"Bir yazarın en büyük mücadelesi, kahramanının kendi hikâyesini yazmaya kalkışmasıdır." - Dorothy Parker (kurgusal)"

Emanetin Ağırlığı

Urfa'nın toprak damlı evlerinde bir sabah, zengin kumaş tüccarı Harun Bey'in telefonu çalıyor. Yardım isteyen kardeşi Süleyman'ın sesi, Harun'u geçmişe götürüyor. Babasından öğrendiği "para güvencedir" düsturu ile yaşayan, banka hesabındaki paraya dokunmadan yalnız bir hayat süren Harun'un iç çatışması, Anadolu'nun sıcak ama karmaşık aile bağlarını yansıtıyor.

yazı resim

Sabahın ilk ışıkları henüz Urfa'nın toprak damlı evlerine vuruyordu ki Harun Bey'in telefonu çaldı. Ekrana baktı. Kardeşi Süleyman'dı. "Harun ağa, bu ay kirayı yatıramadım. Çocukların okulu var, elektrik kesildi. Senden başka gidecek yerim yok." Harun Bey telefonu masaya bıraktı. Penceresinden baktı. Aşağıda kalabalık bir çarşı, insanlar, gürültü, hayat. O ise bu odada, dört duvar arasında, tek başına oturuyordu. Banka hesabında yüz elli bin lira vardı. Dokunmadan duruyordu. Yıllardır dokunmadan. Harun Demirtaş kırk yedi yaşındaydı ve Urfa'nın en köklü kumaş tüccarlarından birinin oğluydu. Babası Abdülkadir Demirtaş, onu küçüklüğünde dükkânın arka odasına oturtur, defterlere baktırırdı. "Bak Harun," derdi, parmaklarını sararmış sayfalara basarak, "Bu rakamlar ne ifade eder biliyor musun?" "Para, baba." "Hayır. Güvence. Para değil, güvencedir bu. Bunu kaybedersen her şeyini kaybedersin." Harun o günden sonra bir şey öğrenmişti: Para tutulurdu. Kıskançlıkla, titizlikle, hiç bırakmadan tutulurdu. Babası ölünce dükkânı devraldı. Yıllarca çalıştı. İkinci bir depo açtı, ardından üçüncü. Kardeşi Süleyman'ı yanına almak istedi ama Süleyman sabahın yedisinde dükkânı açmak istemedi. "Nasıl işler bu saatte?" dedi ve ayrıldı. Harun, kardeşine içten içe kızdı. Ve o kızgınlık zamanla bir duvar örmüştü aralarına. Şimdi o duvarın öte yanından ses geliyordu. Harun o sabah dükkâna gitmedi. Bunun yerine eski mahallenin içine daldı. Çocukken koştuğu sokaklar, şimdi başka bir şehre ait gibi duruyordu. Moloz yığınları, yıkık duvarlar, kapıları kilitli evler. Komşuları Fatma Teyze'nin evi hâlâ aynı yerindeydi. Kapısını çaldı. İçeriden ses gelmedi. Bekleyip tekrar çaldı. Kapı aralandı. Fatma Teyze, seksen yaşına merdiven dayamıştı. Yüzünde tanıdık bir ifade vardı, utanma ile gizleme arasında bir şey. "Harun mu? Gel, gel oğlum." İçeri girdi. Ocak yanmıyordu. Sofrada bir ekmek, yanında zeytin. Başka bir şey yoktu. "Teyze, nasılsınız?" "İyiyiz şükür," dedi kadın, gözlerini kaçırarak. Harun bir süre oturdu. Sonra kalktı, bakkala gitti, dolu bir poşetle döndü. Fatma Teyze'nin gözleri doldu ama hiçbir şey söylemedi. Sadece eliyle dokundu Harun'un koluna. O dokunuş, Harun'un içinde garip bir şeyi kırdı. Yolda yürürken aklına babası geldi. Güvence. Evet, babası güvenceden bahsetmişti hep. Ama Fatma Teyze'nin sofrasına bakınca bir şey anladı: Güvence hiç o sandığı şey olmamıştı. En azından tek başına değil. Akşam eve döndü. Kardeşini aradı. "Süleyman, sabahki meseleyi konuşalım." "Harun ağa, utandım seni aramaya. Ama çaresiz kaldım." "Gel yarın. Dükkâna gel." Bir sessizlik oldu. "Ne iş?" "Kumaş işi ne olacak. Ama bu sefer ayrı düşmeyiz. Beraber yönetiriz." Süleyman'ın sesinde önce inanmama vardı, sonra bir şey gevşedi. "Tamam ağa. Gelirim." Ertesi gün Harun, eski bir defteri çıkardı. Yıllar önce babası tutmuştu bu defteri. İçinde sadece rakamlar yoktu; isimler vardı. Kimlere ne verilmişti, kim ne zaman ihtiyaç içinde kalmıştı. Sayfaları çevirdi. Bir sayfada babasının el yazısıyla şu cümle duruyordu: "Mal bizim değil. Biz sadece bir süre tutuyoruz." Harun o cümlenin üzerinde uzun süre kaldı. Yıllarca o cümlenin anlamını ters okumuştu. Tutmak, demişti kendi kendine, evet tutmak lazım, sıkıca tutmak. Oysa babası başka bir şey söylüyormuş. Bir süre diyormuş. Geçici bir görev gibi. O gün dükkânda Süleyman'ı bekledi. Kardeşi geldi, biraz yorgun, biraz çekingen. Harun ona bir sandalye çekti. Kahve ısmarladı. Konuştular. Uzun uzun konuştular; ilk kez yıllardır gerçekten konuştular. Aylar geçti. Dükkânda artık iki isim vardı: Demirtaş Kardeşler. Harun değişti, birdenbire ve dramatik biçimde değil, yavaş yavaş. Sabahları işe gelirken çarşıdaki yaşlı teyzeleri fark etmeye başladı. Kimi zaman bir poşet bıraktı kapılarına. Kimi zaman sadece selam verdi. Yeterince konuşulmamış bir "nasılsın" bazen bir poşetten çok daha fazla işe yarıyordu. Zekat hesabını her ay dikkatle yaptı. Önceden de yapardı, ama bir görev gibi, bir formülü çözer gibi. Artık farklıydı. Kimin neye ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Kapısına gelemeyen ama ihtiyaç içinde olanları araştırıyordu. Bir gün Süleyman ona sordu: "Ağa, seni bu kadar değiştiren ne oldu?" Harun pencereye baktı. "Fatma Teyze'nin sofrasını gördüm," dedi. "Ekmek vardı, zeytin vardı. Başka bir şey yoktu. Ve o bana 'iyiyiz şükür' dedi. Utancından iyi olduğunu söyledi. İşte o zaman anladım." "Ne anladın?" "Malın sadece bankada değeri olmadığını. Asıl değeri döndüğünde ortaya çıkıyormuş. Tıpkı su gibi. Durduğunda kokar." Yıllar sonra, Harun Bey'i çarşıda görenler şunu anlatırdı: Tam bir tüccardı, pazarlık yapardı, kazancını hesaplardı. Ama kasasını yüzüne gelene hiç kapatmazdı. Ne cömert bir deli gibi saçardı parayı, ne de onu bir kale gibi koruyanlardan biri gibiydi. Tam ortada bir yerdi. Birisi bir gün sormuştu: "Harun Bey, bu kadar versen ne kalır sana?" Harun gülmüştü. "Daha önce hiç vermezdim. Her şeyim vardı ama huzurum yoktu. Şimdi daha az var belki. Ama içim rahat." Durmuş, eklemiş: "Mal elde olacak, kalpte değil. Bunu anlamak ömür aldı benden." O gece evine dönerken gökyüzüne baktı. Yıldızlar netti. Cebinde para vardı, yeterince. Kalbinde ise o eski ağırlık yoktu artık. Sanki yıllarca taşıdığı bir şeyi, nihayet bırakmıştı. Ve tuhaf olan şuydu: Bıraktığında, çok daha hafif hissetmiyordu sadece. Çok daha zengin hissediyordu.

KİTAP İZLERİ

İNCİR KUŞLARI

Sinan Akyüz

Zambaklar Ülkesinde Açan Kan Gülleri: "İncir Kuşları" Sinan Akyüz’ün gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkarak kaleme aldığı "İncir Kuşları", okuru 1990'ların başında Avrupa'nın kalbinde patlak
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön