir sivil toplum kuruluşunda çalışıyordu; mülteci çocuklara Türkçe öğretiyordu. İşi güzeldi ama yorucuydu. Şehir yorucuydu. İnsanlar yorucuydu. O dönemde bir camiye girmeye çalıştı. Yakın semtteki ahşap minareli, mütevazı bir camiiydi. Kapıdan girerken görevli yaşlı adam ona baktı. Gözleri pantolonunda gezindi. "Hanım," dedi adam, sesi hem nazik hem de katıydı, "etek lazım içeri girmek için." Meryem döndü. Çantasına baktı. Etek yoktu. Uzun, temiz bir pantolonu vardı; üstünde de kollarını kapatan bir kazak. "Ama ben—" "Yok, yok. Kural bu. İçeride etek var, onu alabilirsin." İçeride etek vardı. Uzun, sentetik, belki yüzlerce elle dokunmuş, yıkanıp yıkanmadığı meçhul, yarı şeffaf bir etek. Meryem ona baktı. Adam sabırla bekliyordu. Döndü ve camiden çıktı. O gün namazını kılmadı. Eve geldi, seccadeyi serdi, oturdu. Ama kılamadı. İçinde bir şey tıkanmıştı. Komşusu Halide Hanım, altmış beş yaşında, saçları bembeyaz, elleri her zaman un kokulu bir kadındı. Meryem'i kapısında görünce içeri çekti, çay koydu, karşısına oturdu. "Ne oldu kızım, yüzün düşük." Meryem anlattı. Camii, etek, geri dönüş. Halide Hanım dinledi. Sonra bardağını bıraktı. "Ben sana bir şey sorayım," dedi. "O camiden çıkarken ne hissettin?" "Kızgınlık." "Başka?" Meryem düşündü. "Utanç. Ama neden utandığımı bilmiyorum. Yanlış bir şey yapmadım." "Hayır yapmadın." Halide Hanım ellerini dizlerine koydu. "Ben seksen yılda şunu öğrendim: Asıl utanç, içine kapandığında hissetmen gereken şey. Kapandığında değil." Meryem başını kaldırdı. Yaşlı kadın, "Allah'ın senden istediği, temiz bir pantolon mu, yoksa temiz bir kalp mi?" O gece Meryem eline Kur'an'ı aldı. Türkçe mealli bir baskıydı; yıllardır rafta duruyordu, sayfaları sararmıştı. Ankebut Suresi'ni buldu. Kırk beşinci ayet. "Salat fahşadan ve kötülükten alıkoyar." Uzun süre o sayfaya baktı. Sonra sayfaları çevirdi. Bakara. Nisa. Hac. Maide. Saat gece ikiye geldiğinde, eline bir defter aldı ve yazmaya başladı. Kur'an namaz hakkında ne diyor? Kıyam. Rükû. Secde. Temizlik. Kıble. Bunlar var. Ama hangi dua? Hangi örtü? Bunlar yok. Neden yok? Kalemi bıraktı. Pencereden dışarı baktı. Şehir hâlâ uyanıktı; ışıklar, sesler, o hiç bitmez İstanbul gürültüsü. Belki, diye düşündü, Allah'ın söylemediği şeylerde de bir hikmet var. Ertesi sabah camiye gitmedi. Seccadeyi odasında serdi. Pantolonuyla. Kazağıyla. Bu kez namaza başlamadan önce durdu. Ellerini açtı ve içinden geçirdiklerini anlamaya çalıştı. Rükûya giderken "Sübhane Rabbiyel azim" dedi. Sonra durdu. Allah'ın azameti. Ne demekti bu? Gerçekten ne demekti? Gözlerini kapattı. Düşündü. Çalıştığı o küçük odayı düşündü; Suriyeli bir çocuğun yüzünü, kalemini ilk defa tuttuğu anı, ilk harfi yazdığındaki şaşkınlığını. Sonra o andan önceki her şeyi düşündü; denizleri, yolları, kayıpları. Ve o küçük el, kalemi tutuyordu. Azamet bu muydu? diye geçirdi içinden. Bir elimizden bir şey alınıp diğerinden başka bir şey verilmesi mi? Secdeye gitti. Alnı seccadeye değdi. Ve bu kez bir şey hissetti. Küçük bir şeydi. Belki sadece nefesinin ritmi, belki sadece sükûnetin varlığı. Ama vardı. Haftalarca böyle devam etti. Her sabah seccadeye oturdu ve namazı anlamaya çalıştı. Okuduğu kelimeleri önce Türkçe söyledi, sonra Arapçasını ekledi. Yavaş yavaş ikisi birleşmeye başladı; Arapça artık yabancı bir ses değil, tanıdık bir anlam taşıyan sesler haline geldi. İşte tam o noktada bir şey değişti. Bir gün öğle namazından kalktıktan sonra müdürüyle tartışmak üzereydi; bütçe meselesiydi, haksız bir kesintiydi, Meryem haklıydı ve bunu biliyordu. Ama durdu. Seccadeden kalkarken içinde bir şey vardı hâlâ; bir tür denge, bir tür ağırlık merkezi. Müdürün odasına girdi ve sakin bir sesle konuştu. Yükselmedi. Kızmadı. Dürüstçe söyledi ne söylemesi gerekiyordu. Eve dönerken fark etti: Sabah kıldığı namaz hâlâ içindeydi. Birkaç ay sonra, o küçük camiinin önünden geçerken yeniden durdu. Bu kez girdi. Görevli adam yine oradaydı. Yine pantolonuna baktı. Meryem hafifçe gülümsedi. "Ekinizi biliyorum," dedi. "Ama size bir şey sormak istiyorum." Adam kaşlarını çattı. "Kur'an'da namaz için özel bir kıyafet emri var mı?" Sessizlik. "Ben araştırdım. Yok. Temizlik var. Örtünmek var. Ama şu pantolon yasak, şu etek şart gibi bir emir yok." Adam bir şey söylemedi. Meryem içeri geçti. O gün namazını orada kıldı. Pantolonuyla. Kazağıyla. Ve içi doluydu. Halide Hanım o akşam kapıyı çaldı. Elinde bir tepsi börek vardı. "Nasıl geçti?" diye sordu, sanki Meryem'in nereye gittiğini biliyormuş gibi. "İyi," dedi Meryem. Sonra düzeltti: "Farklı." Oturdu, çay içtiler. Meryem uzun süre konuşmadı. Sonra sordu: "Siz namazı hiç sorguladınız mı Halide Hanım? Yani... şeklini değil. Anlamını." Yaşlı kadın gülümsedi. Gülümsemesinde seksen yıllık bir şey vardı; acı da vardı, sükûnet de. "Her gün," dedi. "Her gün bir şeyini anlamaya çalışırım. Ve her gün biraz daha anlıyorum." "Peki hiç... boş hissettiniz mi? Yani namaz kılıyorsunuz ama sanki bir şey yok?" Halide Hanım bardağını masaya bıraktı. "Bak kızım," dedi, "namaz bazen öyledir. Bazen seccade soğuktur, kelimeler havada asılı kalır, Allah sanki uzaktaymış gibi gelir. Bu namaz bitti demek değil. Bu sen insansın demek." Meryem başını kaldırdı. "Asıl namaz," dedi yaşlı kadın yavaşça, "seccadeden kalktıktan sonra başlar. O anda nasıl yürüdüğün. Kime ne söylediğin. Neye katlandığın, neden vazgeçtiğin. Seccadedeki birkaç dakika, bunun için zemin hazırlar. Zemin. Evi sen kurarsın." Yıllar sonra Meryem, o küçük sivil toplum kuruluşunda artık müdürdü. Hâlâ her sabah kalkıyor, seccadeyi seriyor, doğuya dönüyordu. Hareketleri değişmemişti; kıyam, rükû, secde. Ama içi değişmişti. Artık okuduğu her kelimeyi biliyordu. Secdede alnı seccadeye değdiğinde ne hissettiğini tarif edebiliyordu: Teslim olmak. Hesap vermek değil, hesaplaşmak da değil; sadece şunu kabul etmek: Ben bütün bu karmaşanın ortasında küçük bir şeyim. Ve bu küçüklük beni korkutmuyor. Bir sabah, namaz biter bitmez telefon çaldı. Fon kesilmişti. Yirmi çocuğun eğitimi tehlikedeydi. Ekibin morali sıfırdı. Meryem telefonu kapattı. Seccadeye baktı. Sonra ayağa kalktı. Ve işe koyuldu. O gün üç toplantı yaptı, iki fon başvurusu hazırladı, bir bağış kampanyası başlattı. Akşama kadar çözüm bulunmuştu; tam değil, ama yeterliydi. Eve dönerken sokakta yürürken şunu fark etti: Sabah namazından beri içinde taşıdığı o ağırlık merkezi yerindeydi. Hiçbir şey onu devirememişti. Namaz beni değiştiriyor mu? Dürüst cevap şuydu: Bazen evet. Bazen hayır. Bazen seccade soğuktur. Bazen kelimeler havada asılı kalır. Ama büyük fotoğrafa bakınca, yılların fotoğrafına bakınca, orada bir şey görüyordu. Kendisi değil; ama kendisinden daha sağlam duran bir şey. O gece seccadeyi yeniden serdi. Oturdu. Ellerini açtı. Dışarıda şehir gürültüsü vardı. İçeride sessizlik. Ve o sessizliğin tam ortasında, henüz seccadeye değmeden, şunu fısıldadı: "Ben burdayım. Ve seni duyabilmek için burada olmaya devam edeceğim." Sonra eğildi. Sabahın beşiydi. Şehrin üstüne henüz bir loşluk çökmüştü; sokak lambalarının sarı ışığı ıslak kaldırımlarda titreşiyordu. Meryem seccadeyi serdi. Doğuya döndü. Ve durdu. İçi boştu. Tıpkı her sabah olduğu gibi. Yıllardır bir şarkıyı sözlerini bilmeden mırıldanmak gibiydi bu; ses çıkıyordu ama müzik yoktu. O gece Meryem masanın başına oturduğunda, önünde sadece sararmış sayfalar değil, zihninde koca bir boşluk vardı. Kur’an’ı satır satır tararken kemikleşmiş yargıların yerini duru bir mantık alıyordu. Defterine şu notları düştü: “Temizlik var, yöneliş var; ama neden her şey bu kadar katı bir kalıba dökülmüş? Allah bana seslenirken neden anlamadığım bir dilin perdeleri araya giriyor? Neden bir sayıya hapsoluyorum?” Ertesi sabah seccadenin başına geçtiğinde, artık sadece bedeniyle değil, tüm bilinciyle oradaydı. İlk kez ellerini kaldırdığında dudaklarından Arapça heceler değil, kalbinin en derininden gelen kendi dili döküldü: "Ey her şeyi kuşatan," dedi fısıldayarak. "Seni anlamak istiyorum. Seni kendi kelimelerimle duymak istiyorum." ​Bu kez namaz, bir performans değil, bir sohbetti. Kaç rekat kılacağının hesabını tutmadı. Kur’an’da belirli bir sayı dayatması bulamamıştı; sadece huşu içinde bir duruş, bir saygı vardı. O sabah iki rekatta kalbinin yatıştığını hissetti. Başka bir gün, içindeki fırtına dinmediği için rükûda dakikalarca kaldı, secdeyi defalarca tekrarladı. Artık sayılar önemini yitirmişti; yerini sükûnet almıştı. Ezberlenmiş surelerin yerini ise o anki derdiyle bağdaşan ayetlerin Türkçe mealleri ve kendi içten duaları doldurdu. Kendi dilinde yakarırken, kelimelerin artık birer "şifre" değil, birer "köprü" olduğunu fark etti. Fatiha’nın manası zihninde yankılandığında; "Hamd alemlerin Rabbinedir" derken gerçekten kime ve neye teşekkür ettiğini ilk kez tüm hücrelerinde hissetti. Meryem seccadeden sadece ibadet etmiş olarak değil; özgürleşmiş olarak kalktı. Din, ona miras bırakılan ağır ve tozlu bir çeyiz sandığı olmaktan çıkmış; her sabah kendi elleriyle yeniden keşfettiği bir hayat pınarına dönüşmüştü. Aradan aylar geçti. Bir sabah camiye gittiğinde o görevli adam yine oradaydı. Meryem gülümsedi. "Sadece örtünmek ve temizlik var," dedi ona sakince. "Ve Allah her dilde duyar. Ben O'nunla bugün kendi dilimde, gönlümden koptuğu kadar dertleştim." İçeri girdi. Pantolonuyla, kazağıyla ve kendi kelimeleriyle namazını kıldı. Eve döndüğünde Halide Hanım'la çay içerken sordu: "Siz namazı hiç böyle düşündünüz mü?" Halide Hanım gülümsedi: "Zemin hazır Meryem. Evi nasıl döşeyeceğin, O'nunla nasıl konuşacağın artık seninle O'nun arasındaki o büyük sır." Meryem seccadesini toplarken artık biliyordu: Önemli olan kaç kez eğildiği değil, her eğilişinde neyi bıraktığı ve her kalkışında neyi yüklendiğiydi.

KİTAP İZLERİ

Kendi Işığına Yürü

M. Kemal Sayar

Karanlığın Ortasında Bir Işık: Kemal Sayar'dan Toplumsal Travmaya Edebî Bir İlk Yardım Türkiye'nin kolektif bilincinin pandemi, ekonomik krizler ve depremlerin derin yaralarıyla gölgelendiği bir çağda,
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön